M. Sadık Aslankara

1990 başlarında yaşanan Irak savaşıyla birlikte, adına “savaş fantezisi” diyebileceğimiz popüler bir görsellik neredeyse moda halinde yayılmaya koyuldu. Söz konusu modanın daha da geliştiği, neredeyse toplumsal hastalık bağlamında bir anda veba gibi tüm dünyayı kuşattığı söylenebilir artık son çeyrek yüzyılda.

Herhangi duygudaşlık kurulmaksızın âdeta naklen izlenen, acı eşiği bile kurulmadan yalnızca acıntıyla dudak burulup öylesine bakılan, hatta yer yer gol atılmışçasına belki de gizlice sevinilen, hadi diyelim kimilerince eh birazcık da ah vah edilen bir savaş görselliği bu…

Olmayana ergiyi, henüz savaş gerçekliği temeline yaslayıp oturtabilmiş değiliz doğrusu…

Boris Vian – John Steinbeck metinleriyle Işıl Yüce-Ülkü Tamer çevirilerinden Gökhan Aktemur’un uyarladığı, Ergun Üğlü’nün yönetip Mert Turak’ın sunduğu İBB Şehir Tiyatroları yapımı Karıncalar / Bir Savaş Vardı adlı oyunu izlerken bunları düşünmeden edemedim.


Bitmeyen Kavga
, Gazap Üzümleri gibi dünya toplumlarının gözünü açan dev yapıtların yazarı konumu taşırken, oğlu asker olarak bu savaşa katıldığı için Vietnam Savaşında ABD yönetiminin yani emperyalizmin yanında yer alan John Steinbeck’le Boris Vian’ı, böylesi “proje”de bir araya getirmek ilginç. Yine de biz, oyunun içinde gezintiye çıkmakla yetinelim her zamanki gibi…

Oyunu Parlatırken Seyirciyi Oyuna Çekememek…

Savaş anbean sürerken, sevgilisine savaş ertesinde kavuşacağı hayaliyle ayakta durmaya çabalayıp mektuplar yazan bir asker var karşımızda. O kadar işte. Mert Turak oynuyor bu askeri. Mert Turak ve savaştaki asker…

Gerçekten de Mert Turak’a baktığınızda o yapayalnız askeri, askeri hayal ettiğinizde de Mert Turak’ı görüyorsunuz… Öylesine örtüşmüşlük sergileyen bir ikili artık onlar… Ayrı değiller, aynılar…

Alın size dramatik sahne şöleni… Bu anlamda birbiriyle örtüşen ikiliyi duygulanmadan izleyen çıkar mı dersiniz salondan? Nitekim seyirci, o yalnız askeri gördüğünde hiç kuşkum yok, kimi oğlu, kimi eşi, kimi kardeşi, ama kimileri, basbayağı sevgilisi olarak tutup tutup sarılmış olmalı ona, sonrasında bırakmamıştır bir daha… İyi de ne oluyor diyeceksiniz. Evet n’oluyor?

Bir efekt bombardımanı başlıyor mu hemen oyunla birlikte? Top sesleri, makinelilerin tarrakaları, uçak uğultuları, bombardıman gümbürtüleri, patlayan şarapneller, savaş gemilerinin çalkantıları, sonra bir dinlenme anında o askerciğin yatıverip toprağa, genişçe soluk alışı derin mi derin… Hani siz bu son sahnede hadi azıcık olsun biz de eyleşelim derken tam, al baştan yeniden kan kızıl görseller, savaş tam tamları…
İnsan bir yere gidiyor da makineler kalıyor sanki ortalıkta. Bütün bu duyguyu silahlar anlatacak değil oysa, ama ne yapıyoruz dersiniz, bunu anlatmayı insana değil de silahlara yüklemeyi sürdürüyoruz ille çaresiz bir zavallılıkla.

Oyunu Oyuncuya Bırakamamak…

Tiyatro aşkıyla sahnede bütünleşip somutlaşan, sonrasında aşk anıtına dönüşen kişi değil mi oyuncu? E, öyleyse?

Ne demek istiyorum? Bir oyuncuyu sahneye salıverdikten sonra bu kadar görsel, işitsel, duygusal etmene gerek var mı?

Nitekim savaş ortamında tir tir korkularla yaşayıp erkekliğe halel getirmemeye çalışan yirmilik delikanlının, sevgilisine yazdığı, usulca içimize dolabilecek o mektuplar, bir kulağımızdan girip ötekinden çıkıyor denebilir bu görsellik bombardımanına dayalı cangılda. Çünkü o bombalar görsel çağın gereklerine uydurulmuş, bizi artık alıştığımız savaş fantezisiyle buluşturuyor bir ölçüde. Gerek var mıydı buna diye düşünürken siz, hadi yeniden bir görsel daha, sonra bir daha…

Neden oyuncuya bırakılmadı oyun? Oysa savaşta öteki gürültülerin hiçbirini duymayıp, tam da sıkıştığı sırada, örneğin işerken, damlayan serpintinin titreyişiyle askerden bize geçebilecek, hücrelerimize sinerek korkuyla ürpereceğimiz duygular eşliğinde de savaş anlatabilir pekâlâ. Hem daha insanca olur bu, hem de farklı bir duygudaşlığın önünü açar alabildiğine. Savaş, izlenirlik değil duygudaşlık gerektiren bir vahşet olgusu çünkü.

Savaş da bir insanlık gerçeği, makinelerden önce yaşanan, bu nedenle de ille gösterilmesi gereken…

Oyunu, Kendi Ağırlığından Kurtaramamak…

Bu yüzden Karıncalar / Bir Savaş Vardı, herhangi askerle onun savaşta belirsiz biçimde yaşadığı yabancılaşma algılanamıyor. Çünkü bu bağlamda seyirciyle sahne arasında görece bir duvar, blok etkisi çıkıyor denebilir ortaya.

Ancak bu yabancılaşmanın teknik anlamda değil de oyunun öznesiyle tiyatral nesneler arasında ortaya çıkan buzdağı ya da yabancılaşma duvarı anlamında alınması kanımca daha doğru olacak…

Böyle olunca “cephede piknik” yaparcasına bir yandan oyunu izliyor ama bu arada mangal yakarak tıkınıyoruz sanki bir çalım. Öte yandan izlediğimiz savaş yayını üzerinden ah vah çekiyor, böylelikle de yazıklanarak emperyalizmin bize gösterdiği günah keçilerine tutunup arınıyoruz. Öte yandan belki her efekt ardından bir “tıklama”yla “beğen” gönderiyoruz karşı tarafa.

Bana sorarsanız, oyunu Mert Turak’tan radyo oyunu olarak izlemeyi bile yeğlerdim kendi payıma. Haa, bakın o zaman bir iki işitsel etmen rahatsız etmezdi üstelik…

Neden tiyatroyu, şaşaalı görsellerin ardına saklamaya, oraya tutsak etmeye girişiyoruz? Oyuncuya mı güvenmiyoruz yazara mı, seyirciye mi?

Bana sorarsanız hiçbir oyuncu bu itilmeyi hak etmiyor. Mert Turak gibi bir oyuncu buna mı layık, söyler misiniz Tanrı aşkına?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here