M.sadık Aslankara

GalataPerform, baştan bu yana izlediğim, kendisini yenilerken dıştaki yeniliklere de açık olduğu görüntüsü veren topluluklar arasında özellikle dikkati çekiyor.

Bütün oyunlarını seyredemesem ya da düzenledikleri etkinliklere katılamasam da farklı mevsimlerde biçemce birbirinden ayırmaya çalıştıkları, her birinde apayrı plastik arayış, yöneliş sergiledikleri bu sahne çalışmalarında onları izlemek, genel bir kanıya varmamı olanaklı kılıyor yine de.

Özellikle oyun yazarlığı sorunsalına köktenci yaklaşımıyla tiyatromuzda başlı başına özgün bir yer tutan topluluğun bu doğrultuda âdeta lokomotiflik yaptığı da öne sürülebilir ayrıca.

GalataPerform’un sıklıkla seyirci önüne getirdiği izlek olarak “aile” sorunsalının özellikle altı çizilebilir bu arada. Nitekim bu mevsim sundukları kimi oyunlarda yine bunun yansımaları izleniyor rahatlıkla. İşte Can Özden’in “Yeni Metin Yeni Tiyatro Atölyeleri” kapsamında kaleme aldığı, gerek yazar olarak kendisinin gerekse metninin ilk kez seyirciyle buluştuğu Ailemizin En Güzel Sırrı oyunu da bu doğrultuda örneklenebilir.

GalataPerform’un Deşmeyi Sürdürdüğü Sorunsal: Aile…

Can Özden metninden Selen Uçer’in yönettiği GalataPerform yapımı Ailemizin En Güzel Sırrı’nda anneyle (Güner Özkul) iki yetişkin çocuğu (Pınar Göktaş, Burak Küçükosman) sahnede, bir sırrı seyirciyle paylaşırken aile kavramının tartışılıp sorgulanmasının da önünü açıyor bu arada.

Kendi varoluşsal kaygıları yanında temel yönelişlerine değgin gördükleri anlayışsızlık, kavrayışsızlık kadar sevgisizliklerle de kuşatılmış, yakın zamana kadar babanın boyunduruğu altında nefessiz kalmış, âdeta boğulmayı bekler hâle gelmiş anneyle iki kardeş bir anda bir tragedyanın eşiğinde bulur kendilerini.

Her birinin, örtük de olsa, ayrı ayrı öldürme arzusu duyduğu bir babadır da bu adam, aile üyelerindeki bu ortak duygu mu ortadan kaldırmıştır yoksa onu? Ne var ki aslında herkesin hayalinde bir biçimde zaten ölü konumunda olan, sanki ille de yok edilmesi gereken biriymiş gibi duran bu “baba”, birden ortadan çekilişiyle, artık sesinin duyulmadığı bu boşlukta, aile arasında, hem bireysel yaşantıya hem de ortak aile yaşamına dönük bir iç tartışmanın da başlamasına neden olacaktır.

Baba belki kendine göre yaşamıştır ama ötekiler hep uzağında kalmıştır bunun. Sonuçta gerek anne gerekse abla-kardeş iki yetişkin, kendi düşleri içinde gölge hâlinde yaşayan insanlara dönüşmüştür. Bir bakıma aynı evde babayla yaşanırken sahte, babasızken sanal mutluluklarla süren yaşam, kimileyin sıkıntının göze alınıp kaçıldığı, rahat edileceği umulan bir dünya kurmaya dek varmıştır. Bu durum sürgit nereye kadar gider?

Böylece ailenin bütün sırları, babanın ölümüyle ortalığa dökülüp saçılmaktan kendini kurtaramaz. Nedir bu sırlar, gibisinden bir soru gelebilir. Aslında “sır” değildir, ama üzeri örtüldüğü, örtü altında kalıp biriktiği için de sır olup çıkmıştır bu.

“Ailemizin En Güzel Sırrı”…

“Sır” sözcüğü, gizem olarak bizi bir ölçüde loş, karanlık taraflara çekmiyor değil, ancak bu sırrın âdeta bir “oksimoron” bağlamında “güzel”le karşılanmış olması rastlantı değil elbette. Bir sırsa eğer bu, neden güzel peki?

Bu sırda bir tutku var. Tahakkümden kurtulma, kendi kişiliğini gerçekleştirebilme özlemi, özgürce yaşama isteği, varoluşsal anlamda kaygılardan sıyrılma, tehditten kurtulma arzusu, iradesi. Evet, o kadar. Bu, aynı zamanda aile bireylerini birer sır ortağına dönüştürürken, birbirinden nice farklı olsa da sırlarındaki “güzel”de buluşturabiliyor. Bu güzel sır aracılığıyla baskı aşılacak, boyunduruktan çıkılacaktır enikonu.

Babanın ölümü bunu imliyor işte. Bu nedenle sanki bayram havası yaşanıyor; sır bu zaten! Babanın bayram havasında yaşanan ölümü!

Giderek bu aile sırrı, bir bakıma hepimizin sırrı olup çıkıyor kısa sürede. Öyle ya, bizler de kendi aile ortamlarımızın kaşarlanmış üyeleri değil miyiz? Hepimiz sır ortaklığı yaparak ya da sırlarımızı faş ederek mutlu olmak istemez miyiz aslında? Olaya bir de bu açıdan bakılması gerekiyor demek ki.

Nasıl birer suç ortağıysak, yanı sıra sır ortağıyız da aynı zamanda. İşte ailemizin en güzel sırrı, bu sır ortaklığında değil de suç ortaklığında aranmalı öyleyse; aynı suça katılarak ortaya çıkardığımız özgürleşme eylemimizde yani.

Biz ki birer sır oyuncusu, suç oyuncusuyuz. Hepimizin bir biçimde deneyimlediği oyunculuk türü diyelim buna. Ya da kendi sırlarımızın, kendi suçlarımızın oyunculuğu…

Damıtık Oyunculuktan Beslenen Sırlar…

GalataPerform’un sergilediği sahne yapıtlarında farklı bir oyunculuk biçemi arayışıyla da karşılaştığım sezgisi ediniyorum hemen her oyunda. Kendilerine özgü metin arayışı yetmiyor besbelli topluluğa, yanı sıra farklı bir oyunculuk geliştirmek için de kazı yapıyorlar besbelli.

Sır ya da suç ortaklığı paydaşlığındaki oyunculuk için ne yapılıyor? Bir şey yapılması gerekmiyor ama üç oyuncu da bu suç ortaklığındaki gizli sevinci çok güzel yansıtıyor. Birbirinden neredeyse nefret ederken, engellerin ortadan kalkmasıyla sevgiyi keşfetmelerinin hüneri çıkınca ortaya, üçlünün yansıtımı, birer büyük oyunculuk olarak yuvarlanıp seyircinin önüne geliyor sahnede.

Bu suç ortaklığıyla sır paydaşlığını sahnede büyük denge eşliğinde iki çocuğu arasında dağıtan oyuncu olarak Güner Özkul, övgüyü tam anlamıyla hak ediyor. Öteki iki oyuncu (Pınar Göktaş, Burak Küçükosman), birer koltuk değneği olmayı başardıkları bu sahne plastiğine düğüm atarak sahne gerçekliğini daha da pekiştiriyorlar.

GalataPerform, yine izlenesi bir oyunla seyircisini selamlıyor. Bu selama bir selam da siz vermek istemez misiniz?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here