Film Gibi Günler Yaşamıyoruz!

Gonca Katman
2692 Görüntülenme

Üzgünüm, bu bir kurgu değil! Kurmaca bir oyun değil! İki ay sonra salgının yayılımı durduğunda, filmin başından kalktıktan sonra yaptığınız gibi, sıcak yatağınızda güzel bir uyku çekemeyeceksiniz. Yaşamınızı, varlığınızı, ilişkilerinizi, iç ve dış çatışmalarınızı size yeniden sorgulatan ya da heyecanlarınızı, içsel enerjinizi uyaran ve yahut en hassas duygularınıza hitap etmek üzere tasarlanmış bir film değil bu. Salgında ölen ya da mücadele edenlerin bu durumla baş edecek ne enerjileri ne de hazırlıkları var filmlerdeki gibi. Oyunun kurgusunda aksiyonu ilerletmek için de tasarlanmadılar. İşin özü, bunun kurmacayla, sinemayla, tiyatroyla, sanatla bir ilişkisi yok! 

Aksine, o sürekli eleştirdiğimiz, kavramsal, kuramsal tartışmalara konu ettiğimiz kapitalist dünyanın çıplak gerçekliğiyle burun burunayız. Modern yaşam biçimlerimizin illüzyonu bozuldu. Hala sıcak odaklarda otururken işçilerin, özel sektör çalışanlarının hakları için sosyal medya gönderisi hazırlayanlar, ev rahatlığında duyarlık örneği sergilerken, salgın gerçeğiyle yüz yüze gelmeyeceklerini sanıyorlar. Fakat öyle olmadığını,  değişen psikolojik durumları çok yakında kendilerine gösterecek. 

Her şey normale döndüğünde sağlıklı kalanlar, işine gidip aynı illüzyona tekrar kendini hapsedebilir, hiçbir sorun yok, yapınız. Fakat bu süreçte yaşananlara bakış açımızda, algımızda, her şeyi ekrandan adeta film gibi izleyişimizde büyük bir sorun var ve her ne kadar bir psikolog olmasam da bir yazar duyarlığıyla bu sorunun sonuçlarının büyük olacağını görüyorum! Psikolojimizi korumak için yaptıklarımızla; düşünmekten, üzülmekten, empatiden kendimizi alıkoydukça kendi psikolojimizi kendimiz bozuyoruz. 

Yaşadığımız olağandışı -olağanüstü değil- durumların ötesinde, Coronavirüs salgınının üst akıllarca oluşturulmuş bir kurgu olduğu iddiaları, tartışma programlarındaki birbiriyle tutarsız bilgi savurganlığı, şeffaflık problemi, fırsatçılarla mücadele, virüs hengâmesi sürerken yürürlüğe konulan uygulamalar gibi pek çok başlık nedeniyle, meydana gelen değişim, gerilim ve zorunluluklar, sanki bir film senaryosunu oynuyormuşuz hissiyatı yarattı. Çoğunluğun aşina olduğu bilim kurgu filmlerinin senaryolarıyla olan benzerlik ilgi çekici bulundu. Yaşanılan durum, keyifle izlediğimiz filmlerin ilgi çekiciliği nedeniyle gerçeğe dönüşmesinden ve onun bir parçası olmaktan ötürü ister istemez üstü örtük bir haz kaynağına dönüştü. İzole yaşam, belki de bir daha yaşanılamayacak olan bu durumdan en çok haz ve yarar sağlama yarışmasına dönüştü. Bilim kurgu filmleriyle kurulan bağ, filmlerdeki gelecek öngörüsü ile şimdinin gerçeğini özdeşleştirmeye doğru hızla yol aldı. 

Salgın hastalık felaketlerini konu alan bilim kurgu filmlerinin sayısı ve bu filmlere talep ve tüketim o kadar fazla ki, etkilenmekten kendimizi alıkoyamıyoruz; yaşadığımız olağan dışı durumlara tam bir gerçeklik algısıyla, tüm yönleriyle, gerekleri ve sonuçlarıyla yüzleşerek, yaşananlara kendi kişiliğimiz ve görüşlerimizle yaklaşmamız mümkün olmuyor. İster istemez izlediğimiz filmlerde gördüğümüz davranış biçimlerini taklide girişiyor, durumu daha önceden deneyimlemiş gibi fikir yürütüyoruz. Ya sürü psikolojisiyle başkası (gördüğümüz başkası) ne yaparsa onu yapıyor ya da durumu bir ‘reality show’a dönüştürüyoruz. 

Bu yaklaşımımız için bütünüyle bilim kurgu filmlerini suçlamak yanlış olur. Fakat yaşananları izleme biçimimizi, salgına karşı algımızı anlamak için bilim kurgu filmlerinin neyi amaçladığına ve izleyici olarak filmleri nasıl algıladığımıza göz atmakta fayda var. 

‘Bilim-kurgu’nun macerası insanın ne olup bittiğini kavrayamaz hale geldiği bir noktada başlar. Bu kavranamayışın yarattığı şaşkınlıktan yola çıkarak ve bu şaşkınlığı tetikleyerek işletir sistemini. Türün ortaya çıktığı dönemi ele alırsak; teknolojik ve bilimsel gelişmelere yaklaşımlar, insanlığın üzerinde ilkel bir korku yaratmış, bu kısa süre içinde mucizevi bir güce olan tutkuya dönüşmüş, bilimsel gelişmenin mutluluk ve korku verici hali, bu türdeki eserlere doğrudan yansımıştır. Hızlı gelişime, değişime karşı oluşan şaşkınlık bugün için de geçerli kuşkusuz. Bu açıdan bakıldığında yaşadığımız izolasyon sürecine karşı şaşkınlığımız ile filmlerden duyumsadığımız şaşkınlık arasında bir bağ kurmak mümkün. Ancak fütüristik bir kurgu değil bu yaşadığımız. Ortaya çıkışı anlaşılır ve olası bir durum. Uzun süredir gerçekleşmeyen fakat gerçekleşme ihtimalinde ulusal ve uluslararası tedbir ve operasyonun planlandığı gerçek bir insanlık durumu. Fantastik bir yanı yok. Ve unutmayalım, bu durum içinde bir filme sığamayacak kadar çok hikâye var… 

Günümüze referans olan konu bakımından, bilim-kurgu, gelecekte olacak olanlara dair bir önseme içerir ve dünyanın geleceğini konu edinen filmler, çoğunlukla dünyanın sonuna işaret ederek, var olan gelişmelerden yola çıkarak insanın geleceğe dair sahip olduğu kuşkulu bakış açısına bir görüntü ekler. Dış gerçekliği algılamasında düşsel olanı ortaya çıkarır. Buna rağmen, bilim-kurgu izlerken izlediğimiz şeyin kurgu olduğu gerçeğini aklımızdan çıkarmaz, düşsel olanla gerçek olan arasındaki bağı yakalayarak bu bağın sanatlı bileşiminden haz duyarız. 

Fakat bugün, bilim-kurgu filmlerinin algı hafızamızdaki anısı, olanlara inanmamızı güçleştiriyor; asla başımıza gelmeyecekmiş gibi olağandışı görünen ve bu nedenle asla karşılaşacağımızı düşünmediğimiz gerçekle karşılaştığımızda kurgusal olanı deşifre etmeye çalışıyoruz. Böyle koşullanmış bir algıyla, film gibi izlediğimiz medya iletişim kanallarından aktarılan sıcak gelişmeler, şimdiki zaman algımızı apaçık kırarak gerçeğe olan mesafemizi günbegün arttırıyor. 

Kurgu ve kurmacadan bahsetmişken sıkça yapılan spekülasyonu da bu çerçevede değerlendirmek gerek. Coronavirüsün bir kurgu olduğu iddiası, virüsün varlığı ve etkisi üzerine değil, ortaya çıkma yolu ve gerekçesi üzerinedir. Dolayısıyla kurmacayı deşifre etme savaşımı, doğrudan, yaşanan olayların gerçek olamayacak kadar olağan-dışı olmasıyla ilgili olarak, felaketin kabul görmeyişi, bu inkârı ise ideolojik ve toplumsal bir noktaya taşıma çabası ile ilgilidir. Burada psikolojik bir ‘red’den ziyade, bir yabancılaşmadan söz ediyorum. Nitekim, bilim-kurgu filmlerinin yapısı öncelikle seyirciyi ampirist algılamaya, alışılmış olan duygu ve düşüncelerden uzaklaşılarak dış dünyaya yabancılaştırmaktır. (1)

Bilim-kurgu, insanın dünyevi gerçekliğine değil, bilişsel yeteneğine seslenir. Fakat bu gerçeklerden bilinçli bir kaçış değil; gerçeğin abartılması, geliştirilmesi ve bazen çarpıtılmasıdır. “Bilim-kurgu izleyicisi ya da okuyucusu, bilinen bir dünyanın yasaları dışında var olan ile bilinen dünyanın mantıksal bir uzantısı olarak okunabilen arasında tutulur.” (2) Gerçek, olağanüstü tasarlanmış görüntünün arkasına gizlenir. Her ne kadar Todorov, bilim-kurgunun olağanüstü ‘şey’lerin yaşamımızda var olduğunu göstermeye çalıştığını savunsa da, dünyanın sonuna dair bir teorem söz konusu olduğunda bu iş değişir ve bu olağanüstü ‘şey’lerin mevcudiyetini görmemeye meyil ederiz. Böyle bir algıyla izlediğimiz küresel çaptaki salgın durdurduktan sonra tıpkı bir filmin başından kalktığımızda yaptığımız gibi, odaklanılacak olan şey, günlük yaşamın normalleştirme çabası ve kişisel meşguliyetler olacaktır. Fantastik filmlerde dahi ilişki içinde olan olağandışı ile gerçek, yaşananlara koyduğumuz mesafe ile bugün için asla yan yana gelemeyecektir. 

Bilim-kurgu filmlerinin izleği ile Coronavirüs salgını arasındaki ilişki de gerçeği algılamamızda iç açıcı bir sonuç vermiyor. Toplumsal bir gerçeğe vurgu yapan ve eleştiri getiren, ilerici görüşlerle yapılmış bilim-kurgu filmlerini es geçmek niyetinde olmasam da, bugüne baktığımızda küresel çapta yaşanan salgının sonucunda yalnızca toplumsal bir soruna dair farkındalığa sahip olmak oldukça sığ olsa gerek. Fakat ne yazık ki aradaki ilişkiyi de en çok buradan yakalayacakmışız gibi geliyor. Yaşananlardan çıkarılacak bireysel ve toplumsal dersler küçük çaplı bir farkındalıktan öteye gidemeyecek, açık ve net. 

Bilim-kurgu, yukarıda bahsettiğim gibi, gerçeğin ötesine dair meraktan doğmuştur ve gelişim sürecinde de gerek edebiyatta gerek sinemada olsun, geleceğe dair yaratıcı düş gücü ürünleriyle insanın merak duygusunu tatmin etmeyi hedefler. Bu durum evde ‘Ben Efsaneyim’i izlerken bir sorun yaratmaz. Ancak yaşananları bir kıyamet senaryosu olarak algılamak, ‘izleme’yi bu merakın tatminine yönelen bir konuma getirir. Senaryo bakımından virüs meselesinin kavranamayan bir durumdan oluşan merakla bir ilgisi yok. Ancak ‘bilim-kurgu’nun algılarda yarattığı alışkanlık, izleyiciyi bir sonraki aşamada ne olacağına yönlendirirken bugün içinde edilgen bir noktaya hapsediyor. Aldığımız her yeni haber ve açıklama ile merakı tatmin olan bir kurmaca izleyicisine dönüşüyoruz. Bilim-kurgunun ortaya çıkışından kısa bir süre sonra, teknolojik ve bilimsel gelişmenin ışığında yeni dünyanın ne olduğuna ilişkin merakın bir bilinç endüstrisi tarafından tatmin edilmesi gibi, bugün Coronavirüs gerçekliği ile insan algısı arasındaki yabancılaşmayı yaratan yeni bir bilincin medya/sosyal medya endüstrisi olduğunu söylemek mümkün. Benzerlik ilginç; “Bilim-kurgu filmlerinde düş görücü insan, gerçekliği anlamaya ve bilmeye özendirici düşler görmekten çok, yaşamın algılanma biçiminden kaynaklanan şokların hafifletilmesine yarayan düşlerin peşine düşmeye itilmektedir.” (3) Bilim-kurguyu, yarının dünyasına dair fikirleri, bizi etkilemeyecek geleceğe ait birer tez olarak izliyoruz. Şimdilik duygusundan uzaklaşılıyor. Hayal gücümüzü çalıştırıyoruz. Şu an en az ihtiyacımız olan şey hayal gücü. Şu an ihtiyacımız olan şey gerçeklere kendimizi açmak, varlığa dair, insana dair düşünmek, ölçülü davranmak. 

Aradaki yabancılaşmayı, gerçekle aramızda açılan mesafeyi güçlendiren bir başka detay ise bilim-kurgu filmlerindeki kahraman öğesi. Tüm dünyayı, ya da en azından kendini ve ailesini kurtaracak kahraman imgesi zihinlere, 20. Yüzyılın başından beri kazınmış durumda. (4) Kurtulmak kolay değil. Evimizde oturup aşıyı bulacak dahi doktoru beklemiyoruz, beklemiyoruz ama kişisel sorumluluğumuzu görmezden gelebiliyoruz. Yapabileceklerimizi ‘dışarıdakiler’e yüklüyoruz. Elimizden geleni yapmaktan geri durup izlemeye devam ediyoruz. 

Yaşananlara bir bilim-kurgu filmi gibi bakmak, toplumsal gerçeklerle yüzleşmeyi imkânsız kılarken aynı zamanda, insanın kendini filmin sonunu bekleyen bir izleyici konumunda tutmasına neden oluyor ve filmin sonunu beklemeye yönlendiriyor adeta. Evde izole yaşam, gerçekleri bir filmmişçesine izlemeye yol açtığı gibi, dış dünyayı algıların da dışına itiyor, yerine sanal bir gerçeklik üretiyor. 

Bir başka nokta; bilim-kurgu filmlerini, felaketten etkilenen bir kimse gibi, o an orada bulunuyormuşçasına izliyor, film bittiğinde böyle bir felaket senaryosunu ‘gerçekten’ yaşamadığımız için seviniyoruz. Bugünkü durumla ilişki kurmamız gerekirse ve illa ki bir bilim-kurgu benzetmesi yapılacaksa; biz, felaketleri ekran başından izleyenler, filmin sonunda şükredenler izleyiciler değil, senaryonun bir parçası, felaketten sağ kurtulan fakat geleceği çizilmemiş olan oyuncularız. Üstelik film henüz bitmiş değil…

Fantastik filmler izlerken, senaryonun somut gerçekliği kırma biçimlerine dair eleştiriler kafamızda dönüp durur. Karakterlerin davranışlarını inceler, filmin kurgusal-bilimsel açıklarını bulmaya çalışır yahut boşlukları hayal gücümüzle doldururuz. Fakat bunların gerçekle bir ilgisi yoktur. Doğru-yanlış sürekli teoriler üretiyor, öngörmeye çalışıyor, farkında olmadan, kurgusal olana yaklaştığımız gibi, gerçeği kavramadan ve onunla yüzleşmeden kendi hayal gücümüzü devreye sokuyoruz.

Elbette bunda, durumun açıklıkla ortaya konulmasına engel olan merkezi otoritenin etkisi büyük. Her duygu ve tepkiyi uç noktada yaşayan bir halk olduğumuzun bilincinde olan yetkililerce gizlenen pek çok gerçek, bu gerekçeye karşın, algıları ters bir yöne çekerek, insanları gerçekten olabildiğince uzaklaştırarak gerçeğin parodisine, sosyal medyaya itiyor.  Evde geçirilen günün ne denli verimli olduğunu kanıtlama telaşı, boş zamanı en güzel değerlendirme çabası, bir noktada güzel üretimlerin kapısını aralayabilecek olsa da, çoğunluğu esir alan etkinlik çılgınlığına dönüşmüş durumda. Adeta bir film sahnesine çevrilen günlük yaşamlarda roller en iyi şekilde oynanmak için hazırlıklar yapılıyor, sahneler büyük bir özenle düzenlenip çekiliyor ve böylece büyük resmin bir parçası olunarak iz bırakılıyor. Zor durumlarda insanların sosyal medya dayanışmasına ve güç birliğine saygı duyuyor ve katılıyorum. Ancak burada oluşturulan tablo çığırından çıkarak, bilim kurgu filmlerini de sollayarak, adeta yeni bir tür oluşturma tehlikesi taşıyor. Marjinalliğin kontrolsüz yayılımı, olan bitenle doğrudan bir hesaplaşmaya izin vermeyerek, kalıcı hasalara neden oluyor. Oysa her bireyin ihtiyaçları farklı! Hepimizin bu inziva sürecinde yapması gerekenler ayrı! Her çocuğun bu süreçle psikolojik mücadelesi kendine özgü! Aynı işi yapsak da aynı sınıfta okusak da aynı mahallede otursak da bu kişisel karantina günleri her birimizde başka etkiler bırakıyor, tepkilerimiz aynı olamaz! Üstelik tepki verebilmek için bir etkiye maruz kalmak gerekir, etken ile yüzleşmek gerekir. 

Fakat arada yanılsamanın bozulduğu patlama noktaları oluyor elbette. Rakamlar… Gerçek rakamlar geldiğinde duyduklarımız, alışık olduğumuz bilim-kurgu dilinden farklılaşıyor, edebi olandan uzaklaşıyor, gerçeği yüzümüze vuruyor… İronik biçimde, yaşadıklarımızın tek kurgusal yanı bu; evrim geçiren bulaşıcı bir virüs ve bu virüse karşı yapılan mücadele… 

Duygusal bir toplum olarak, çok üzülüyoruz evet. Acıyı paylaşıyor, hüzünlü zamanlar yaşıyoruz. Ancak düşünmek gerek, bu üzüntünün, dehşetin ve korkunçluğun bilim-kurgunun kurmaca yapısından ayrılan yapısı ne? 

Bu yanılsamadan çıkmak için öncelikle bu algı biçimini farkına varmak lazım. Başka türlü bakmak mümkün mü bilemeyiz, ancak bir durup bakmak lazım…

Yaşadıklarımızı kabul etmemiz ve kişisel düşüncelerimizi, bilincimizi çalıştırmamız lazım. Ne yapabileceğimizi, başkaları için ne yapabileceğimizi düşünmek lazım.

Kurmacaya karşı tarih okumak lazım.

İlle de bugünü düşsel olanla kavramak istiyorsak da fantastik romanlar okumak lazım. 

Gerçek ile düşsel olanın birlikteliğini alımlayıcının bakış açısına sunan eserlere bakmak lazım…

Yüzleştiğinizde, gerçeği sakin, metanetli, dengeli ve ihtiyatlı karşılamanızı dilerim…

Kaynakça:

1Bkz. Hüseyin Akça, Sinemada Bilim-Kurgu, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul,1986,  s. 34

2 Christine Cornea, Science Fiction Cinema: Between Fantasy And Reality, Scotland:Edinburgh University Press, 2007,  s. 4 

3 Age, s. 33

4 Bkz. N. Berk Çoker, Bilim Kurgu Sineması, Seyyah Kitap, 2016

 

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku