Faust’un Buldozerleri Kapımızda: Galataperform’dan “Yüzyılın Evi”

Gonca Katman
1416 Görüntülenme
Faust’un Buldozerleri Kapımızda: Galataperform’dan “Yüzyılın Evi”

Yakın zamanda izlediğim ya da okuduğum oyunları incelerken, derin bir çalışma yaptığımda, hep aynı noktaya vardığımı fark ediyorum; “kitle özgürlüğü” düşüncesi bu. Belki çağlar öncesinde ortaya çıkmış belki de yüzyıllar öncesinden günümüze sarkan bir kavram. Ancak şunu kesinlikle söyleyebilirim ki bireyin esaretinin kitlesel esaretle eşdeğer ve eşzamanlı oluşu, kaynağını Yeniçağın gelişmelerinden alıyor. Ve eminim ki Goethe Faust’ta yıktığı tepelerin, devirdiği ağaçların bin yıllar sürecek sancılı bir dönüşümün ilk kurbanları olduğunu çok iyi biliyordu… Yeniçağ ile günümüzü bu gelişmeler etrafında karşılaştırdığımızda söyleyebilirim ki, o zamandan bu yana değişen tek şey, her ne kadar kendini zorunlu hissetse de, elleriyle yakıp yıktığı geçmişin arkasından pişmanlık ve acı duyan ilerlemeci Faust’ların yerini, kendi çıkarına odaklanmış faşist diktaların almış olmasıdır. 

Peki, nasıl bir esaret bu kitlesel özgürlük fikrini gündeme getiren? Zincirlerden, prangalardan, demir parmaklıklar arkasındaki soğuk odalardan çok daha fazla can yakan bir esaret. Kendi kaderini tayin etme hakkından mahrum bırakılmak, kendi istediği topluma, topluluğa katılamama, kendini kendi seçimleriyle var etmekten yoksun kalma durumu… “Kendi kaderini tayin hakkı doğrudan ya da dolaylı olarak toprak bütünlüğü ilkesine bir tehdit olarak görüldüğünden, ulus devletlerin başını ağrıtmaya ve korkulu rüyası olmaya devam ediyor. Ama barındırdığı tüm sorunlara ve ülkelerin toprak bütünlüğünü tehdit etmesine karşın “bir hakkın sorun yaratma potansiyeli olması o hakkın ortadan kalkması için bir neden oluşturamaz.”  (1) Çünkü kendi kaderini tayin hakkı, ayrılma, bağımsız özerk bir yönetim kurmak değildir yalnızca. Kendi kaderini tayin hakkı bireysel kimliğin, kültürün, geleneğin ve geçmişin varlığını sürdürebileceği bir kültürel, insani haktır. 

Galataperform’un farklı teatral biçimleri harmanladığı yarı belgesel oyunu Yüzyılın Evi bu noktada kendi kaderini tayin edemeyen kitlelerin sesi oluyor ve hatırlamamız gereken bir maziye ışık tutuyor. Savaşın, kıtlığın, salgın hastalıkların tehdidi altında kalmış bir dönemde yapayalnız bırakılmış insanların tarihine anakronik bir bakış sunuyor. Koca bir medeniyete bir konağın penceresinden bakıyoruz. Bu arada, bu medeniyet fikri de ayrı bir sorun terminolojimizde. Yanlış anlamalara fırsat vermeden ekleyeyim, medeniyet “Kültürleri ve dinleri ayrı olan milletler arasında müşterek müesseselerin toplamına denir.”  (2) Ve öyle bir ‘medeniyet’ ki savaşları eksik olmamış ortaya çıktığı günden bugüne kadar. Savaş bu; sağ çıkanlar ağır yaralıdır, her savaşın sonu vardır elbet ama bu sonların adı ‘barış’ değildir. Suçtur, endişedir, yıkım ve sefalettir ancak. 

“Kötülüğün kiminle işbirliği yaptığının ne önemi var? Ölen, yok olan bizleriz.”

Yüzyılın Evi’nin hem yönetmenliğini hem de oyunculuğunu üstlenen Yeşim Özsoy oyunu Ferdi Çetin ile birlikte kaleme almış. Oyundan sonra da etkisinden kurtulamayacağınız ve oyunla müthiş bir bütünlük içinde olan müzik tasarımı ve performansı Kıvanç Sarıkuş’a ait, anlatının şiirselliğine en uygun formda düzenlenmiş ve anlatının seyircide tamamlanmasını sağlayan belgesel film ve videolar ise Melisa Önel’in elinden çıkmış. 

Yüzyılın Evi öncelikle iyi bir dramaturgi çalışmasının ürünü. Hem konağın, hem konakta yaşayanların, hem de bu yaşantılara tanık olan eşyaların öyküsünü birlikte anlatıyor. Bunu yaparken de Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan değişim sürecini gözler önüne seriyor. Üstelik bu değişimin sonuçlarını tüm gerçekliğiyle aktarıyor; yıkımın, yok oluşun tarihsel arka planını apaçık ortaya koyarken bu yıkımı yaratan koşulları sorgulatıyor, hem insani hem politik açıdan geçmişle hesaplaşıyor. 

Oyun günümüzde yaşadığımız ayrılıkların, arada kalmışlıkların, kimlik bunalımlarının, parçalanmış kültürler arasında kaybolmuş insanların yaşadığı sorunların kaynağını arıyor geçmişte. Ülkelerin savaşlarından bireysel savaşlara ve oradan da bu tarih kokan konaktaki eşyaların yaşam savaşına çeviriyoruz yüzümüzü. Ötekileştirilen tüm insan yığınlarını, konuşamayan, hareket edemeyen, insanların elinde basit birer malzeme olan eşyaların dilinden anlatmak oldukça iyi bir buluş. Bir kenara atılan ve ancak yeri geldiğinde kullanılan birer eşya gibi kaderi zorbalıkla, kendi çıkarından başka hiçbir şeyi umursamayanların eline bırakılmış insanlar ile bu eşyalar arasında bir fark yok. Oyun, köklerimizde unutulmuş, yitirilmiş olanların sesi oluyor; öyküsü yarım bırakılmışlara, konağa yeniden hayat bahşediyor adeta… 

İbrahim Ethem Efendi’nin konağı burası. Üsküdar Nuhkuyu Caddesi’nde yirminci yüzyılın ilk yarısına kadar varlığını sürdürebilmiş, birçok savaş yaşamış, birçok ulus tanımış bir konak. Cankız Şanal’ın İbrahim Ethem Efendi Konağı Yüzyıllık Konağın Hikâyesi adlı kitaptan yararlanılmış oyunda. Zaten oyunun yönetmeni, oyuncusu ve yazarlarından biri olan Yeşim Özsoy’un anneannesi de bu konağın son kuşağından bir isim; neredeyse beş kuşağın öyküsü barınmış bu konağın duvarlarında. Ama o neslin insanlarına sorsanız susar, anlatamazlar öykülerini; susturulmuşlar zamanında çünkü. Şimdilerde ise konuşsalar da dinleyici bulamazlar ya neyse… İşte bu nedenle konağın içinde yaşanan her şeye tanık olmuş, tarafsız eşyalara kulak veriyoruz. Sahne, oyunsu kurgu, belgesel anlatı ve görseller anlatılan öyküyü dinlememiz için itici güç oluyor…

Öncelikle konağı buluyoruz İstanbul sokaklarında. Sonra Yeşim Özsoy’un anneannesine kulak veriyoruz. Konağı ve tarihini anlatıyor bize kısaca. Merak uyandırıyor söyledikleri; henüz kurguyla karşılaşmadık, gerçeğin ta kendisini dinliyoruz belgesel videodan. Oyunun sonunda da bu gerçekliğe döneceğiz elbette. Bu açıdan, oyuna hem derinlik katıyor hem de kurgudaki öyküye doğrudan katılmamızı, onu sorgulamamızı sağlıyor; böyle bir konu için belgesel video oyunun bütünü düşünüldüğünde oldukça doğru bir seçim ancak hemen oyunun başlangıcında kısa bir durağanlık yaratmıyor değil. Neyse ki hemen ardından tarihin ilksel canavarıyla tanışıyoruz ve durağanlık dağılıyor ansızın. 

Bir yangın sarıyor konağı, Yeşim Özsoy’un çarpıcı yorumuyla, tüm konak alevler içinde kalıyor imgelemimizde. Tıpkı Mephisto’nun baştan çıkarıcı sesi gibi, ardından gelecek kıyımların habercisi gibi sesleniyor.

 “Kalkın, size sesleniyorum! Buzul Çağı sona erdi!”

Sosyal Darwinizm’in savunduğu, güçlü olanın, çevreye uyum sağlayanın ayakta kaldığı düşünce teorisi, emperyalizmin ve ırkçılığın en önemli dayanağı olmuştur. Irkçılığa ve emperyalizme bir nevi soğuk savaş yürüttüğümüz günümüzde, aslında ırkçılığın ve emperyalizmin söylemlerinin modernite araçları tarafından normalleştirildiğini nedense dikkate almıyoruz. Yozlaşmış bir modernitede artık asıl mesele güçlü olmak değil gücünü sürekli kılmaktır:“…yoktur zararı güçlüler daha çok güçlenirse…” (3) Ve bu meselede başarılı olmanın anahtarı tamamen ‘daha iyi bir gelecek için’ söylemleriyle geçmişe perde çekmektir. Faust’un yaptığı da bundan farklı değildi. “Kötülük, dışlanan, tehlikeli ilan edilenler tarafından değil tersine insani iyiliğe temellenmiş niyetlerin sonucu olarak Faustlar tarafından üretilir. Mefistolar, Faust’un ciddiyetle çabaladığı hedeflere karşı atılan Nietzsche’ci bir kahkahadır.”  (4) Yangının kahkahaları da buna benziyor işte.

“Bir çağ yangınıyım ben, tarihin ilksel canavarıyım,”

Önce kapı perdesini dinliyoruz. Konak sakinlerinin geçmişinden bahsediyor; hastalık, açlık, Anadolu… Erkeklerin yitirilmesinden sonra yazlık konağa sığınan kadınlar… Gretchen gibi kadınlar iki kat eziliyor tabii. Sonra Madam Annik ile yaşadığı macerayı anlatıyor konağı soğuktan koruyan kapı perdesi. Annik Hanım 1915 olaylarını yaşayan bir Ermeni, belgesel filmde anlatıyor doğrudan bize; “O kadar çok acı çektik ki bir şey hissetmiyorum artık.” Önce de söyledim ya, bu filmler öyle doğal öyle içten hazırlanmış ki, duygulanmaktan kendinizi alamıyorsunuz.

Sonra konağın İran’dan getirilmiş halısıyla, Fatima Hatun’un elinden çıkmış olan hapishane süsüyle tanışıyoruz. Bir gün garip bir olaya şahitlik etmiş. Saray’daki sihir İsmail’in sihirli muskası birden dillenivermiş. Meğer muskanın içinde bir ölü varmış: Sultan Abdülaziz. İntihar etmiş deniyor. Yalanlıyor kendisi; Efendiler siz bir düşünün her iki bileğimi de nasıl kestim?” Sultan Abdülaziz’in ölümü şaibelidir; onun ölümü Meşrutiyet devrimi sayılır. “…ürkütücü siyasal ve ekonomik karışıklık ortamında, reformların eyaletlerdeki uygulayıcılarından Mithat Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa, Askeri Mektepler Nazırı Süleyman Paşa ve Şeyhülislam Hayrullah Efendi’nin de içinde bulunduğu önde gelen Osmanlı siyasetçilerinden oluşan bir grup, 30 Mayıs 1876’da bir hükümet darbesi yaptı ve Sultan Abdülaziz’i tahttan indirdi… 5 Haziran 1876’da sabık Sultan Abdülaziz intihar etti.”  (5) Toplumda yaşanan köktenci değişim hareketinin sonuçlarından ilki değil Abdülaziz’e yapılan darbe. Daha büyük yıkımı tazimatla başlayan tepeden inme reformlar gerçekleştirir. “Tanzimat’ın reform politikaları hiçbir zaman halkın isteğine dayanmamıştı. Başı çeken bürokratlar gerekli gördükleri ya da bu bürokratlar büyük devletlerin temsilcilerince harekete geçmeye zorlanmış oldukları için, bu reformları Osmanlı toplumuna zorla kabul ettirmişlerdi. Bu nedenle reformların kitle desteği asla geniş olmadı. Reformlara destek olması beklenen İmparatorluğun Hristiyan halkı, bir dereceye kadar destek verdi, ama reformlar bu cemaatler arasında ayrılıkçı milliyetçiliğin yayılmasını önlemeye yetmedi.” (6) Evet, Sultan Abdülaziz’in ölümü şaibelidir; tıpkı konakla birlikte yitip giden onlarca öykü gibi. 

Oyun aynı izlekte bu zorla kabul ettirilen değişimin izini sürüyor ve öyküsünü bir defterin gözünden devam ettiriyor. Kendi yazdığı yalana kendini inandıramayan bir adamın parçalanan defteri bu. Yalanlar yazılmış bir defter. Yalanlarla yazılmış bir tarihin defteri. 

İbrahim Ethem Bey’de ilişkili elbet bu tarihle, şimdi öykü onunla kesişiyor. Kürkü anlatıyor olanları. Meğer Abdülaziz’den sonra tahta geçen V. Murat İbrahim Ethem Efendi’den, Sultanabdülaziz’in intiharını anlatmasını istemiş. Yalan tarihin bir parçası olmak istemeyen İbrahim Ethem bunu reddedince hapislik olmuş…

Sonra Qing hanedanlığı döneminde üretilen geleneksel Çin porseleni alıyor öykünün devamını. Mutfakta hanımının sürekli içine soğan doldurmasından şikâyet eden bir tabak bu. Değeri geç anlaşılıyor. Sahipleri onu bir ampülün altına koymayı planlıyor benzerlerini sarayda sergilenirken görünce. Ampül mü iyi soğan mı? diye soruyor Yeşim Özsoy, sizce hangisi daha iyi? Biz karar veremedik seyirciler olarak. Ama üzerine düşüneceğiz kesinlikle… Bu arada cumhuriyet yaklaşıyor. Soğanı doğrayan kadın İngillizce konuşabiliyormuş, üstelik öğretmenmiş… 

Bağımsızlık Savaşı’nın konaktaki yankısını dinliyoruz şimdi. Ayakta durmaya çalışan kadınlar.  Kadınların omuzlarındaki yükler… Zorlu günlere kulak veriyoruz. Şifa arıyoruz birlikte.

İşler kızışıyor biraz. Bahçedeki Kırım inekleri diyor ki, bizi sağan yok, besleyen yok; haklarımızı talep etmemiz, sesimizi duyurmamız lazım. Sonra bir pırlanta satılıyor yoklukta, bir gramofon terk ediliyor konakta. Yıkım yaklaşıyor hissediyoruz. Biz seyirciler, Vişne Bahçesi’nde unutulan Firs gibi hissediyoruz. 

Ve buldozer dayanıyor kapımıza. Her şeyin başladığı yerden başlıyor yıkıma. Kendi acımasızlığının farkında. Bir kepçe darbesiyle yıkacak evi. Ama yıkıldı diye yok olmuyor ya bu konak. Uyanacak belki de sonra. “..artık hep daha ileri gitmeliyim…” diyor buldozer. Kalkmaya çalıştıkça boylu boyunca uzanıyor yere konak. 

“FAUST: Gizliyor görüşü ve görünüşü yıldızlar,

Sönüyor ateş ve küçülüyor alevler;

Yelpazeliyor onları tüyler ürperten hafif bir rüzgâr,

Getiriyor bana dumanı ve buğuyu.

Çabuk verilen emir, getirildi yine çok hızlı!-

Nedir süzülen gölge gibi buraya doğru?”

[Faust’a doğru gelen suç, yokluk, endişe ve sefalettir.] (7)

Oyun bir serüven gibi yol aldıkça daha da ilginç ve keyif verici bir hal alıyor. Bunun en büyük sebebi çağdaş tiyatro biçimlerini bir araya getirmiş olması… Belgesel, anlatıya dayalı, müzikli ve politik özü sözü olan bir oyun. Aynı zamanda performans odaklı: Yeşim Özsoy konaktaki eşyaları tek tek başarıyla canlandırıyor, her biri farklı bir kişilik, derinlik. Yer yer okuma tiyatrosundan izlere de rastlıyoruz. Metin, oyunculuk, görsellik ve sahne öyküyü canlandırmak üzere aynı amaçta çalışan uyumlu bir ekibe dönüşmüş. Belli ki yapılmak istenen işe göre bir yol haritası oluşturulmuş. Anlatım ve metni ön plana çıkaran yapısına karşın doğrudan hiçbir söylemi yok; doğrusu oyunda göstergebilimin tüm imkânlarından yararlanılmış. 

Finalde konağın yıkılacağını, bütün anlatılanların geçmişe yeniden gömüleceğini bilseniz bile etkisini kaybetmiyor oyun, seyirciyi adım adım konağın gizlerine çekmeyi başarıyor, hatta ruhun derinliklerine nüfuz ediyor. Ancak belgesel filmlerdeki diyaloglar zaman zaman kafa karıştırıcı olabiliyor. Eşyaların öyküsü ve öykünün dokunduğu insanlar, tarihsel arka plandaki kişiler, konakta yaşayan kadınlar, şiirsel bir dilde konuşuyorlar. 

Yüzyılın Evi, günümüz politikalarını da yeniden düşünmeye sevk ediyor. Politik özü güçlü fakat söylemi tek bir suçluya işaret etmiyor. Tarihte hiçbir zaman hiçbir olayda tek bir suçlu olmamıştır; özellikle de köktenci değişimler çeşitli koşulların bir araya gelmesiyle ortaya çıkar. Bu noktada seyirciye düşen de bu yıkım hikâyesinin koşullarını düşünmek oluyor. 

Bu koşullardan bir tanesi, kültürün yok oluşu ile ilgili olarak, Adorno’nun ortaya koyduğu kültür endüstrisi kavramıdır. Aydınlanmanın farklı bir yüzünü gösteren bu kavram, kitlelerin aldatılışını ortaya koyar. “Tekel koşullarında tüm kitle kültürü özdeştir ve bu kültürün iskeleti, yani tekel tarafından imal edilen kavramsal anahatları belirmeye başlamaktadır.”  (8) Liberal endüstri ülkelerinden ortaya çıkan kültür endüstrisi, tüm iletişim ve yayın kanallarının halk kitlelerinde aynılaştırmaya yönelik çalışmasını örgütler. “Günümüzde kültür her şeye benzerlik bulaştırır. Film, radyo ve dergiler bir sistem meydana getirirler. Her bir dal kendi içinde ve hep birlikte söz birliği içindedir.”  (9) Yüzyılın Evi, kültür endüstrisinin, aydınlanmayla birlikte yaşamın her koluna yayılan tekelci dünya görüşüne karşı bir duruş sergiliyor. Kültür endüstrisi alıcıyı yapılandıran ve yeniden tanımlayan bir görev üstlenir. Yani bir nevi yapay kültür yayılmacılığıyla kitleleri köksüzleştirerek aşama aşama yok eder, geçmişin izlerini siler. “Hükümdar artık şöyle demez: Ya benim gibi düşün ya da öl. Şöyle der: Benim gibi düşünmemekte özgürsün; yaşamın, malın, mülkün, her şeyin senin olarak kalacak, ama bugünden itibaren aramızda bir yabancısın.” (10) Faust’un devamı olarak kültür endüstrisi kavramı Yüzyılın Evi’ndeki yıkımı önemli bir noktadan yakalıyor. Kültür endüstrisinin birer müşterisi olarak kapımıza dayanan buldozerlerden az da olsa sorumlu olduğumuz kaçmamamız gereken bir gerçeklik. 

Bu nedenle yıkımın nedenlerine iyi bakmak gerekiyor. Nedeni ne olursa olsun canımızı yakan konağın yıkımı değil, geçmişe vurulan darbelerin köktenciliği ve acımasızlığıdır. Yıkılan, bozulan, yıpranan bir geçmişin devşirme bir kültürle onarılması ise imkânsızdır. Ve kitleler bu imkânsızlıkta, karanlıkta bırakılmışlar, çalınan geçmişlerinin yerine koyabilecekleri tek şey ise umutsuz bir gelecekmiş o zamanlarda. Şimdi mi nasıl?… 

“Belki düzelir her şey?” “Çok uluslu, kardeş, çok dinli, çok dilli birbirine Hazine yağıyla şifa olabilen bir ülke oluruz yeniden?” 

Faust kadar bile masum değiliz belki. Ancak yıkımın, yaşam döngüsünün bir parçası olduğunu da kabul ediyoruz kuşkusuz…

 “…bana da dinlemek ve dinlemenin ağırlığı kaldı. Üzerimde halen bir yüktür, kirdir. Ne kadar temizlesek, havalandırsak gitmez.” diyor konaktaki halı…

Bize de izlemek düşüyor salona adım attığımız anda bu hikâyeyi. Üzerimizde ağırlığı da kalıyor uzunca bir süre. Bu oyunun anlattığı hikâye hepimize yüktür. Unutmaya çalışsak da bir parçası bizimle kalır. 

Ve ekleyeyim; doğal koşulların sonucu olarak günlük yaşamımızda gerekliliğini hissettiğimiz bu sözgelimi karşı reformu kendi kişiliklerimizde başlatmak gerekiyor; bireyin özgürlüğü kitlenin özgürlüğünün en doğru anahtarı olarak görünüyor, şimdilik. Ve ancak böylesi bir değişim tarihin tanık olduğu zorla ve tepeden inme bir dönüşüme, yıkıma karşı ayakta durabilir. Aksi takdirde, kitlenin özgürlüğü için iktidar mekanizmasından, dışarıdan bir elin uzanmasını istemek, ‘özgürlük’ fikrini temelden sarsan boş bir bekleyiş olarak hepimizi yanıltacaktır.  

 

Kaynakça:

1Hüseyin Kalaycı, Ulus Devletin Baş Ağrısı Ayrılıkçılık, Ankara:Liberte (2010),  s.29

2 Mustafa Özcanbaz, Çağdaş Türk Düşünce Tarihinin Oluşumunda Aydınlar Ocağı’nın Yeri, Hitit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, (Çorum, 2013), s. 20

3 Johann Wolgang von Goethe, Faust, İstanbul: Islık(2014), s.520

4 Süreyya Karacabey, Herr Faust’un  Önlenemez Tırmanışı, Sahne Dergisi (2011)

5 Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İstanbul: İletişim (2015),s. 116

6 A.g.e., s. 107

7 Goethe, A.g.e., s.561

8 Theodor W. Adorno-Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği, İstanbul:Kabalcı (2010), s. 163

9 A.g.e., s. 162

10 A.g.e., s.178

 

Oyunun Künyesi: 

Yazan: Yeşim Özsoy, Ferdi Çetin
Yöneten ve Oynayan: Yeşim Özsoy
Müzik Tasarımı: Kıvanç Sarıkuş
Canlı Müzik Performansı (livelooping, enstrümanlar: baglamadaki, ud, ukalele, tambur): Kıvanç Sarıkuş
Video Tasarımı: Melisa Önel
Işık Tasarımı ve Teknik Koordinasyon: Ayşe Ayter
Koreografi: Tuğçe Tuna
Ses ve Işık Kumanda: Hasan Hakan Yılmaz
Proje Asistanı: Nilay Erdönmez
Belgesel Videosunun Katılımcıları: Yeşim Özsoy, Turan Necdet Özcan
Konak Videosunun Oyuncuları: Elif Ongan Tekçe, Sanem Öge, Emir Politi, Yaman Ceri,
Görüntü Yönetmeni: Arda Yıldıran
Kamera Asistanları: Hasan Öztaş, Uğurcan Tüzel
Seslendirme Oyuncuları: Katayoun Momtaheni, Karin Ataoğlu, Nükhet Akkaya, Elif Ongan Tekçe, Enginay Gültekin, Ayşe Lebriz Berkem, Yeşim Özsoy
Teşekkürler: Cankız Şanal, Sema Özsoy, Yücel Kültür Vakfı, Maxim Gorki Theatre

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku

UA-133167482-1