Günümüz Tiyatrosunda Anlatılan Etkileyici Bir Hikaye: “Hakikat, Elbet Bir Gün”

Banu Çakmak Duman
1491 Görüntülenme
Günümüz Tiyatrosunda Anlatılan Etkileyici Bir Hikaye: “Hakikat, Elbet Bir Gün”

Genelde bütün sanatların özelde tiyatronun temelidir hikaye, aslında hayatın temelidir demek yanlış olmaz. Her insanın hayatı bir hikayedir çünkü… Bu nedenle hikaye anlatma ihtiyacı ve anlatılan iyi bir hikayeye kulak kesilme eğilimi insanlıkla yaşıt. Hikayeye duyulan ilgi zamanın ötesinde ve kültürel farklılıkların üzerinde. Hangi döneme ve coğrafyaya gidersek gidelim insanlık kadar eski hikayeler karşılıyor bizi. Bu yüzden her sanat eseri bir şekilde etkileyici bir hikaye barındırıyor içinde. 

Diğer sanatlar bir tarafa, günümüzde tiyatro sanatında hikaye anlatmaya yönelik eğilim giderek güçleniyor. İçinde güçlü bir hikaye barındıran bir oyunun genellikle iyi bir oyun olduğu düşünülür ama çağımızda hikayenin ne olduğu kadar nasıl anlatıldığı da önemli hale gelmiş durumda. Çağımız tiyatrosunda hikaye anlatmada tercih edilen biçimsel yöneliş canlandırma değil daha çok anlatma yönünde. Seyirciye doğrudan seslenen oyuncuların kılıktan kılığa girip zaman zaman taklit olgusunu da kullanarak açık açık bir hikaye anlattığına tanık oluyoruz çoğu zaman. Seyirci ve oyuncuyu anlatıcı-dinleyici ilişkisinde birleştiren eski bir gelenek olan hikaye anlatıcılığının göstermeci üslupla, açık biçimde yeniden canlandığını görüyoruz. 

Nilüfer Tiyatro Festivali’nde çağdaş hikaye anlatıcılığı olarak nitelendirebileceğim bu tür sahnelemelere örnek teşkil eden bir oyun izledim: Tiyatro D 22’den “Hakikat, Elbet Bir Gün”… Oyun, etkileyici hikayesi, bunu kaleme alan genç yazarı ve güçlü birer hikaye anlatıcısı olan oyuncularıyla günümüz Türk tiyatrosu için dikkat çekici bir örnek olarak önemli fikirler veriyor.

21 Mart 2019’da, Podyum Sanat Mahal’de, saat 20:30’da izlediğim Hakikat, Elbet Bir Gün’ü, oyunda yer alan oyunculardan Berkay Ateş yazmış. Oyun, Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü almış olması nedeniyle ayrıca dikkatimi çekti. Aktif olarak sahneye çıkan, sahne dilini iyi bilen bir oyuncunun oyun yazması genellikle başarılı sonuçlar doğurur. Zira oyunculuk yapan bir yazar, rolü kimin nasıl oynayacağını da hesaba katarak yazar; Çehov’u Shakespeare’i, Moliere’i düşünmek yeter bunu anlamak için. Bu yüzden bu oyun, daha metin düzleminde sahne diline aktarılmak için iyi bir zemin hazırlıyor. Bunun yanında metnin asıl güçlü yanı içerdiği hikaye… 2017 yılında,  kurgusal bir mekanda, Gönüllü Caddesi’ndeki Nadir Apartmanı’nda geçen bu hikaye, bize ait değilmiş gibi görünmesine karşın hemen her gün karşılaşabileceğimiz, içinde yaşadığımız pek çok gerçeğe gönderme yapıyor. Hikayenin ilk vurucu özelliği de taşıdığı bu ikilik; hem bize uzak görünüyor hem de tam olarak bizden…

Hikayenin ana kahramanı olan sarı tişörtlü çocuk, doğum gününde Gönüllü Caddesi’ne gitmiş, orada polisler tarafından yakalanmış, aynı gece sabaha karşı kaldırıldığı hastanede ölmüş. Söz konusu gece boyunca yaşananları annesine yazdığı mektuptan öğreniyoruz. Oyuncular, oyun boyunca mektupta yazanları oynuyor, oyunun sonuna doğru bütün bunların bir mektubun satırları olduğunu tam olarak kavrıyoruz. En sonunda da sarı tişörtlü çocuk öldükten sonra neler olduğunu öğreniyoruz. Üstü örtülmüş bir ölüm, yasaklanmış bir isim, elde kalan bir mektup ve gerçeklerin geç de olsa açığa çıkacağı umuduna sarılmış bir anne… Başlık da buradan geliyor, özelde bu annenin genelde bütün toplumun, gerçeklerin günün birinde mutlaka ortaya çıkacağına dair umudunu barındırıyor altında. 

Oyun başladığında gerek görsel gerek dilsel olarak bir çeşit gösterge patlamasına maruz kalıyoruz. Çarpışan arabadan tahterevalliye, sedyeden şişme çocuk havuzuna, balonlardan bisiklete dek bir yığın dekor parçası var sahnede. Sahnenin önüne gelen her oyuncu mektup, topuklu ayakkabı, peruk gibi türlü aksesuarlar bırakıyor yere. Ardından üst üste geçen, birbirinden anlamsız birçok replik savuruyorlar ve hep bir ağızdan “Karanlık!” diye bağırıyorlar. İlk anda kafası karışan seyircinin zihninde, hikayenin ilerlemesine koşut olarak her bir dekor parçasının kullanılması ve her bir repliğin sar edilmesiyle taşlar yavaş yavaş yerine oturuyor. 

Akşam saatleri önce sarı tişörtlü çocuğun öğretmeni kendini binadan aşağı atıyor, olaya tanık olan duyarsız komşularla tanışıyoruz sonra, ardından o sokakta bir servi ağacı sökülüyor, sokakta mazgalın altında yaşayan farelerin birbiriyle konuşmasından, o gece tutuklanan ve şiir yazan bir adamın hikayesini öğreniyoruz. Hikayenin bu can alıcı noktasında sarı tişörtlü çocuğun çocukluğuna ilişkin birkaç anekdot sahneye taşınıyor, sarı tişörtlü çocuğun yakalanması, emniyet güçleriyle yaşadığı arbede, hastaneye kaldırılması, yazdığı son mektup ve ölümüyle hikaye son buluyor. Sarı tişörtlü çocuğun yakalanmasının ve ölümünün ardından sarı renginin ve sarı sözcüğünün yasaklandığını hatta güneşin bile suçlu sayıldığını haber veriyor bize gösterişli bir haber spikeri. Bu noktada oyunun başındaki “Karanlık!” sözcüğü anlam kazanıyor. Daima güneşe yüzünü dönen ayçiçeğiyle yani aydınlıkla özdeşleştirilen sarı tişörtlü çocuğun ardından, sarı olduğu için güneşin doğması bile yasaklanıyor bu da toplumun, üstü örtülen gerçeklerle birlikte karanlığa mahkum edildiğini akla getiriyor. Bu öyle bir karanlık ki sarı tişörtlü çocuğun babası bile onun varlığını siliyor zihninden, onunla yaşadığı anıları, diğer çocuğuyla, onun kız kardeşiyle yaşamış gibi anlatıyor. Sarı tişörtlü çocuğu yetiştiren, çocuklara Küçük Prens masalını okutup önce yalan söylememeyi öğreten ve hayata tutunamayarak kendini oyunun başında binadan atan öğretmenin kızı da annesini reddediyor. Sarı tişörtlü çocuğun ölümünden çok onun ölümünün etkisiyle gerçekleşen bu olaylar acıtıyor içimizi.

Oyunda her bir oyuncu kafasına renkli bir küre geçirerek anlatıcı rolüne bürünüp diğerleri onun anlattığı süreci yansıtıyor. Oyuncular karga maskesi takıp kolluk kuvvetlerini, fare maskesi takıp mazgalda yaşayan fareleri gösteriyor bize; bir oyuncu kah servi ağacı olup rüzgarda savrulurken kökünden kopartılıyor kah iktidarı simgeleyen bir ayı kostümü içinde dans ediyor. Özetle hikaye anlatıcılığı tekniğiyle kotarılan oyun, hem göstermeci hem de grotesk özellikler taşıyor. Zaman zaman açık biçime uygun bir şekilde seyircilerin arasına karışıyor oyuncular. Bütün bu gerçeküstü ya da gerçekçilik karşıtı sahneleme öğeleriyle, içinde yaşadığımız gerçekliğe etkileyici bir gönderme yapılıyor. Baskı ve yasaklamanın getirdiği korku iklimi içinde saklanan gerçeklerin maskesi düşürülmeye çalışılıyor. 

Aslında oyunda güncel olana dair pek çok malzeme kullanılmış. Mesela servi ağacının sökülmesi, kentleşme adı altında her gün gördüğümüz, kimi zaman direndiğimiz doğaya verilen zararın bir göstergesi… Sarı tişörtlü çocuğun yakalanmasının ardından görülen haber spikeri sahneleri, basın-yayın organları ve iktidar ilişkisi bağlamında derin imalar taşıyor. Daha ileri giderek ayı kostümü içinde, iktidarı simgeleyen oyuncu Gizem Erdem, Sezen Aksu’nun Hey Seni Yerler şarkısı eşliğinde dans ediyor. Güncel olanın tiyatroda kullanılması çoğunlukla oyunları kaba bir taşlamaya çevirme ya da klişeye kaçarak estetik olana zarar verme riski taşır ancak bu oyunda güncel malzemenin dönüştürülerek, bir amaç doğrultusunda, doğrudan değil dolaylı kullanımı bu riski ortadan kaldırmış. 

Oyunun tamamını özetler nitelik taşıyan en etkileyici bölüm, oyunun yazarı Berkay Ateş’in, bir balıkçının ağzından anlattığı Prenses Balığı öyküsü… Bu öyküde balıkların denizin altında üç katmanda yaşadığı anlatılırken her bir katman belirli toplumsal tabakaları oluşturan insanlarla özdeşleştiriliyor. Yüzeye yakın ilk katmanda yaşayan balıklar farkındalığı olmayan iktidar yanlısı toplumla, orta katmanda yaşayanlar farkında olduğu halde bir şeylere ses çıkarmayan orta sınıf halkla ilişkilendirilirken suyun dibinde yaşayan prenses balığı gibi balıklar ise farkındalığı olan, başkaldırıp ses çıkaran, bu uğurda ağır bedeller ödeyen sarı tişörtlü çocuk gibi kişilerle eşitleniyor. Berkay Ateş bu bölümü, bizzat kaleme almış olmanın da etkisiyle, bütün oyunun odağı olduğunun bilincinde, son derece derin bir hisle oynuyor; öyle ki o cümlelerini bitirdiğinde salonda bir alkış patlaması kopuyor.

Gerek öz gerek biçim yönüyle sağlam bir oyun “Hakikat, Elbet Bir Gün”… Sarsıcı bir hikaye, samimi ve estetik bir anlatıcılık hüneriyle bir araya gelerek günümüz tiyatrosunda hikaye anlatıcılığına yönelik değerli bir örnek oluşturmuş. Ancak hikayenin bütünlüğü konusunda birkaç küçük aksaklık olduğu söylenebilir. Asıl hikaye sarı tişörtlü çocuğun ölüm öyküsü ancak onun yakalandığı ve öldüğü gece, o sokakta olanlar o kadar uzun ve detaylı anlatılıyor ki seyirci için odak biraz kayıyor ve asıl öyküyü yakalamakta, takip etmekte zorlanıyoruz. Sarı tişörtlü çocuğun mektubuyla başlayıp geri dönüş tekniğiyle anlatılan öyküde söz konusu geceye ilişkin her şeyi anlatma çabasıyla hikaye deyimi yerindeyse dallanıp budaklanıyor. Komşulardan, ağaca, şair bir gençten mazgalın altındaki farelere kadar uzanmak yer yer zihnimizi yoruyor. Kuşkusuz bütün bunlar birbiriyle bağlantılı ve her şey bir araya geldiğinde yaşama ve topluma yönelik geniş bir panorama çiziliyor ama yine de hikayenin etkili ve temiz bir biçimde aktarılması hem de seyir zevkine gölge düşmemesi açısından biraz daha derli toplu olması, sadeleştirilmesi iyi olurdu diye düşünüyorum. 

Bu küçük aksaklıklar dışında, anlatım biçiminden anlatılan hikayeye, bu hikayenin altında yatan derin anlam ve gerçeklerden bunları deşifre eden oyunculuk ve hareket düzenine değin her şeyin ilmek ilmek dokunduğu, günümüz Türk tiyatrosu için umut verici bir sahneleme ve metinle karşı karşıyayız. Kendi yaşam ve gerçekliğimizle derinlikli bir ilişki kurup onu hem geleneksel hem çağdaş bir form olan hikaye anlatıcılığıyla birleştirdiğimizde “Hakikat, Elbet Bir Gün” gibi sayısız başarılı gösterimler elde edebileceğimiz aşikar. Sahnede anlatılan bu tür hikayeler kuşkusuz tiyatromuz için sanatsal bir ilerleme yaratacak daha önemlisi seyircinin gözünden kaçan bir yığın hakikati de elbet bir gün su yüzüne çıkartacaktır. 

Dr. BANU ÇAKMAK DUMAN

Uludağ Üniversitesi Tiyatro Bölümü

 

Oyunun Künyesi:

Yazan: Berkay Ateş
Yöneten: Serkan Salihoğlu
Dramaturg: Aslı Ceren Bozatlı
Dekor ve Işık Tasarımı: Cem Yılmazer
Kostüm Tasarımı: Başak Özdoğan
Müzik: Erdem Doğan
Hareket Düzeni: Gizem Erdem
Maske Uygulama: İlayda Çeşmecioğlu
Oyuncular: Gizem Erdem, Seda Türkmen, Emir Çubukçu, Can Kulan, Berkay Ateş
Asistanlar: Tara Haçikoğlu, Derya Özsoy

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku