Birbirini anlayarak sevmenin güzelliği başlı başına şiirdir bence. Azime Korkmazgil, ilk kitabının başında Hasan Hüseyin’e şöyle seslenir: “… yansız mıyım? Değilim. Sana yansız eğilemem, ne sana ne kendime!” Ben de öyle, yansız olamam… “Aylasun Ayşafağı” nehir şiirinin, “Gölgesinde Çınarın” adıyla Samsun Sanat Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni Yaşar Gündem tarafından sahnelendiğini öğrendiğim gün, kendi payıma izdüşümler yaşadığım Uşak’taki bir evin bahçesine, bahçesindeki kuyubaşına gittim. Tarih 3 Haziran 1963. Nazım’ın kaybıyla yüreği yanan Azime Korkmazgil’in içini soğutamayan o sular şimdi benim yüreğime su serpiyor. Bu vefa, yankı yankı ses buluyor birbirini aynı sebepten sevenlerin kalbinde. Sesi yine gürüldüyor. “Dünyada ilk ben sevdim kavgayı barışa varmak için” diyen ozanın aydınlık yüzünü, memleket sevdasını özlemek, özleminde avunmak bu kavuşma…

“Yaz gecelerinde bir eski zaman heykelinin
direnen yalnızlığıyla
dikilip o insan topraklarda dokundum
zamanın soğuk etine.
Seslenen kim?
Gelen ne?
Kan mı
gelincik mi
ateş mi
gül mü?
Nedir ayrılık.
Nedir bu som kayalardan geçen bu gölge?
Gölgeler… Gölgeler…
Ve tuz dağı gözyaşı.
Ağlasun ayşafağı…
Ağlasun ayşafağı…”

Destanlar ortasında çalkalanıp duran şair, bugüne seslenişiyle çoğaltıyor bizi.
“… Ağlasun dedikleri bir yaşlı çınar
iki kerpiç dağ başında
bir tenha pınar…”

Anadolu’nun yeniden ayrımına vardığı yer Ağlasun. Küçük Asya’nın prototipi… Gerikalmışlığın, sömürünün, köleliğin kesiti tarih bilinciyle söze geliyor. Ve o büyük göçün ayak seslerine karışıyor aynı zamanda güzelliğin, uygarlığın, kardeşliğin beşiği dediği bu Küçük Asya’da.

1970’lerde söylüyor hem 1400 yıl gerilerinin masal topraklarını, hem bugünü.
“… adalet diye yutturuyorlar,
gençleri cop ettiriyorlar,
nasıl da bir kalıptan çıkmışlar gibi,
nasıl da düşmana dönmüşler gibi,
bilime, sanata, işçiye düşmanlar
ama oylar şükür, özgür ve bağımsız oylardır…” demenin geçerliliği zamanda asılı kalıyor.

Sözü kutsal belleyen Hasan Hüseyin, bir tek sözcük için köyler göçürürken, bu nehri, tiyatroda akıtmak ustalık ister, yürek ister, yiğitlik ister, maharet ister… Nehrin hangi kesitini alsa, aynı çağıldamayı duyacaktık biliyorum. O yüzden Yaşar Gündem’in vefayla uzanan elini sıkmanın, kutlamaktan öte bir anlamı var benim için.

1989 yılında Samsun Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Bölümü’nde 4 yıllık eğitim alıyorsunuz ve ardından Devlet Su İşleri’nde İşçi Tiyatrosu’nu kuruyorsunuz, ayrıca bir özel tiyatronun kurulmasında emeğiniz, desteğiniz var. Çeşitli dernek ve tiyatrolarda oynuyorsunuz ama özgür ve bağımsız olmak adına 2000 yılında Samsun Sanat Tiyatrosu’nu kuruyorsunuz. “Yağ yok, tava da delik” ama siz yine de yumurtayı pişiriyorsunuz. Sanat ve özgürlük ne kadar el ele yürüyor?
Özgür düşündüğün ve hissettiğin için sanat icra ediyorsun. Sanatla iç içe olduğun için de özgürleştiğin hissiyatına varıyorsun. Ama ülkemde bunların çok da gönül rahatlığı ile kotarıldığı söylenemez. Aslında ben ve benim gibiler, akşamları yastığa başlarını koyduklarında rahat uyumak adına, doğru bildiklerini söylemek adına, ezilenlerin her daim yanında yer almaları adına uğraş veriyor. Kimileri resmen savaşıyor, kimileri koşulları elverdiğince mücadele ediyor. Sanatın ilk çıkışına doğru inersek, insanın yerleşikleştiği ve toprağı kullanmaya başladığı zamanlara, sanat üreticileri, yönetene ve iktidara hep muhalif olmuşlardır. Muhalif olmak için muhalefetten bahsetmiyorum. Yöneticilerin ve iktidarın, gücü elinde tutanların, güç zehirlenmelerine karşı uyarıcı olmuşlar ve yol gösterici işlev üstlenmişlerdir. Sanat özgürleştiricidir ama özgür bir ruh olmadan sanat yapılamaz.

Sanatçı olmanın doğasında var muhalif olmak. Ülkenin yanlış sapmalarına karşı sözünüzü söylediğiniz platformda “unutanlara hatırlatmak, bilmeyenlere tanıştırmak” için oluşturduğunuz repertuvarınızdaki itiraz metinleri ulaşıyor mu seyirciye, çoğalıyor mu?
İtiraz metinleri aslında doğru bir saptama.  İtiraz ettiğimiz için metinler oluşturmuyoruz. İşleyişte bazı durumların öyle olmadığını görüyoruz. Yanlış bilgilendirme, algı oluşturma, tek tipleştirme, ötekileştirme alabildiğine bulaşıyor iktidardan aracıları ile topluma. Burada itiraz ediyoruz. Neyzen’in alkolik olarak algılatılması; Deniz ve nezdinde 68 kuşağının, bir terörist grup olarak tanıtılması; gençliğin çapulcu olarak damgalanması ve birçok yurtsever şair ve yazarımızın ötekileştirilmesi. Halkın doğru bilgi alma ve olayları doğru kavrama özgürlüğüne inanıyoruz ve sahneden dillendiriyoruz. Sezonda yetmiş-yeksen gösterim yaparak belki kırk-elli bin kişiye ulaşıyoruz. Seksen milyonluk ülkede kumsalda kum tanesi misali olsa da bu sayı, bir, sıfırdan büyüktür diyerek doğru bildiklerimizi paylaşmaya devam edeceğiz. Sanırım bu bile çok önemli izleyiciye ulaşmak adına.

Gördüğünüz yanlışları halkla paylaşmak işiniz. Sizin anladığınız ve icra ettiğiniz tiyatro bu: Halk Tiyatrosu. Ülke gündemiyle başat giden konuları seçiyorsunuz. Bunun örnekleri de daha önce yaşadığımız seçim sonrası misak-i milli sınırlarının nasıl çizildiğini anlatmak için “Şu Çılgın Türkler”, Deniz Gezmişleri, 68 kuşağını, yurdun duyarlı, iyi çocuklarının destanını anlatmak için “Aşk Olsun Sana Çocuk”, siyasetteki hırsızlık yüzünden “Bir Pulsuz Dilekçe” ve şimdi de insanlığın binlerce yıllık iyi-kötü, ileri-geri kavgasını bir nehir şiirle anlatan şaire vefa borcu için “Gölgesinde Çınarın”. Aslolan güzel şeyler yapmak ve yaptığını savunmak, değil mi?
Bugüne kadar sahneden hiç savunmadığım bir düşünceyi dillendirmedim. Öbür türlüsü zaten çok acı verici. Düşünsenize, inanmadığınız bir düşünceyi, sözü savunmak durumundasınız. Geçiminizi sağlamak adına dahi olsa çok trajik. İnsanın kendisine saygısı kalmaz. Gerçi özel tiyatro sahibi olduğum için bunları söylemem kolay. Acaba sahnede benimle beraber görev alan arkadaşlar ne düşünüyor? Bu durumda zaten dünya görüşü ve insana bakış olarak aynı parelelde olan dostlarla işbirliği yapıyoruz sahne üstünde ve gerisinde. Halk tiyatrosu deyimi çok doğru. Hiç iktidarın ve parayı verenin yanında olmadık bu güne kadar. Hep ezilenin ve hakkı yenenin yanında, yalan söyleyenin karşısında durduk. Durabildiğimiz kadarı ile.

Turne tiyatrosu diyebiliriz size. Yerleşik salonda tiyatro yapmanın bile zor olduğu bir zamanda turne yapmak nasıl, o yolculuk sizi nerelere götürüyor, kimlerle buluşturuyor?
Turne tiyatrosunda belki de türünün son örneği olan birkaç tiyatrodan biriyiz. Biz, bizlerle buluşmak isteyen her noktaya gidiyoruz. Her gün yeni insan, yeni yer ve yeni seyirciyle buluşmak çok heyecanlı. Sizi dinç tutuyor. Sözünüzü farklı coğrafyalarda, farklı salonlarda ve farklı insanlarla buluşturmak ve ülkenin durumunu, her gün farklı kilometrelerdeki insanlara anlatmak ayrıca bir keyif durumu. Bazen öyle durumlar ile karşılaşıyoruz ki, Anadolu’da insanlar sese aç, itiraz haline hayran. Bir enerji içindeler ama hep bir hareket bekliyorlar bir yerden. Belki bir lider, belki bir hamle… Ama ülkenin son hallerinden kimse memnun değil gördüğüm kadarı ile. Sandıktan çoğunluk çıksa da halk mutsuz fakat orantısız gücün karşısında çaresiz. Beklemekte Godot’yu bekler gibi zaman zaman.

İstanbul dışındaki tiyatrolar kolay görünmez. Biz Hasan Hüseyin sayesinde sizi gördük, sizin sayenizde de Hasan Hüseyin başka bir sanat dalına izdüşüm bıraktı, orada görünür kıldınız onu. 22 Ekim 2016’da yaptığınız dünya prömiyeri ile “Gölgesinde Çınarın”ı oynamaya başladınız. Ozanın şiir diline sadık bir oyunculukla buluşmuşsunuz bence. İki sanatın omuz omuza duruşu bu.
İstanbul başka bir merkez. Bence kendi çöplüğünde boğuluyor, bihaber durumundalar. Deniz Gezmişleri sergilediğimizde İstanbul Kadıköy Halkeğitim Merkezi’ne biletini de alarak Server Tanilli gelmişti. Oyunu izledi, beni yanına çağırdı. “Sen kimsin?” dedi. Ben de tanıttım kendimi. Parmakları ile mükemmel anlamına gelen işareti yaptı ve beni yanaklarımdan öptü. Dünyanın en şanslı ve en mutlu adamı hissettim o anda kendimi. Düşünsenize, hayata gözlerimi açan adam, yazar, bilgin Server Hoca sizi size övüyor. Yüreğimiz çok okşandı o anda. İşte bizler eğer İstanbul’da tiyatro yapan ya da TV’lerde boy gösteren birileri olsaydık tüm Türkiye ayrıca havalara kaldırırdı bizi. Ama ne yapacaksın Anadolu’nun kaderi bu. On altı sezondur kendi yağımızla kavrulduk. Hasbelkader Anadolu’da bilinen bir tiyatro haline geldik. Bütün projelerimize, bir kalp cerrahının titizliği ile yaklaştık. Ve hemen hepsinde de bizi utandırmayacak işler yarattık. Hasan Hüseyin projesi ise bunların son örneği. Sevgili öğretmenimiz Azime Korkmazgil’in oyun sonrası, “Hasan Hüseyin yaşasaydı ve seni izleseydi alnından öperdi sayın aktarıcı” demesi bana Server Tanilli Hoca’mı anımsattı. Bizim de ödüllerimiz bunlar. Soyut plaket diyorum ben bunlara. Beynimizde ve ruhumuzda bizlerle yaşıyor.

“Sanat yapıtlarının; popülerliğe, reytinglere, gişe hasılatına, ucuz komikliklere göre değer gördüğü, sanatın ve bilimin demode olduğu bu toz duman günlerde; Hasan Hüseyin Korkmazgil’i haklı olarak tanımayanlar, bilmeyenler için de bu oyunu sahneliyoruz. Tüm sanatsever tiyatro gönüllülerini oyunumuza davet ediyoruz” dediniz. Bu daveti kimler kabul etti, ediyor?
Öncelikle, Hasan Hüseyin Türkiye’de gereği kadar anlaşılamadığı ve hak ettiği güzelliği bulamadığı için biz aydınlıkçı sanatçıların bir vefa borcu var düşüncesinden yola çıktık. Ve Hasan Hüseyin’i en iyi anlatan hikayeyi aradık. Karşımıza “Ağlasun Ayşafağı” böylelikle çıktı. Ortalığın toz duman olduğu günler… Ve ucuz komiklikleri yapma şansımız zaten yok ki! Ne diyor ozanımız: “… Ben bu gölün balığıyım a dostlar. Ben bilmem başka türlü…”

Hasan Hüseyin Korkmazgil’in “Acıyı Bal Eyledik”, “Haziranda Ölmek Zor”, “Acılara Tutunmak” gibi daha yaygın bilinen şiir kitapları varken siz ozanın bilinirliğini kullanmaktan kaçınarak “Ağlasun Ayşafağı”nı seçiyorsunuz, seçim sebeplerinizi nasıl sıralarsınız?
Bahsi geçen şiirler elbette baş tacımız. Ve elbette bunlarla yola çıkarak seyirciyi ayağa kaldırır ve heyecanlandırırdık. Ama ozanımızın yurduna dair kaygıları ve oradan uzanan gezegenin sıkıntıları, insanlık uygarlığının açmazları; insan var olduğundan beri ezen ezilenler hep var olmuş. Bu kitaptan da anlıyoruz ki Hasan Hüseyin bir şair olduğu kadar, bir ozan olduğu kadar iyi bir araştırmacı. Tarih bilincine sahip. Ve bu Küçük Asya’yı öylesine güzel anlatmış ki ilgisiz kalarak, bu metni halka ulaştırmamak  bence haksızlık olurdu. Burada da başarı, uyarlayan ve yöneten Erkal Umut’a aittir.

Tuncel Kurtiz derdi şiirden çok güzel tiyatro olur diye. Sizce oldu mu? Belgesel tiyatro, politik tiyatro ayrımlarında yürümek zor mu?
Şiirin derdi varsa ve onu aktaranın da ortak derdi ise, o derde halkı dahil etmemek mümkün değil. Belgesel Tiyatro, Politik Tiyatro uzun ve ayrıntılı konular. Ama özde tiyatro… Belgesel de olsa, politik de olsa titiz davranmak gerek. Sahnede bir süreniz var ve o süreyi çok iyi kullanmak gerek. Günümüz Türkiye’sinde inandığımız bağlamda politik tiyatro yapmak elbette çok zor. Bürokratik engeller, halkın evlerinde televizyon kıskacına alınması, yaşamsal kolaylıklardan ve tiyatro gibi sanatsal faliyetlerden uzak tutulması ya da tiyatro izleme güdüsünün azalması, yok olması… Tüm bunların üstüne, biz tiyatrocuların politik tiyatroyu kullanarak özensiz işler üretmesi.

“Ağlasun Ayşafağı” on yıllık bir sürede yazılan bir nehir şiirdir, destana evrilmiştir, müzikte senfoninin karşılığı neyse odur. Nice şiirini de Ağlasun’da yazmıştır Hasan Hüseyin. Bu destanı sahneye taşımak, rejisini, dramaturjisini yapmak Erkal Umut’un yetisiyle gerçekleşmiş. Her sözü dolubaşak olan bu akan şiirden oyun yaratmak nasıl bir süreçti?
Yola çıkarken, tiyatro yapmanın zorluklarıyla boğuşma esnasında, nasıl olsa da ekonomik olarak ayakta durabilsek düşüncesi geziniyordu usumuzda. Tek kişilik oyun fikri buradan çıktı. Nasıl olacak, kim olacak masaya yatırıldı. Nazım geldi geçti masadan, çok oynandı, çok denendi, keza Can Yücel de öyle. Hasan Hüseyin dillenmeye başlandığında olabilir fikri ön plana çıkmaya başladı. Çünkü Hasan Hüseyin’in tiyatrosu hemen hemen hiç denenmemişti. “Ağlasun Ayşafağı” yönetmen Erkal Umut’a ait. Okuduğumda gözümde çok büyüdü aslında. Ama mutlaka paylaşmak gerek bu nehri insanlar ile. Burada Erkal Umut’u bir kez daha ayakta alkışlamak gerek bence. Bin dört yüz yıl öncesine uzandığımızda Küçük Asya’da halen bir şeylerin değişmediğini görmek hüzünlü de olsa paylaşılması gereken bir konu.

Üstelik ikinci basımında eklemeler yapılan şiiri için Hasan Hüseyin, Halikarnas Balıkçısı’na bir seslenişinde, ‘Usta, “Ağlasun Ayşafağı”nı yazmadan; seni baştan sona okumuş olsaydım, o şiir daha başka olurdu…’ der. Her sözcüğü emekten, uykusuz gecelerden, acıyan yürekten bilinçle çıkıp gelir. Son biçimini vermek size de büyük sorumluluk getirmiş olmalı.
Çok kavga ettik metin üzerinde. Vazgeçemediğimiz dizeler, anlar, benzetmeler vardı ama oyun süresi bir saat on dakikada sınırlı kalmalı. Şimdi yeniden sahnelesem bundan vazgeçmem belki ama “Ağlasun Ayşafağı” madeninden bir oyun daha çıkar. Ve o da bunun kadar derdi olan, bunun kadar estetiği önde olan bir sunum olurdu.

Aragon’lar Eluard’lar şiirin dibini karıştırmak istemişler de, karşılarına ‘işçilik’ çıkmış. Hasan Hüseyin için şiirde işçiliktir esas olan, işte o işçilik sizin rejinizde, oyunculuğunuzda da var. Böyle buluşmalar heyecanlandırıyor.
“Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim, kitaplar hep kralların adlarını mı yazarlar. Yoksa kayaları taşıyan krallar mı. Bir de Babil varmış sürekli yıkılan, kim yapmış Babil’i her seferinde. Ne oldu dersin duvarcılar Çin Seddi bitince” (Bertolt Brecht)
30 yıldır sahnedeyim bir arı gibi dekorumu, kostümümü ve rolümü hep bir özen, hep bir sıcaklıkla taşıdım bu ana kadar. Bu oyunda ter akıtırken -ki ciddi anlamda ter akıttık ekipçe- günlük provalar günde yedi-sekiz saat sürüyor, prova bitiminde tüh ya, bitti diye üzülüyorduk, daha yapacak çok iş var diye, Samsun’daki özel çalışmalarımda bu oyun için her gün sabah saat altıda kalkıp üç saat spor yapıp kondisyon yüklenip gün boyu ezber çalışmaları ve İstanbul’da reji çalışmaları, hepsi yan yana geldiğinde bir işçi gibi, bir duvarcı gibi, çöpçü gibi, pazarcı gibi alınteri akıtıldı bıkmadan usanmadan. Sonucunda keyifli bir selama çıkış oldu bizim için.

Oyunda yalnızsınız hayat gibi… bir de siz anlatın o yalnızlığı.
Yalnızlığın içinde onca insan, kalabalığın içinde yalnız olabilmek. Yalnızlık soyut bir kavram bu evrende. İstediğinde yalnız kalabilirsin, istemediğin halde kalabalık. Ama oyun anında sahnede tek başına sözleri aktarırken bir disiplin içinde görünen fiziki yalnızlığın dışında, kendimi sahnede hiç de yalnız hissetmiyorum. Çınarın gölgesinde gelip geçenler oldukça kalabalık ve ciddi gürültülü hikayeler sunuyor bana aktarmam için. Savaşlar, şamanlar, ihtiyarlar, asılanlar, kadınlar, gecekondular, çocuklar ve sevdalım (Azime) ile tatlı bir hatırlatma yapıyoruz her gece ramp ışıkları altında.

 Ağlasun, Hasan Hüseyin’in eşi, öğretmen Azime Korkmazgil’in doğduğu ve tutkuyla bağlandığı toprak. Sagalassos’ta yaşadıkları bir gece, Hasan Hüseyin’e “Ağlasun Ağşafağı”nı yazdırıyor. En eski Ay’ın en sivri ucu belirince Ay şafağı! diye çığlık attırmış Hasan Hüseyin’e, belki de Azime Korkmazgil’e gecenin alacasında. İlk kez birlikteliklerinden, bilisizlikten ve bağnazlıkan korkmuşlar o gece. O çığlık, bugünün de çığlığı!
İyi ki ormana gezintiye gitmişler ve iyi ki kaybolmuşlar ve iyi ki de ayşafağı görüldüğünde o çığlık atılmış.

Ondan “… yolumun üstünde bir top temmuz…” diye bahseden ozan ve Azime Korkmazgil birbirlerini anlayarak sevdiler ve 20 yıl soluk soluğa bir hayatı paylaştılar. Azime Korkmazgil’in sesiyle tekrar ozanla buluşmasını sağlamak, harmanlamak kimin fikriydi?
Aslında görseller olacaktı fonda ama masa başı çalışmalarında vazgeçtik. Benim fikrim sahnede yalnız olmamak adına ve yukarda da söylediğim gibi Azime ile ormanda kayboldukları anda beliriyor ilk fikri. O halde Azime de sesi ile sahnede olmalı. Önceki gibi ses sese birlikte yol almalılar sahnede. Ağlasun’da ulaştık ona ve dizeleri okuyan sesini kayda alarak oyuna kattık. İyi de oldu. Hatta çok güzel oldu. Azime öğretmenim de çok güzel betimledi.

Avusturalya’da oynayacaksınız sanırım oyunu Şubat ayında. İzleyiciler sizi ne zaman nerede izleyebilecekler, buradan paylaşalım mı?
Nefes almanın her geçen gün daraldığı yaşamsal alanımıza yapılan saldırı ve baskı ve yurdumda naklen izlediğimiz rejim değişikliğine ragmen sözümüzü paylaşmak ve MAZDEK ruhunu, PİRSULTAN kaygısını, NAZIM vatanseverliğini aktarmak bizi biz yapan insani duygulardır. İnsanlarımızın enerjileri ve yürekleri elverdiği ölçüde Anadolu’yu gezmekteyiz. Avusturalya’dan gelen talep üzerine 19 Şubat Pazar günü saat 19.30’da Melbourne’da, Panelo Catolig College’da sergileyeceğiz. Ayrıca Almanya’dan gelen talepler var, bunları da mayıs ayına kurguluyoruz.

Ve sırada ne var diye sormak için erken mi?
Yeni proje; Aziz Nesin düşünülüyor. Cemal Süreya, Ece Ayhan, Turgut Uyar ve Tomris Uyar’ı bir konu çerçevesinde kurgulamak istiyoruz.

Öyle günlerden geçiyoruz ki: “Ceylanın su içerken alnından vurulduğu, dost elinin puşt eline karıştığı, yarimin ince belini yazabilir miyim, toztoza girmişken ortalık, ne desem şiir diye…” sözleri bugünün ahında karşılık buluyor. Ama işte o şiir yaşıyor. Ellerinize, yüreğinize, azminize sağlık.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here