Ayçe Özyiğit

Seneler evveline ait bir filmin afişi geldi aklıma “Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin” oyununu izlerken.

“Rakı gibidir İstanbul, tek kadehte çarpar insanı.”, diyordu afiş. İşte bu oyun da o derecede çarptı beni. Muhtemelen her izleyende de böyle bir etki yaratacak. İstanbul’a ait izleri çokça bulabileceğiniz oyunu hele bir de Üsküdar ile kıyıdan köşeden bağlantınız varsa daha da çok sevebileceğinizi söyleyebilirim. Salondan çıktığınız zaman geride annenizi, kardeşinizi, kızınızı bırakmışsınız hissine kapılmanız dahi muhtemel. Çünkü orada, salonda 2 saat boyunca sizinle sohbet eden o üç kadın aslında sizlere hiç yabancı değiller.

İlk bakışta sıradan bir konuya sahip izlenimi yaratıyor oyun. Üç tane kadın sahneye çıkıyor ve bizlere hayatını anlatıyor. Dekor yok (sadece üç sandalye), kostüm yok, alışılmış büyük bir prodüksiyon söz konusu değil. O halde bu oyunda bizi bu kadar etkileyen nedir?

Ayfer, Başak ve Melis… Ve görmesek dahi varlıklarını hissettiğimiz Mehmet, Fehmi ve Okan… Kahramanlarımız bu altı kişi, ama bizler Ayfer, Melis ve Başak ile muhatabız. Anneanne, anne ve torunun ağzından hikâyeler dinliyoruz oyunda. Ayrılıklarını, mutluluklarını, üzüntülerini, kızgınlıklarını…50 seneyi bulan hikâyelerini dinliyoruz. Onlar eşlerine, hayatlarına, zamana sitem ettikçe bizler de onlara eşlik ediyor, onlara hak veriyor ve onları destekliyoruz. Çünkü tıpkı onlar gibi bizler de içimizde kızgınlık, kırgınlık ve birikmişlik taşıyoruz. Hangimiz istememişizdir ki bizi hiç tanımayan, hiç yargılamayacak ve saatlerce de dinleyebilecek kişilerle konuşabilmeyi. Hepimizde, birisi “hayırdır” dediği anda çözülüvermeye başlayacak birikimler elbette ki mevcuttur. Bu birikmişliği de kimi zaman arkadaşlarımıza anlatırız, kimi zaman ailemize, kimi zamanda bir sandalye üzerinden, tanımadığımız yabancı insanlara.

Oyunun, yazan ve yöneten koltuğunda Murat Mahmutyazıcıoğlu var. Yardımcı yönetmenliğini Tuğba Sorgun’un yaptığı oyunun kostüm tasarımı Meltem Talan Coşkun’a, ışık Cansu Kahvecioğlu’na, afiş ve fotoğrafları da Serkan Ertekin’e ait.

Oyundaki üç kadın karakteri bizlere sunan isimler; Ayfer Dönmez, Başak Kıvılcım Ertanoğlu ve Melis Öz.  Ayfer Dönmez canlandırdığı ‘anneanne’ rolü için; “Her yaşlıyı oynamak kişileri belki bu kadar heyecanlandırmaz, ama bunu oynamak beni çok heyecanlandırdı.”, diyor. “Bu karakter, çocuksu, hırçın, eğlenceli ve rengi belli olan bir yaşlı olduğu için bu karakteri ortaya çıkarmakta büyük heyecan duydum. Kötü veya yapay görünsün istemedim. Zamanla da o karakter kendiliğinden ortaya çıktı.” diye devam ediyor.

Başak Kıvılcım Ertanoğlu, kendi karakterini oldukça eğlenceli buluyor. “Hep maruz kaldığımız ama asla dillendirmediğimiz durumları annelerimiz üzerinden benim karakterim söylüyor. Çok mutlu birisi, ama aynı zamanda çok da mutsuz bir kadın… O mutsuzluğunu da seven ve bununla eğlenen bir kadın. Zaten metnin en güzel tarafı o. Mutsuzluğunu ajite bir yerden anlatmıyor; mutsuzluğunun, içinde bulunduğu durumun ne kadar komik olduğunun altını çiziyor. Ben metni bu yüzden çok değerli buluyorum. Metnin bütün o trajikomik yerlerini ortaya çıkarmak ve bunu ajite etmeden, abartmadan, büyütmeden anlatmak da oldukça keyifliydi.” diyor.

“Kadınların güçlerini eline alma hikâyesi bu bence”, diyor Melis Öz. “Oyunu bütün olarak düşünürsek bence o umut hâlâ var. Sondaki birleşme metinsel anlamda da müthiş bir kapanış. Aslında başladıkları yere dönüyorlar, ama bütün o yaşadıklarıyla birlikte ve birbirleriyle olmaktan aslında ne kadar mutlu olduklarını bilerek devam edecekler.” diye devam ediyor sözlerine…

İlk olarak Murat Mahmutyazıcıoğlu’nu, daha sonra da tüm ekibi tek tek tebrik etmek isterim. Hepsi de üstlerine düşen görevi layığıyla yerine getirmişler. Oyunu izlediğiniz zaman belki de en çok şaşıracağınız nokta şu olacak; ‘bu oyun 3 kadının hikâyesi’, ve bir erkek elinden çıkma. Bir erkek, kadınların serzenişlerini öylesine başarılı ve bizim ağzımızdan anlatmış ki ben, bu denli samimi oyunu bizlere sunduğu için kendi adıma Murat Mahmutyazıcıoğlu’na teşekkürü borç bilirim.

Yakın zamanda kitabı da yayınlanan oyun geçtiğimiz sezon 3 ödüle de sahip oldu (Afife Jale Ödülleri 2017; Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü, TEB -Tiyatro Eleştirmenleri Birliği- Yılın Yerli Oyun Yazarı Ödülü ve Sadri Alışık Tiyatro Ödülleri; En İyi Kadın Oyuncu Ödülü). “Oyunun sevileceğine, beğenilebileceğine inancımız vardı. Tabii ki ne kadar sevileceğini tahmin edemiyorsunuz.”, diyor Murat Mahmutyazıcıoğlu ve şu sözlerle devam ediyor: “Çok güzel tepkiler aldık. Bu da bize haliyle güç ve motivasyon verdi. Çabamız, bu oyunu mümkün olduğu kadar fazla insana ulaştırmak. Farklı seyirci kitleleriyle tanışmak istiyoruz. Biz küçük bir ekibiz. Bizim serüvenimiz anı ve süreci yaşayarak gelişecek. Sezon boyunca bu oyunu farklı insanlara oynamak, onlardan geri dönüşler almak hepimizi besleyecek. ‘BAM’ın 2. oyununu mutlaka yapmalıyız’ gibi bir stresimiz yok. Bizim toplanma amacımız bu oyundu. O yüzden ben kendi adıma bir şeyler yazmak için çok acele etmiyorum. Bu oyunun serüvenini yaşamak, tadını çıkarmak istiyorum. Sonrasını da hayat gösterecek zaten.”

Oyunu seyrederken ‘İstanbul biraz daha fazla anlatılamaz mıydı?’, diye düşünmeden edemedim. Hazır böyle yoğun bir nostalji ve hesaplaşma havası yakalanmışken araya biraz daha fazla İstanbul sıkıştırılabilse nasıl olurdu? Murat Mahmutyazıcıoğlu, kendi yaşadığı İstanbul’u ve bildiği şeyleri görebildiği kadarıyla yazmak istediğini söyledi. Ve ekledi: “Belki diğer oyunlarda İstanbul temasını daha fazla kullanırım.”

Bir dertleşme, bir anlatı ya da bir nevi sohbet bu oyun. Hepimizin birbirine, hatta en yakın tanıdığımız insanlara bile yabancı olduğumuz gerçeğini büyük bir samimiyetle haykıran bir oyun bu oyun. Geride bırakmamız gereken şeyleri hala elimizde tuttuğumuz için kızgınlıklarımızın daimi olacağını çekinmeden yüzümüze söyleyen bir oyun bu oyun. Belki de seyrini bırakmamamız gereken sayılı oyunlardan biri. Hâlâ izlemeyeniniz varsa gidip bir konuk olun, sohbete katılın derim.

Kısaca Bam Tiyatro…
BAM Tiyatro çok da planlı bir şekilde oluşmuş bir yapı değil. Murat Mahmutyazıcıoğlu bir oyun yazmaya başlamış; oyun biraz şekillenince de arkadaşlarına, yani Ayfer, Melis ve Başak’a oyununu okutmuş. Onlar da kendi tabirleriyle hayran oldukları bu teksti hayata geçirmeye karar vermişler.”Bir baktık ki tiyatro kurmuşuz”, diyor Murat Mahmutyazıcıoğlu. “Tiyatroya da bir isim gerekiyordu. Mademki bu oyunu oynayan Başak, Melis ve Ayfer, o zaman onların baş harflerini kullanalım dedik. Şu anda artık BAM diye bir şey var ve yapacağımız tüm projeleri de BAM adı altında gerçekleştireceğiz.”

‘Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin’ oyunu ekibe göre henüz misyonunu tamamlamamış.  Oyunu, daha fazla oynamak ve mümkün olduğunca çok fazla insanla buluşturmak istiyorlar. Murat Mahmutyazıcıoğlu “Bana kalsa oyuncular yaşlanana, hatta ölene kadar devam ederim oyunu sahnelemeye” diyecek kadar çok seviyor oyununu. Sadece o değil oyuncular da oyunu asla bitirmeyi düşünmediklerini dile getiriyorlar. Melis Öz; “Oyundaki bu repliklere ben can verdiğim ve bunu her gün yeni insanlarla paylaştığım için kendimi çok şanslı hissediyorum.”, diyor.

Malum gezici tiyatro olmanın da getirdiği birtakım zorluklar söz konusu. Sahne bulmak, prova için yer ayarlamak, dekor, kostüm taşımak vb. birçok sıkıntıyı bertaraf edecek bir yöntem oluşturmuş ekip. Murat Mahmutyazıcıoğlu diyor ki: Bu oyunu tasarlarken en başından beri bir bavulumuz olsun ve biz bu oyunu herhangi bir yerde oynayalım istiyordum. O yüzden oyun seyirci ile buluştuktan sonra, biz tiyatronun kendine ait çok büyük zorluklarını avantaja çevirmeyi başardık. Çünkü gerçekten, biz bu oyunu 50 kişinin toplandığı bir alanda sahne ışıkları olmadan da büyük rahatlıkla oynayabiliriz. Biz bu samimiyeti ve göçebeliği seviyoruz.”

Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin Oyun Tarihleri
25 Kasım        Toy İstanbul
1 Aralık           Kadıköy Theatron
8 Aralık           Kadıköy Theatron
12 Aralık         Oyun Atölyesi
15 Aralık         Toy İstanbul
28 Aralık         Baba Sahne

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here