M.Sadık Aslankara

Matei Visniec’ten Zeynep Irgat-Osman Senemoğlu çevirisiyle Genco Erkal yönetiminde sahnelenen Dostlar Tiyatrosu yapımı Göçmenleeeer adlı oyunu, bir gözümde donup kalan damla ardından sürekli yağmur altında kalmış ya da sularla boğuşuyormuş duygusuyla izlediğimi söyleyebilirim.

Assos yamacındaki ahşap kahveden gözlerimin önünde Midilli’ye doğru açılmış, herbiri uzaktan, birer siyah leke halinde oğul vermiş arı izlenimi bırakan insan dolusu dokuz lastik botu anımsamaktan ötürü müydü bu? Yoksa sırtlarında can yeleği, Küçükkuyu Sahil Koruma’da el kadar avluya çöktürülen onca insana, Küçükkuyuluların dışarıdan ekmek arası bir şeyler uzatışı mıydı gözlerimin önüne gelen bilmiyorum… Bu anımsayışın da rolü var elbette.

Ama ne yalan söylemeli, belki de bütün bunların yanında oyun âdeta bir şok etkisi yaratıyordu, bu açıktı. Çünkü seyirci konumunda olsak da, barış içinde yaşama arzusuyla, insanlığın ulaştığı “barış” nimetinden yararlanmak üzere ölümü göze alan göçmenlerle birlikte, evet biz de kabaran denizlerin ortasında bir lastik botta çaresizdik, bu çaresizlik içinde hayatla ölüm arasında kumar oynuyorduk. Evet evet, mutlaka böyle oldu. Biz de kısılıp kalmıştık işte bu insanlarla birlikte Kenterler’in sahnesinde, Genco’yla, Genco’nun serüvenine eşlik eden bir avuççuk arkadaşıyla.

“Göçmenleeeer”…

Visniec metnini okumuş değilim, ancak Genco Erkal “dramatürji”sinin oyuna neler kattığı, ne gibi değerler eklediği sezinlenebiliyor yine de enikonu. Bu doğrultuda oyunun aksamadan akan dramatik yapısında, toplumca doğrudan tanıklığını yaptığımız bir gerçekliğin içinde buluyoruz kendimizi, bu dolantının dramatik ötesinde melodramatik trajik oluntularını dip kıyı bilen insanlar olarak.

Buna karşın Claude Leon, dekor tasarımıyla kostümde, Ümit Kıvanç ise video, ses tasarımında seyirciyi bu olguyla buluşturmanın temelini atmışlardı bir açıdan. Ölüme doğru giden bu botun yolcusu olan oyuncular, işte bu temel üzerinde kurup geliştiriyorlardı sahne plastiğini, bizleri de bu yolculuğun paydaşları yapmayı başararak.

Bunlara müzikte Nâzım Çınar, ışık tasarımında Hakan Özipek, görüntü araştırmada Melih Tatlıcan adlarını da eklemek zorunlu.

Ara verilmeden sergilenen, sonuçta soluksuz akan bu yolculukta her seyirci, mıhlanmışçasına koltuklarında oturuyordu ama her an başına bir iş gelebileceği kaygısıyla kaskatıydı, pürdikkatti yine de. Çünkü yer yer kara güldürüye dönüştüğü kimi bölümlerde bile oyunu izlerken bu gerginliği yansıtıyordu seyirci; gülmek şöyle dursun, belki de soğuk soğuk ter döküyordu.

Genco Erkal; Hem “Tek” Hem “Orman” Oyunculuk…

Böylesi bir başarının ortaya çıkışıyla bunun taşınışında hiç kuşku yok ki en büyük pay oyuncuların. Çünkü onlar söz konusu oyunun yazarını, yönetmenini aşarak, bu gerçekliği bir sahne plastiğine çevirip seyirciyi kuşatarak büyünün içine katıyor, tıklım tıklım dolu salonda seyirciyi bu yolculuğa çıkarıyor hiçbir zorlamaya kalkışmadan.

Öyleyse önce sahneyi böylesine yüceltip büyü aracına dönüştüren bu kahramanların adlarını analım: Şirvan Akan, Ayşe Lebriz Berkem, Lütfi Can Bulut, Cem Çetin, Genco Erkal, Yiğit Yarar…

Nasıl bir oyunculuk bu, diye soracak olanlara deyivereyim: “Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” kurgulanıp ayağa kaldırılmış bir oyunculuk, özetle işte bu kadar. Yani oyuncu var, ama oyuncu olarak değil plastik gövdeyi bütünleyen parça halinde görüyorsunuz onu. Tamam, bir bütün olarak görüyorsunuz elbette, ama şöylece gözünüzü kısıp da baktığınızda nasıl da ışıl ışıl parlıyor her biri, şaşakalıyorsunuz.

Tam bu noktada bu büyük başarıda hiç değilse iki satırcık olsun Genco’ya yer açmazsam eğer, haksızlık yapmış olurum doğrusu. Nitekim bir ömür boyu oyunculuk yapmış olan Genco, kendi topluluğu içinde hem rendeleyip Dostlar Tiyatrosu’na yonga yapıyor kendisini hem de bize, yani Türk tiyatrosuna bir yanıyla “tek”, öte yanıyla “orman” oyunculuğun nasıl yapılabileceğini de gösteriyor. Göstermekle kalmıyor apaçık öğretiyor da.

Salt bu tutum bile Genco’yu çok önemli konuma taşıyor kuşkusuz.

Dostlar Tiyatrosu; Sanatta Sorgulayıcılığın Ardılı Olmak…

Dostlar Tiyatrosu, Göçmeeeenler adlı oyunuyla, aslında anlamca zengin bir öbek oluşturarak nefis bir kavramsallığın önüne çıkarıyor seyirciyi. İnsanın binlerce yıl önceye giden göçebelik olgusuna dönük bir çağdaş masal/söylen ironisiyle göçmen olgusunu bir araya getirip bunu bütün uygarlık tarihini göz önüne alarak bu temelde düşünmek gerektiğini gösteriyor açık seçik.

Gerçekten de sorunu ele alış, konuya sorunsal boyutunda yaklaşım anlamında göçebelikten sınıflı toplumlara, sömürgecilikten emperyalizme, sonuçta ezilenlerin bu tarihsel öyküsündeki kökene dek uzanarak bizi bir sınıfsal gerçeklikle karşı karşıya getiriyor denebilir…

Bu veri, Dostlar Tiyatrosu’nun toplumsal dönüşümde, sanatın sorgulayıcı gücüne dayanarak seyircisini bu kavrayışa nasıl davet ettiğini ele veriyor. Dostlar, yuvarlamayla yarım yüzyıldır bu yöndeki ardıllığını sürdürürken yanı sıra tiyatromuzda öncülüğe nasıl soyunduklarının hesabını da koyuyor ortaya.

Devlet, gerekeni yapmıyorsa iş topluma düşüyor. Evet, herkes, her mevsim bir Dostlar Tiyatrosu bileti alarak Türk tiyatrosuna destek olmalı, Genco Erkal, tiyatromuzun gözbebeği. Biz tiyatromuzun bu barometresine bakarak yönümüzü belirliyoruz bir bakıma.

İsterseniz bunu, Genco’yla aynı çağda yaşıyor olmanın lüksüne karşı ödenmesi gereken bir gönül borcu olarak da düşünebilirsiniz…

Hadi öyleyse Göçmeeeenler’e…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here