Slayt 1Sinemanın düşsel gerçeklerini yaşamının içine taşıyan, gençliğinde Elvis şarkıları söyleyen; çello seven; bariton sesi operaya yatkın olsa da Halikarnas Balıkçısı’nın “Tünek Ahmet” öyküsünün ve Büdü’nün sesi olan; babası gibi ikinci bahara inanmayan; kaderin duvarlarını sonuna kadar zorlayan; çok iyi satranç oynayan ama hayatın içinde hamle yapmayı bilmeyen; varlığını yüceltmeyen; yaşadığımız hayata ufak tefek tatlar katıp çekip gitmeye inanan; sahne oyunculuğundan hiç vazgeçmeyecek olan; enerjik, renkli,samimi, yaşamın ara sıra kendisine göz kırptığının farkında olan romantik bir “aktör”le tanıştım.

Biriyle tanışırsınız, el sıkışırsınız. O an elini sıktığınız kişinin yaşamını, kimliğini, kişiliğini, dünyasını bilmezsiniz. Bu “ilk merhaba” saftır, meraklıdır, sorularla doludur. Ayrılırken, elini sıktığınız kişiyi bir de yanaklarından öpüyorsanız ve daha konuşulacak çok şey olduğunu düşünüyorsanız onu tanımanın zevkidir yüzünüzdeki tebessümün sebebi… Ve “hoşça kal” sözcüğü söylenmemiştir henüz…

Aile geçmişinize baktığımızda kökleriniz Selanik’e gidiyor. Anneniz çok iyi piyano çalıp şarkı söylüyor ama o dönem Ankara, Cebeci’deki okula gitmesine izin verilmediği için bankacı oluyor. Babanız sanayici. Dedeniz tıp öğrencisiyken mübadele sonrası burada baştan başlamamak için İzmir’in en iyi kasabı oluyor. İkinci eşi Eleni anneanneniz. Atatürk ile dans etmiş. Atatürk ona: “Neden korkuyorsun? Bu bir savaş değil Eleni, dans. Dansta dans edilir, savaşta savaşılır” diyor. İşte bu ailenin soyismini alış hikâyesi de ilginç.
1944 yılında Alman işgalinden sonra Bulgarlar giriyor Yunanistan’a. Asıl problem işte o an başlıyor. Almanlar dedemi çok seviyorlar çünkü çok dürüst bir adam. Almanlarla işbirliği yapmıyor ama bir biçimde onlara yardımcı oluyor. Türk ailelerini koruyor. Sonra Bulgar işgali olunca anlıyorlar ki, barınamayacaklar çünkü Bulgarlar çok kişiyi öldürüyorlar, çok zulüm yapıyorlar. Dedem de bütün aileyi topluyor, her şeyi satıyor ve sınıra geliyorlar. Üç gün önce İnönü kapıları kapatıyor, onlar da iki yıl sınırda kalıyorlar ve bütün para orada bitiyor. Bulgar kaptanla sınırı geçmeye çalışıyorlar. Kaptan, onları Bulgarların olduğu bölgeye götürecekken dedem duruma uyanıyor, silahı kaptanın kafasına dayıyor ve bizi doğru rotaya götür diyor. Orada bir arbede yaşanıyor. Sonunda suyu, yani Meriç Nehri’ni geçmeyi başarıyorlar. Oradan geliyor Meriçliler adı.

HAKAN2

Henüz 3-4 yaşlarında ne olacaksın diye sorulduğunda “artist olacağım” diyorsunuz. Sonra farkını öğrenince onu “aktörlük” olarak düzeltiyorsunuz. Babanızın askerliğinde Tekirdağ’a gidiyorsunuz. Anneniz masallar anlatıyor, siz o masalları oynuyorsunuz. Aslında masalla başlıyor yani…
Annem şahane bir masal anlatıcısıdır. Bana, “Sen normal masallardan sıkılıyordun” derdi. Bu yüzden yeni masallar üretmek zorunda kalıyordu. Benim sevdiğim tür olan, korku masalları anlatıyordu. O masal anlatırken ben de arkadaşlarıma, o masalları canlandırıyordum. İzleyenler, benim canlandırmalarımdan korkuyordu. Bir de “Ömercik” filmlerini izlerken ben bu çocuktan daha iyiyim. Bu film işleri nasıl yapılır acaba diye düşünüyordum. Hayatımda gördüğüm ilk film, anneannemin beni açık hava sinemasına götürdüğünde izlediğim “Mavi Ceketliler” filmidir. Filmde, Amerikalı askerler Kızılderilileri öldürüyorlar ve ben o gün karar vermiştim: Ben kesin Kızılderili tarafındayım. Antrakta girmeden bir dakika önce Kızılderili reisi ağır yaralanıyor ve bir çadıra taşınıyor. Onun ölmemesi ve mutlaka bulunması lazım. Ben mavi ceketlilerden önce bulmak için kaçıyorum sinemadan. Elimde onu mavi ceketlilere karşı savunmak için bir tahta parçası, reisi arıyorum, onun yerini biliyorum, diyorum. Ne güzel bir dünya değil mi? Beni babamın babası olan dedem buluyor. “Dede, reisi buldum.”, diyorum ona. Hiç kızmıyor bana, anlayışla karşılıyor.

İzmir’de lise 2’deyken şiir okuyorsunuz, hatta şu an oynadığınız dizideki (Yalan Dünya) o replik oradan geliyor: Okulun en güzel kızı size “sesin bizi çıldırtıyor” diyor. Sonrasında tiyatro koluna giriyorsunuz  ve daha ilk yaptığınız doğaçlamada hocanız size tiyatrocu olmanız gerektiğiniz söylüyor. İzmir DT’den gelen yönetmen Metin Oyman size, Ege Aydan ve Mehmet Ali Erbil karışımı bir oyuncu olduğunuzu söylüyor ve siz onun yönlendirmesiyle konservatuvara giriyorsunuz. Hatta başka bölüm yazmıyorsunuz. Bilinçle seçilmiş mesleğiniz. Asla tesadüfi değil.
Başka hiçbir şey yapma dedi bana. Sınavda başka bir bölüm yazmadım bile. O dönem herkesle konuşuyordum. “Sakın istemediğiniz bir bölüm yazmayın, sevdiğiniz şeyi yapın, yoksa mutlu olamazsınız.” diyordum. Orada da çok enterasan bir şey var: Ben üniversite sınavını kazanamadım ilk önce. Çok çalışkan bir öğrenci değildim. ÖSS’ye girdim. Taban puan 105’ti, bana 104 geldi. Babam: “Hani iyiydi, hani kazanıyordun?” dedi. “Baba”, dedim, “biliyorum, yaptım”. İçimden bir ses kazandığımı söylüyor. On gün sonra gazetede bir açıklama yayınlandı. 800 öğrencinin sınav sonuçlarında hata yapılmış. Eminim ben onlardan biriyim, dedim. 115 puanla kazandığımı gördüm. Sonra babama gururla gösterdim, annem hâlâ saklar gazeteyi.

Tiyatro bölümüne devam ederken, sinemaya ilgi duyuyorsunuz. İlk kısa filminiz yaşamınızın da izdüşümü olan “Madam Madama” ile 1993’te İstanbul’da bir ödül alıyorsunuz. İkinci filminizle Nürnberg Festival’inde özel gösterim ödülü kazanıyorsunuz ve Dokuz Eylül Üniversitesi Sinema Bölümü başkanından teklif geliyor ancak  Özdemir Nutku bölüm değiştirmenize izin vermiyor.
Ben o dönem tiyatroda mutlu olmayacağımı hissettim. Olaya mekanik girince, sinema bölümündeki insanların daha mutlu olduğunu fark ettim. Sinema hocaları bana: “Sen kesin yönetmensin. Sende yönetmen algısı var.” dediler. Ben kamera arkasına geçince orada kadraja giren şeyin, aslında oradaki şeye hizmet eden bir mal, eşya olduğunu gördüm. Oysa oyuncu bunu böyle hissetmez; o kendisinin çok önemli olduğunu düşünür. Maalesef hoca izin vermedi. Benden çok iyi yönetmen olurdu.

Hâlâ olur. Daha Ordu’yu film platosu gibi kullanıp içinde teleferiklerin olduğu bir film çekilecek… Hrant Dink oynanacak… Cem Karaca oynanacak… Belki Al Pacino’yla karşılıklı baba-oğul oynanacak…
En büyük arzum o. Çocukluğum Alsancak’ta geçtiği için Rumlar ve Ermeni’lerle iç içe büyüdüm. Ben o insanları çok sevdim. Onların çoğunun yemeğini yedim. Hep beraberdik. Açıkhava sinemalarında onlarla beraber ağladım. Ben o duygulu halkı biliyorum. Hrant Dink şu yüzden çok önemli: O filmin içinde her şey var. Bir sanatçının birinci ödevi; halkının aslında kim olduğunu kendi halkına göstermektir. Hani Gogol’un lafı var ya: “Yüzünüz aynada çirkin görünüyorsa, suçu aynada aramayın.” diye. Bir de benim “Müfettiş”te söylediğim bir lafı var: “Tanrı insanı cezalandırmak isterse önce aklını alırmış.” Şimdi bunu bir hatırlatmak gerekiyor. Rakel Dink’in müthiş bir konuşması var: “Evlatlarından, çocuklarından ayrıldın ama toprağından ayrılmadın sevgilim.” diyor. Bunun yüzüne vurulması lazım o seyircinin, insanın, buna tanık olan kişinin. İçlerinde bir şeylerin kopması gerekiyor. Hiç proveke etmeye gerek yok. Yasin Hayal’le bağlantıları falan o kadar net ki. Yani hiçbir şey yapılmayışıyla ilgili filmi çekilse yeter. Türkiye’de şunu fark ediyorum ben: Oyuncuyu iyi tanımak gerekiyor ve oyuncudan bir adım önde olmak gerekiyor. Yurtdışında var böyle adamlar. Buradaki yönetmenler biraz kast direktörleri gibi. Oyuncuyu öteye taşıyacak yönetmenler yok. O konuda ben çok becerikliyim işte. Yapacağım saltolarla ben o oyuncuyu oraya taşımaktan çok zevk alırım. Ben o ortak dili, ensemble’ı kurdurtabilirim onlara.

HAKAN3Okul bitince İstanbul’a kamera arkasına geçmek için geliyorsunuz ama Özdemir Nutku, “Bir oyun koyuyorum, Trabzon’a gelmelisin, sadece bir oyunluk gel, sonra ne istersen yap, yoksa hakkımı helal etmem.” diyor ve geliş o geliş. İlk oyun “Oyunun Oyunu” yıl 1995.
Benim oradan çıkamayacağımı biliyordu, onun için yaptı bu işi. Orada oğlumun annesi Ayla Baki’yi tanıdım. Dünyanın en şahane insanıdır. En büyük hediyeyi, oğlumu verdi bana. Hâlâ da müthiştir bizim ilişkimiz Ayla’yla, en yakın arkadaşımdır.

İlk önce Trabzon’a geliyorsunuz (1995). Sonra 6 yıl geçici görev ile İstanbul’a gönderiliyorsunuz. Sonra Ankara ve tekrar Trabzon Devlet Tiyatroları. Bir de Sivas DT var. 40’a yakın oyunun 20’sinde başrolde oynuyorsunuz. Kuruma farklı bir sadakatle bağlısınız. Devlet Tiyatroları benim yuvam diyorsunuz.
Evet, yuvam gerçekten. Bir de komik anım var bu tayinlerle ilgili: Mine Acar beni Sivas’tan tanır, sever. Vekil müdürlüğü sırasında bana Ankara’yı gezdirirken, “Gel seni Ankara’nın kralı yapayım.” dediğinde “Ben Ankara’nın kralı olmaktansa; İstanbul’un prensesi olmayı tercih ederim.” dedim. Hâlâ bu cevabıma şaşırıyorum. Lemi Hoca’ya (Bilgin) da “Ankara’dan beni geldiğim yere geri gönderin.” dedim.

Devlet Tiyatroları’nın kapatılmasına ne diyorsunuz? Daha önce suikast olarak nitelemiştiniz. Bu yeni düzenlemeyle ülkede neler yok olur?
Görünen o ki yuvam bombalandı. 1949’da kurulmuş, üzerinde çok çalışılmış bu sistem varken, hiç bu işte terlememiş, bu işte vakit harcamamış, dışarıdan insanların kağıt üzerinde organizasyon yapması isteniyor. Tabii bunun herhangi biçimde başarılı olması imkânsız. Bu yasa tasarısının realitede karşılığı yok. En acısı bugüne kadar bu işe gönül verdiğimiz tiyatrocu abilerimiz, ablalarımız, kardeşlerimiz yuvalarından men edildiler. Bir daha böyle bir yuva bulamayacaklar ve başka bir iş de yapamayacaklar. Daha vahimi; bir sürü tiyatro okulu, bale okulu, opera, sanat okulunun da artık bir anlamı kalmadı. Bu insanlar sırtlarını yaslayıp güç alacakları, onları kucaklayacak bir alandan da mahrum oldular. Birtakım köklü değişikliklere ihtiyacı olan Devlet Tiyatroları sanatçıları çok büyük özveriyle, çok büyük işler yaptılar Türkiye’de. Tiyatroyu her yere götürmek için çok çaba harcadılar. Bölge tiyatrolarını oluşturdular. Okuma yazmayı sevmeyen bu halk önemli klasikleri 5 liraya görmüş oldu. Burada dünya çapında gerçekleştirilen bir Türk mucizesi var. Zaten okuma-yazmayı sevmeyen bu halk, 5 liraya satın aldığı bu görgüyü, bu bilinci kaybedecek. Ama zaten görünüyor ki istenen de bu! Bu kuruma kâr ediyor, zarar ediyor gözüyle bakılabilinir mi? 730 kişisi olan bu kurum ne kadar yük olabilir ki devlete? Zaten zihniyet bu! İnsan yaşarken bunu anlamıyor. Ama eskiden böyle bir kurum vardı, biz şöyle şöyle turneler yapardık diye sadece hatıralarda kalan bir kurumdan bahsetmek çok acı olacak. Bir de şu var: Bu iktidar gidecek. Gelenler bir gün geldikleri gibi giderler… Ama telafisi olmayan bir yara açarak gidecekler.

İktidar – sanat çatışması elbette olacak. Tarih boyunca da oldu. Devlet Tiyatroları’nın geçmişine baktığımızda, Erbakan 60’ların ortalarında “İktidara gelince ilk önce tiyatroları, operaları kapatacağız” diyor. Sonra da her iktidarın bir meselesi oluyor tiyatro ile. 80’de yine sanatçıların sözleşmeleri feshediliyor, emekli ediliyor ya da bölgelere sürülüyorlar. Oysa Antik Yunan’da oyuncular komedi anlayışı içinde şikâyetlerini sunarlarmış. Oraya yöneticiler, belediye ya da vali makamından kişiler gelir ve oyuncuların şikâyet ettikleri noktaları not alır, düzeltme yoluna giderlermiş, değil mi?
O dönemin yöneticileri Selçuk-Efes’te gerçekten dersler çıkarıp topluma yararlı bir dönüşüm sağlıyorlar bu anlamda. Bu noktada ne diyeceğimi gerçekten bilemiyorum.

Bu yasa tasarısına göre tiyatronun, opera ve balenin özel yasaları kaldırılacak ve sanatçılar 657 sayılı yasaya dahil olup “sanatkâr memur” ünvanıyla memurlaşacak. Tiyatro ve opera binaları oluşturulacak Sanat Kurumu’na geçecek. Bu kurul, Bakanlar Kurulu’nun atayacağı 11 kişiden oluşacak. Orada da akîl insanlarımız olacak. Sanatçılar halen görev yapmakta oldukları ilin, kültür ve turizm müdürlüğü emrinde görevlendirilmiş sayılacak. Verilen destekler -ki yüzde elliyi geçmeyecek- istenirse geri çekilebilecek. Erken emeklilik olacak. Atatürk’ün zamanında hazırlıkları yeterli bulmayıp geçici önlemlerle yapılmaz tiyatro, mutlaka yasası olmalı dediği Devlet Tiyatroları’nın geldiği noktadan bahsediyoruz.
Ne yazık ki Devlet Tiyatroları kapandı. İl Kültür Müdürlükleri bu işten ne anlar Allah aşkına! Bu konuda hiçbir fikir sahibi değiller. Bu iş hiçbir şekilde yürümez.

Nâzım’ın “bu kavga bizim” demesi gibi. Bu sadece Devlet Tiyatroları’nın kavgası değil ki! Bu, Şehir Tiyatroları’nın da, özel tiyatroların da “hepimizin kavgası”.
Buna şöyle örnek vermek isterim: Taksim Sahnesi’nde son oynayanlardan biriyim. Çetin Tekindor’un yerine geldiğim “Müfettiş”i orada oynamıştım. Taksim Sahnesi’nin her yerine dokunmuşumdur. Ben tiyatroda ruhların ölümsüzlüğüne inanırım. “Hadi”, derim “Abi bugün benim yerime sen çık oyna. Beden benim ama ruh senin olsun gel oyna”. Ve o gün oyun çok acayip olur. Ben bırakırım yani. Yemin ederim, o gelir oynar. Ben bir gün bu oyuna Ayberk Çölok’u davet ettim. Çok istermiş bu rolü oynamayı. O gün onun ölüm yıldönümüydü.  O gün Müge Gürman çok beğendi oyunu. Bir daha da öyle bir oyun olmadı. Mesela bunu Tomas Fasülyeciyan’da da yapmıştım Sivas’ta ve o gün dev bir kelebek gelip başıma kondu selamda. Şimdi bağlıyorum. Burası kapatıldığı zaman kimseden bir ses çıkmadı. Kimse itiraz etmedi. Kimse giden şeyin ardından ağıt yakmadı. Hemen akabinde, Erkan Taşdöğen ile konuşuyoruz, dertleşiyoruz. “Bir gün AKM de kapatılabilir.” dedi. Elimizden giderse ne yaparız? Çünkü tiyatroyu merkezden uzaktaştıran bir niyet var ortada. “Hiç olur mu, kapatılır mı AKM?” dediler. İşte AKM de kapatıldı. Kimse inanmamıştı o zaman. Bu, bugünün yenilgisi değil aslında. Çoktan yenilinmiş bir durum var ortada. Benim o duygulanımlarımı çok romantik buluyorlardı. Bunu genç davranışı olarak nitelendiriyorlardı. Çoktan iğdiş edilmiş bir durum var. Kimseden de ses çıkmayacak.

“Tiyatroyu batırmak için iktidarlara ihtiyacımız yok, biz kendi kendimize batırabiliriz” demişti yıllar önce Işıl Kasapoğlu. Niye bu suskunluk? Niye tepki gelmiyor?
Sadece sanatçılar değil; Türk halkı da tepki vermiyor bu anlamda. Eleştirim herkese. Türkler cesur denir. Cesaret olay anında verilen tepkidedir. Olay anında reaksiyon verdik ve sonuçlarını da aldık tarihte ama artık olaylardan sonra reaksiyon vermeye alıştık. İnsanlar artık günü yaşadıkları için, günü kaybetmek istemiyor. “O kadar kolay değil.” diye cümle var ama ne geldiyse başımıza o cümleden geldi.

“Oynadığım her akşam arındığımı hissediyorum. Kirlerimin üzerimden aktığını görüyorum, parladığımı hissediyorum.” diyen; oyunculuğu ustalaşmış bir masumiyet diye tanımlayan; seyirciyle sıcak diyaloğu seven; partnerini her zaman yücelten, kutlayan, “sayende daha iyi bir oyun oynadık” diyen bir oyunculuk desturundaki aktörün, aktörü oynaması nasıl bir şey?
Geçen gün Lemi Hoca’yla (Bilgin) konuşuyorduk bunu. Dedim ki: “Hocam, bizde birbirini övmek yoktur. Ben bunu kırmak istiyorum.” Ben her iyi oyun sonrasında partnerime kesinlikle bunu söylerim. Ben bunu çok değerli bulurum. Bizde hep kötüyü söyleme alışkanlığı var. Bu son oyunda hem sanatçılar hem teknik ekip nasıl oyunun arkasındalar anlatamam. Çok tatlı 87 oyun oynadım. Aktörün, aktörü oynaması ise çok acayip, çok ters bir şey. Ben şahsen bu adamı, Feuerbach’ı çok sevdim. Adının Türkçe anlamı: Akan nehir. Benim de soyadım Meriçliler ya, çok benzeşen şey var. Büyük bir aşkla oynuyorum bu adamı. Bunu en iyi farkedenlerden biridir Metin Belgin. Bir gün izlemeye gelmiş oyunu. Oyundan çıktık, şoktaydı. Üç saat sonra beni aradı: “Hakan, hâlâ oyunun içindeyim. Sen yeteneklisin bilirdim ama bu oyunu nasıl oynuyorsun öyle ya!” dedi. Bir şeyi iyi oynamak bir şeydir ama çok inanarak oynamak başka bir şeydir. Trabzonda 70 yaşlarında bir seyirci kafasını ışığa kadar getirmiş oyunu izliyor endişeyle. Benim hasta olduğumu itiraf ettiğim bir yer var. “Ben hasta mı dedim, dedim mi?” dediğimde “Dedin be evladım, maalesef dedin.” dedi. Buna bayılıyorum işte ben. Seyirciyi oraya getirmek lazım. Ama bunun da bir nedeni var, ben mesela asla teknik oynamayı beceremedim. Denedim de yapamadım. Hücrelerim varsın ölsün, değer derim.

“Ben Feuerbach” (2011), “Savaş İkinci Perdede Çıkacak” (2007), “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı” (2004) oyunlarında ve şu an oynadığınız “Yalan Dünya” dizisinde aktörü canlandırıyorsunuz. Kısmetiniz hep aktörlükten yana. Bu son iki oyunun benzerlikleri kadar ayrıştıkları yerler de var. Çek yazar Oldrich Danek’in “Savaş İkinci Perdede Çıkacak” isimli oyunda Vladimir Bendl tiyatro için neredeyse anasını satacak bir karakter. Orada aktörün anıları üzerinden tiyatro sanatının gücü ve büyüsüne gönderme var. Tankred Dorst’un 1986’da yazdığı “Ben Feuerbach”da ise ciddi bir sistem eleştirisi var. Adamın delirmesinin nedeni etrafında hayal gücü sıfır olan, duyarsız insanların olması
Vladimi Bendl ne şekilde olursa olsun ama tiyatro yapsın. O tiyatroya aşık. Onun tek derdi perde açılsın. Ne karısı umrunda, ne sevgilisi, ne arkadaşları. Her şeyi satar o, yeter ki tiyatro yapsın. Feuerbach ise müthiş tutkulu bir aktör. Feuerbach’ın derdi özgün, gerçek, dürüst, salt tiyatro yapmak ve bunun için dibine kadar gidebilmek. Onun değerleri çok yüksek. Ben her ikisi de değilim maalesef. Tiyatroyu ne Bendl kadar sevebildim ne Feuerbach kadar tutkunu olabildim. Ben sadece bu kahramanların peşinden gidip ne yaptıklarını gözlemleyebildim. Yoksa bu işi yapmak neden anlamlı olabilir ki? Bu, yaşama benzer; öteki türlü memuriyet gerçekten. Her akşam onun peşine düşmek çok zevkli geliyor bana.Ustam Cemil Özbayer söylemişti: “Ustalaştığın zaman, kendini aynı anda yukardan, yandan, dışardan izleyeceksin ve tam oynarken şu hareketi dün daha iyi yaptım diyeceksin.” demişti. O zaman, bu nasıl olur demiştim ama bugün kendimi onun dediği gibi buldum. Oyuncunun, kendini her yönden denetleyebilmesi, kendini seyirciden ayırmadan, onunla birlikte seyretme hali ustalaşmanın başlangıcı oluyor.

Feuerbach iki tarihi kişilikten yaratılmış. Torquato Tasso ve Aziz Francesko. Feuerbach’ın hastaneye yatmadan önceki son oyunuTasso. Sahnelere geri dönüş için seçtiği oyunun da öyle. Aziz Francesko, tek şiiri olan “Cantinum Solis’te toprağa, ateşe, havaya ve suya bir Tanrı övgüsü düzüyor.
Francesko gerçekten kuşlarla konuşuyor. Aslında hıristiyanlık dinini en doğru yaşayanlardan. “Din adamlarının mekâna ihtiyacı yok. Gittiğin her yerde din yapabilirsin.” diyor. Zenginleşmeye, kurumsallaşmaya gerek yok, çıplak ayakla her yere dini yayabilirsin diyen bir derviş aslında. Bağımsızlık ilan etmiş. O anlamda Feuerbach da derviş, oyuncu derviş.

HAKAN4

Feuerbach, “oyuncu olmasını bütün hayatı ile ödediğini” söyler ve bunda sonsuz bir adanmışlık vardır. Ama sorar: “Kime oynuyoruz biz oyunları?” Feuerbach’laşmış aktörler var mı? Düzleştirilmek istemediği için, ruhu hastalanan oyuncular var mı?
Var. Tanıdığım bir kaç oyuncu var öyle. Onlar benim en sevdiğim adamlardır ama. Feuerbach Yıldırım Önal’dır. Çünkü onlar, o altın anları yakalayabilecek kudrette ve korkusuzluktadırlar. Çünkü onlar vurgun yemeyi göze almış oyunculardır. Aslında oyunun oyunu olmaz. Onu gerçekten yaşantılayabilmek için hücre öldürmeyi göze almanız gerekir. Bu adamlar bunu yaparlar. Yeter ki o an var olabilsinler. Ve ben bu adamlara çok saygı duyarım. Bu adamlar beni ağlatırlar. Kontrollü şizofreniyi çok zevkle yaşarlar. Şu sıradan dünyada yoğun insan sevgileriyle dışardan kükreselerde, içerdeki o çocukluklarıyla çok etkileyicidirler. Zaten tiyatro sanatını da onlar yapar.

Feuerbach’ın gözü çok kara. Oyunculuğa tutkun ve tiyatroyu kutsanma olarak algılıyor. Tiyatro aşkının ölçüsü olur mu? Bir oyuncu tiyatro için ne kadar ileri gidebilir? Yazar Tankred Dorst’a baktığımızda 2. Dünya Savaşı’nında, Hitler tarafından, “son umut askerleri” olarak 19 yaşında askere çağırılıyor. Ve Savaş sonrasında Amerika ve İngiltere’de savaş esiri oluyor. Feuerbach kişiliği üzerinde savaşın etkilerini görmemiz bundan…
Çok isterdim yazarın oyunu izlemesini. Bence en beğendiği oyunu olurdu. Bence bu oyun,  onun istediği biçimde oynanıyor. Oyunumuzdaki merdiven sahnesinde, izleyicilerin, bu adam düşecek mi diye endişe ettiklerini bilirim. Bu korkuyu yaşamaları o kadar önemli ki… Ama ben de “mış” gibi atlamıyorum oradan. Gerçekten atlıyorum ve düşme ve düşmeme anını sınıyorum. O anı yaşıyorum yani. Yönetmenin en büyük korkusuydu, “Gittikçe Feuerbach’laşıyorsun” diyordu. Öyle değil aslında, yani o sınırı ben elimde tutuyorum. O delirme noktasına gidebilmek… Sınamak… Teknik ekipten biri: “Bu adam deliyi oynuyor ama adam zaten deli.” demiş. Bu eleştiri çok hoşuma gider.

 “Feuerbach gibi bir oyun oynanıyor ve bir Allah’ın kulu da hakkında tek kelime etmiyor, görmüyor, değerlendirmiyor, yok sayıyor… Bazen öyle noktaya geliyorum ki böylesi önemli bir oyunu -gerçekten ben oynadığım için söylemiyorum- görmezden geldikleri için; sanat seçicilerinden, jüri üyelerinden falan nefret ediyorum” diyorsunuz. Ama Karadeniz Teknik Üniversitesi En İyi Tiyatro Oyuncusu Ödülü’nü bu oyunla alıyorsunuz.
Bu oyun çok önemli. Günümüzde altın değerinde, çünkü oyuncuyu, sistemi anlatıyor. Oyuncu olup da oyunuma gelip ağlamadan çıkanı çok az gördüm. Bir de en güzel cevabı bana Ankara Hukuk Fakültesi verdi. Normalde ödülü, Ankara’da oynanan oyunlara verirken; “Feuerbach”a verdiler. Tabii ki Trabzon’dan üniversiteden aldığım ödülle de çok onur duydum ama çok şaşırtıcı değil. Ama tiyatronun başkenti olan Ankara’nın ilk defa Trabzon Devlet Tiyatrosu’na ödül vermesi çok değerli. Benim söylemek istediğim de oydu. Siz görmüyorsunuz bölge tiyatrosu diye ama varız!

“Karar Kimin”de boyundan aşağı felçliyi oynadığınız oyun aslında çok övgüyle anılmış.

O da çok enteresan bir oyundu. Boyundan altı tutmayan bir heykeltıraşın öyküsüydü. Zaten hep çok uzun oyunların oyuncusu oldum. O oyun da örneğin fark edilmedi, görülmedi. Çok özel bir çalışmaydı. Ötenazi isteyen bir hastanın hikâyesiydi ama kim vurduya gitti. Mesela İstanbul sanatçısı olsam, hemen ödül verirlerdi. Benim artık ödülle hiç işim yok. Türkiye’deki bu ödül sistemi hiçbir mânâ teşkil etmiyor.

“6 sene İstanbul’da kaldıktan sonra Trabzon’a döndüm. Oradaki oyunumda kendimle yüzleştim. Hemen sonrasında da teklif geldi (Yalan Dünya)” diyorsunuz. Yüzleşmeden nasıl çıktınız?

Oyunculuk aslında bir tasavvuf işi. Aslında hayat da öyle. Tiyatroda, sanatta kendini sevmenin bir anlamı yok. Tiyatroda seyirciyi sevmek başka bir şey yaratıyor. Yüzleşmem o oldu. İnsan kendini çok beğenmemeli, kendine hayran olmamalı. Bunu bilgi olarak bilseniz bile, unutuyorsunuz bazen. Ama “Feuerbach”da o kadar kuvvetli bir manifesto var ki bana hep asla kendini o kadar önemseme, o kadar sevmeyi anlattı. Ama amaçları sev, amacın yolunu sev… Feuerbach sürekli kapı gibi önümde duruyor. Örneğin elimde bir Feuerbach parmağım var artık benim. Oyunda parmağım kırıldı ve artık bu parmağımın adı “Feuerbach parmağı”. Yani bende, hayatımda iz bıraktı. Ben bu façaları çok severim.

DT dışında DOT’ta da üç oyunda (“Pornografi”, “Böcek”, “Vur/Yağmala/Yeniden”) oynadınız. Ölçekleri farklı, seyircisi farklı, amaçları farklı, özgürlükleri farklı…

Devlet Tiyatrosu’nda örneğin, sesimi en arka sıraya ulaştırmalıyım durumu var ya, bir süre sonra ona alışılıyor. DOT’ta oyunculuğunuzu küçültüyorsunuz. DOT’ta oynarken Trabzon Devlet Tiyatrosu’ndan arkadaşım Miraç Eronat geldi, oyunu izledi ve seni tanıyamadım, dedi. O alanı küçültünce, insanın kendi iç yetenekleriyle oynaması da değişiyor. Yani oyuncuların zaman zaman alan değiştirmeleri aslında iyi bir şey. O yüzden DOT bana çok iyi geldi. Ondan sonra “Feuerbach”a başlamam benim için çok avantajlı oldu. Çünkü oradaki edinimlerimi zaman zaman Feuerbach’da kullandım. Salon küçüldükçe oyunun gücü artıyor. Devlet Tiyatrosu’nda şöyle bir anlayış oluyor: Seyirciler buraya oyunu izlemeye geldi. Biz de oyunu oynayalım ama iyi oynayalım. Sistem güzel çalışsın. Bu değil ama; seyirciyi tavlamak lazım. Küçükken ben bir yemin etmiştim: “Ben oyun oynamayı hiç bırakmayacağım.” demiştim. Bence şunu bilmekte çok fayda var. İnsan oyun oynamayı bırakmamalı. Büyümenin avantajı o olmalı: Mızıkçı olmamalı, dürüst oynamalı çünkü bize kalan tek şey oyun. Ben insanları da oyuna dahil etmek isterim. Çünkü herkes oyun arkadaşı arar kendine. Bu yaşamın ta kendisi. Seyirci de çocukluktan geldiği için oyuna çağrıyı alır, bilir. Şimdi ünlü oldun, tiyatroyu bırakırsın diyorlar. Asıl şimdi bırakmam ben tiyatroyu.

Yemininizi unutmayın, oyun oynamayı, tiyatroyu hiç bırakmayın.

Pınar Erol

(Tiyatro… Tiyatro… Dergisi. Sayı: 250, Haziran 2013)