“Korkunun kucağında yaşayanlar, asla özgür değillerdir.” O korku imparatorluğundan kurtulduğumuz gün, sığınaklarından çıkan, yalnızlaştırılmış insanların yüzünde göreceğiz, cesaretin güzelliğini. Yüzleşmenin zehir zemberek tokadıyla başlayacak kendimizle barışımız. İşte o barışmadan sonra ancak, “yarın daha güzel bir gün olacak”. Vicdanlı bir gerçeklik, konforlu bir yalanı alt edecek. Onurumuz bizimle ve yüreğimiz her acıya eşit uzaklıkta iken, insanlığımızla buluşacağız yine. Ve “şümürz” utanç duvarı gibi yansımaya devam edecek korkakların suretinde.

Bu yüzleşmeyi, kendilerinden başlayarak Edinburg ve Avignon Festivalleri’ne kadar taşıyan Ayşe Lebriz Berkem, Selin İşcan ve Reha Özcan’ın yüzlerinde ise, başarmanın güzelliğini, inanmanın direncini ve destek almanın yalnızlığını bulacağız. Alkışımızı güçlü tutacağız, ya bir gün yorulurlarsa diyen içsesimizi duymamak için…

img_0401

Sezon hiç kapanmadı sizin için. Yaz boyu hem Edinburgh Fringe hem de Avignon Festivalleri’nde “İmparatorluk Kuranlar yahut Şümürz” ve “Üç Kız Kardeş” oyunlarıyla kelimenin tam anlamıyla bir Avrupa çıkartması yaşadınız.
Selin İşcan: Öncelikle dediğiniz gibi biz Türkiye’de sezonun kapalı olduğu bir dönemde Temmuz- Ağustos aylarında “Üç Kız Kardeş” ve “İmparatorluk Kuranlar” olmak üzere 36 oyun oynadık Avignon’da, Edinburgh’ta. Dolayısıyla bizim için sezonun açılması veya kapanması gibi bir durum söz konusu olmadı ama zaten bu söylem de bana tuhaf geliyor. Şimdi her yerde görüyorum, “kültür – sanat sezonu açıldı” yazılıyor üst geçitlerde. Bu biten veya başlayan bir şey olamaz. 6 ay boyunca kültür ve sanatla ilgilenmedik İstanbul olarak, işte şimdi sırası geldi, açıyoruz gibi bir sistem var. Bu doğru bir şey değil tabii ki. Ve ne yazık ki buruk ve eksik açtık sezonu. Levent Üzümcü’nün tiyatrodan atılması ile başlayan, şimdi de Ragıp Yavuz ile devam eden süreç için çok üzgünüm. Darbe kalkışması sonrasında bazı genç arkadaşlarımız işten uzaklaştırıldı. İçlerinden geri dönenler oldu ama bildiğim kadarıyla hâlâ 8 arkadaşımız dönemedi. Şu an ülkemizin içinde bulunduğu bu Fetö soruşturmasının güvenilirliğini de sarsan bir konu oldu bu bizim için. Birdenbire hiçbir alâkasının olmadığını bildiğimiz arkadaşlarımız, böyle anlaşılamaz bir müdahale ile karşılaştı. Nasıl inanabiliriz ki o zaman bu başka yerlerde olan uzaklaştırmalara?

Güzel şeylere tutunmak istiyor insan. O zaman “Hayal Perdesi”ni konuşalım. İlk oyununuz Boris Vian’ın en çok oynanan, en şöhretli oyunu ve yazdığı son oyun olan “İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz”. Alexander Popovski ile dört oyunda birlikte çalışıyorsunuz. Hayal, önce perdeye düşüyor, sonra Edinburg Fringe Festivali’ne kadar gidiyor. O “kalkışma” nasıl oluyor?
Selin İşcan: Biraz Reha’nın da dediği gibi bir delilik oluyor herhalde.
Reha Özcan: Normal bir insanın yapacağı bir şey değil.

02

Evet, Reha beyin ifadesiyle “muhteşem inadınızla olmuş”.
Selin İşcan: Ekibin büyük özverisi ile oldu aynı zamanda. 2014 yılında biz İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında prömiyerimizi yaptık. Bir süre İstanbul’da ve Bursa’da oynadıktan sonra 68. Edinburgh Fringe Festivali’ne başvuru yaptık ve bütün bunların sonucunda, orada oynanan ilk Türkçe oyun oldu oyunumuz. Festival ve Türk Tiyatrosu tarihine geçti. Oradan muhteşem tepkiler/eleştiriler alarak döndükten sonra, bu sene de Avignon ve Edinburgh’a tekrar kalkıştık diyelim ve bu sene çok çok daha güzel geçti.

Ama siz kalkışmamışsınız; davet almışsınız.
Selin İşcan: Evet, Edinburgh’tan, Fransız Kültür Enstitüsü’nden bu kez davet aldık. Bu da aslında bir sonuç almadır. İlk gidişimizin bir sonucudur. Fransa’nın “show case”inin içine girdik.

O zaman, bir oyunun davet alarak aynı festivalde ikinci kez oynamasını da bir “ilk” olarak kayıtlara geçirelim.
Selin İşcan: Evet bu da doğru.Türkiye’den düzenli bir katılım olmadığı gibi, ikinci kez giden oyun hiç yok. Oraya 14 yıldır giden oyunlar var. Mesela Japonya’dan 30 tiyatro vardı. Bu anlamda doğru, dediğiniz şekilde Avignon için de değişik bir şey, bir ilk diyebiliriz yine. Biz, “Üç Kız kardeş” ve “İmparatorluk Kuranlar”la iki oyunumuzu da götürdük. Bildiğim kadarıyla böyle bir katılım daha önce olmamış. Olmalıydı tabii, bu ayrıca konuşulacak bir şey… Bu yıl ayrıca Pangar Tiyatro da Avignon’daydı. Böylelikle Türkiye’den iki farklı tiyatro, üç oyunla, bu dünyaca ünlü festivalin programında yer almayı başarmış oldu; sanırım 20 yıl sonra…

Reha bey, “Biz küçük hayallerimizi taşıdık o masal şehre. Devler ülkesine geldik, küçücük kaldık” demişsiniz. O masal şehrinin merkezinde de tiyatro varmış, sokaklar, otobüslerin ikinci katı, her yer performans yeriymiş. Siz tepeden tırnağa tiyatro solurken biz eş zamanlı, burada tiyatronun daha da ötelendiği günlerin içinden geçiyorduk.

img_0408Reha Özcan: Hakikaten bir masaldı o ve biz de o masalın içindeki her şeyden faydalanmaya çalıştık. Çok oyun seyrettik, bir sürü insanla konuştuk, bir sürü topluluklara girdik.
Ayşe Lebriz:  Sabah kalkıyorsun tiyatro, akşam yatıyorsun tiyatro. Reha’yla gelir gelmez oyunlara bilet almaya gittik. Bu sene çok daha bilinçli ve seçiciydim oyunlar konusunda. Geçen yıl bütün C-Venue’deki oyunları davetli kartımla izleyebilmiştim. Bu sene ise daha deneyimli olduğumdan farklı sahnelerdeki oyunlara da açıldık.
Reha Özcan: Şimdi açılımı kapatmaya çalışıyoruz.
Ayşe Lebriz: Hani aç kurtlar gibi bir şeye saldırmak deyimi vardır ya, işte ben de oyunlara saldırmışım adeta. Biletlerimi sakladım, herhalde 17 tane biletimiz olmuş yani oynadığımız kadar oyun izlemişizdir.
Reha Özcan: Sen izlemişsindir de ben o kadar izleyemedim.
Ayşe Lebriz:Bir kere oyuncu için çok güzel bir deneyim. Biz, kendi sınırlarımız içinde öyle ya da böyle bir ‘oyun’ çıkarıyoruz ama o ‘oyun’ kendi içimizde kalıyor. Burada oyunlarımızın değerlendirilmesini ve eleştirilmesini önemsiyoruz ama bir de kendi sınırlarımızın ötesinde yaptığımız ‘oyunun’ nerede durduğunu ve bize nasıl geri döneceği de önemli. Festivallerde önce seyircinin enerjisiyle ve alkışıyla sonra da eleştiriler yazılmaya başlayınca -ki hepsi birden gurur verici- oyunun ne kadar beğenildiğini anladık. Böyle yıldızlar başımızdan aşağı yağınca… Ama çok şükür,  mütevazı bir grubuz. O anlamda öyle uçmadık. Her oyunu daha da keyifle ve bunun sorumluluğunu taşıyarak oynadığımızı söyleyebilirim.

Ayaklarınız yerden kesilmiş, fotoğraflarda görünüyor.
Ayşe Lebriz: Selin uçmuş. Ben niye uçamadım bilemedim.

Sizin ayaklarınız yere sağlam basıyor. “Mütevazı olmak iyidir ama bence oyunumuz, gördüklerim içinde çok iyi bir yerde duruyor diyorsunuz”. Bunu, yıllar içinde oluşan bakış açınızdan süzerek söylüyorsunuz.  Kendinizi, oyununuzu dünya ölçeğinde konumlandırıyorsunuz.
Ayşe Lebriz: Kuşkusuz hepimiz yıllarımızı verdik tiyatroya, o yüzden objektif değerlendirme yapabilirmişiz gibi geliyor. Oyunumuzun durduğu yerin bilincindeyim, bu iyi bir yer. Beğeniler bize ödül de, moral de… Bir dahaki işlerimiz, bütün bu yaşadıklarımızın da sorumluluğunu taşıyarak ürettiğimiz işler olacaktır. Ayrıca festivallerde izlediğiniz oyunların sayısı arttıkça ülkemizdeki tiyatroların da iyi bir yerde durduğunun farkına varabiliyorsunuz. Burada çok iyi oyunlar var.
Reha Özcan: Daha çok işimiz var, daha çok sorumluluğumuz var.

img_0432

Verdiğiniz selamda hissettiğiniz o coşkuyu, o katmanlı sorumluluğu hissettim diyebilirim.
Ayşe Lebriz:İlk önce herkesin birey olarak -Reha, Ayşe, Selin olarak- kendine karşı sorumluluğu var. Sonra Hayal Perdesi adına, -kurumsal bir kimlik olarak görev aldığın tiyatroya karşı- bir sorumluluğum var. Ve orada olan ya da olmayan yani bizden sonra bu festivallerde yer alacak olan meslektaşlarıma karşı sorumluluğum var. En son olarak da kendi ülkeme karşı sorumluluğum var. O açıdan çok kıvanç duyulacak bir şeydi.
Selin İşcan: İstatiksel olarak bakıldığında, bu yıl sanıyorum 43 ülkeden katılım olmuş. İstatiksel bilgiler de verilen Edinburgh Festivali’ne İngiltere dışından katılan sanatçılar: “ Dünyanın en büyük sanat festivali. Hiçbir şey onun yerini tutamaz” başlıklı The Stage’teki bir makaleden öğreniyoruz. Hindistan; Çin’in 30 ve Hong Kong’un 3 gösterisi ile çelişerek festivale yalnız 4 gösteri getirmektedir. Güney Kore 14, Japonya 10, Tayvan 5, Singapur 2 oyun sahneye çıkarmakta iken; festivale yakın olan Rusya ve Türkiye 3 oyun sahneye çıkarmaktadır. Filistin ise 3 oyun ile festivale katılmaktadır. 2015’te İngiltere ile vize ve kültürel bağların umut verici şekilde yeniden kurulmasına rağmen, maalesef İran’dan, hiçbir takdim olmamıştır.” diyor. Filistin’den 3 oyun gitmiş, biz burada tek bir oyunla gidebilmek için adeta Kurtuluş Savaşı veriyoruz… Ve Türkiye’yi temsil etmiş oluyoruz. Bu sebeple tabii ki sorumluluğu büyük. Neyse ki son derece başarılı bir şekilde tamamladık. Bir kenarda da kalabilirdi, görünmeyebilirdi de. Onların kriterlerine göre söyleyeyim, her ülkede yıldız sistemi yok, yani oyunlara yıldız vererek değerlendirme yapılıyor, eleştiri yazılıyor aynen buradaki gibi. Mesela Avignon’da yok, Almanya’da yok. Avignon ‘da da ‘Un grand bravo Hayal Perdesi’: ‘Bir büyük Bravo Hayal Perdesi, İmparatorluk Kuranlar muhteşem bir oyun ‘ yazıldı, tabii bunlar çok mutlu ediyor…

Reha Özcan: Eleştiri çıkması bile çok önemli Avignon’da. Yani onu yakalaması.

19

Scotsman, The Stage, The List, The Skinny, ThreeWeeks ve BroadwayBaby’den hep dört yıldız almışsınız.
Selin İşcan: İki ya da bir yıldız da olabilirdi, bizi üzecek sonuçlar da gelebilirdi ama gelmedi. Bu yine bizim için çok önemliydi. “The Scotsman” -yani oranın “Independent”ı diyelim- onların bırakın yazmalarını, gerçekten gelmeleri bile çok zor. Gelmeleri çok önemliydi ve oldukça da geniş yer ayırdılar. Mesela bazen yazılanların içinden en çok hangi cümleden etkilendin diye soruyorlar. Benim için unutamayacağım çok şey var ama, The Skinny’nin tiyatro editörü Rachel Bowles’un oyun hakkındaki eleştiri yazısında “Türk tiyatro topluluğu Hayal Perdesi Türkiye için yapılmış performanslar konusundaki boşluğu doldurmak için çok önemli bir konumda olmasının yanı sıra Boris Vian’ın absürt ve büyüleyici oyunu “İmparatorluk Kuranlar” oyunu büyük bir ustalıkla sergilemesi ile Avrupa’da pek çok ödülü silip süpürmüş durumda”. Popüler bir Milano tiyatro gazetesi, “Avrupa sınırlarını aşan yapım cazibesini yakalayarak, yapımı Avrupalı siyasetçilerin başarısız olduğu alanda güzel bir zafer olarak tanımladı” pargrafı önemliydi. İngiliz basını böyle gördü… Şöyle yer aldık dünya basınında:68 ve 69.Edinburgh Fringe Festivali ve Milano’da sonuç şöyle oldu: ★★★★ The Scotsman ★★★★ The List ★★★★ The Stage ★★★★ The Skinny ★★★★ Broadwaybaby  ★★★★ Three Weeks Edinburgh  ★★★★ Krapp’s Last Post – Milano

“Hayal Perdesi’nin İmparatorluk Kuranlar prodüksüyonuna teşekkür etmeliyim…” Mark Lawson – GUARDIAN

“İstanbul’dan gelen bir tiyatro, Edinburgh’ta başka bir tarih yazıyor. İmparatorluk Kuranlar Fringe tarihinde sahnelenen ilk Türkçe oyun” THE TIMES

“Türklerin oyunculuğu Edinburgh Fringe Festivali’nde tarih yazıyor.” Tim Cornwell

img_0428

Benim de dikkatimi çeken: “La Provence”in “Türkiye’nin kaotik durumuna rağmen “İmparatorluk Kuranlar” oyununu oynayan tiyatro bir cesaret sembolüdür” cümlesi oldu. Milano demişken, II Teatro Nudo di Teresa Pomodoro Uluslararası Ödülü’ne aday olması, “geleneksel tiyatro biçimlerinin ötesinde, değişik anlatım yolları deneyen uluslararası prodüksiyonlar için öngörülmesi” anlamında da çok değerli.
Reha Özcan: Seçilen seçki zaten başlı başına bir ödül. Seçkiyi belirleyen 10 kişilik bir jüri var. Onların seçtiği 10 tane oyundan bir tanesi olması zaten bizim için bir ödül. Bir de burada kasım ayında açıklanacak bir ödüller silsilesi var ama zaten o seçkinin içerisine girip Milano’da oynayarak, biz o ödülü aldık. Muhteşemdi Milano’da oynamak. Bir şeye inat edersiniz, işte oradaki deli cesareti, çılgınca ve büyük riskler alarak yapıldı bu da. Hayatta, bu liberalizmin en önemli şeyidir ya risk almak… Ekonomik anlamda, sanatsal anlamda da artık risk almak gerekiyor, taşınmak gerekiyor. Hep öyledir ya, bilim, kültür, sanat gibi şeyler saygı duyulmadığı yerden, saygı duyulduğu topraklara göç eder. Konudan konuya geçiyorum ama Avignon’da 8 tane oyun seyrettim ama sonra eş zamanlı yapılan Sirk Festivalini keşfettim. Avignon’da seyrettiğim oyunlar içerisinde beni en çok çarpan Pangar’ın oyunu oldu. Bir de onu orada seyretmek çok değerliydi. Fransız seyircilerle birlikte Ayşenil’in sahneye koymuş olduğu oyunu seyrederken seyirci gülüyordu ama ben ağlıyordum. Tüylerim diken diken oldu. Çok güzeldi. Hepsi çok güzel oynuyor. Bence çok başarılı bir reji ve gurur duydum. Keşke geçen sene etkilendiğim oyunlardan birkaç tanesi daha şuraya getirilirse diye düşündüm ama biliyorum ki şartlar çok zor. Emin olun, kızıyoruz oyuncuların dizilerde oynamasına ya da para kazanacak başka işlere girmesine ama -leblebiciler derdi rahmetli Mehmet Ulusoy-  Ama başka türlü de bir destek yok. Yurt dışında, başka oyunlara baktığınız zaman, adamlar oyunla ilgili 3 sayfasını koyuyorlar broşüre. Broşürün geri kalan 12 ile 36 sayfası sponsor.
Selin İşcan: Artık sponsor logoları sığmamış broşüre yani o kadar çok var ki.
Reha Özcan: Biz de sponsor 4-5 tane yok.
Selin İşcan: 2 yıldır Beşiktaş Belediyesi ve Western Union’un katkıları var; bu çok değerli bizim gibi sanatçısının bu kadar yalnız olduğu bir ülkede, çok teşekkür ederiz… Bu yıl Avignon yolculuğunun uçak biletlerini de Kültür Bakanlığı Tanıtım Genel Müdürlüğü’nün alması önemli bir katkı oldu. Ama tabii ki en büyük katkı, emeğimiz, tabiri caizse kan, ter ve gözyaşımız. “Hayal Perdesi”nin maddi olarak çok büyük bir yükün altına girmesi. Geçen yıl öyle değildi. Geçen yıl, Başbakanlık Tanıtım Fonu’ndan destek almıştık. Bu sene başvurumuza herhangi bir cevap alamadık hâlâ… Buradaki problem; zaten Başbakanlık Tanıtım Fonu’na bizim savrulmamamız gerekirdi. Yani Kültür Bakanlığı’nda uluslararası festivallere gitmek isteyen tiyatrolar olarak başvurabileceğimiz bir fon olması gerekir. Bunca yıldır bu nasıl yok veya bunu yasalarla bir koruma altına nasıl almamışlar anlamak mümkün değil. Çünkü biraz işin içine girdiğimizde, başka Bakanlıklar’da, başka sektörlerde, bunun olduğunu gördük. Mesela Ekonomi Bakanlığı’nda var. Fuarlara giden şirketlerin masraflarının %50’sini karşılıyor. Turizmde çok fazla destek var. Fakat biz çok yalnızız. Bunu her zaman söylüyorum. Biz çok yalnızız. Böyle olmaz. Bu yapılan şeyler, bireysel çaba olarak kalır ve bu insanlar bir gün yorulduğunda, Türkiye’nin o Festivaller’de adı bile geçmez, dünyayla buluşamaz.
Reha Özcan: Çok basit bir mantık var aslında. Geçmişe dönüp baktığımız zaman, çocukluktan ergenliğe geçişte kişiyi etkileyen bir şey vardır. Ya bir film vardır ya da bir tiyatro oyunu vardır. İşte o dönemlerden sonra tanıdığım Gratowski’nin metodunu uygulayan bir oyun seyretmek için olağanüstü çaba sarf ettim ve muhteşem bir oyun daha seyrettik. Edinburgh’ta, Fransız Enstitüsü’nde oynanan bütün oyunlarla ilgili oturup “şurada şöyle oluyor, burada bu teknik kullanılıyor, burada montaj tekniği yapmışlar” diye konuşunca durdular ve bizi dinlemeye başladılar. Çünkü orada başka bir işletim sistemi var. Biz burada, başka türlü bir işletim sistemiyle yaşıyoruz. Çünkü oyuncu olarak sahneye çıkıp oyunu oynamaktan mütevellit bir işimiz yok. Dekordan da anlayacağız, ışıktan da anlayacağız, kostümden de anlayacağız. Böyle bir hayatınız var. Bu yüzden bize daha çok tiyatro adamı gibi bakıyorlar, oyuncu gibi bakmıyorlar ve bu gurur verici bir şey. Bunun taşınması lazım. Dolayısıyla ülkeyi en iyi tanıtacak şey, doldur boşalt sistemi ile oluşan sportif faaliyetler değildir. Sen istediğin kadar Afrikalı’yı Türkiye’de oynat. Onlar Türk değil. İstediğin kadar Almanya’dan altyapıdan yetişen futbolcuları al. Onlar Türk değil. Bizim kendimize ait sanat eserlerimiz etkiler ve etkiliyorlar da. Avignon’da tüylerimizi diken diken eden Thobias diye bir insanla tanıştık. O çok özel bir arkadaşımız artık. 80 yaşında. Dünyanın her tarafında yaşamış.
Selin İşcan: Kızı Boris Vian’ın sevgilisiymiş galiba.
Reha Özcan: Adam gelirken: “Yani Türkler ve Boris Vian ne alâka diye yazdım ama gördüğüm şey… Ben size ne yapayım şimdi? Sizi neremde saklayayım?” dedi.
Selin İşcan: Seyirci mailleri aldık ayrıca.
Reha Özcan: Edinburgh’ta bir oyun seyrettim. Bizden önce “The Others” diye bir oyun vardı. Biz onları tebrik ettik.Ertesi gün de onlar bizim oyunumuzu seyrettiler. Oyundan sonra “sizinle konuşmamız lazım” diye heyecandan öldüler. Buradaki çok farklı, çok değerli bir deneyim. Ülke için bunların daha fazla yapılması lazım. Biz “off”lara gidiyoruz ama “in”lere girmemiz lazım, “in”lerde bir şeyler yapmamız lazım. Kendi rejisörlerimizi, senaryolarımızı çıkarmamız gerekiyor. Kendi yazarlarımıza daha fazla olanak vermemiz gerekiyor ve kendimize yeni bir üslup bulmamız gerekiyor. Evet biz şu anda yönetmenimiz ve kostüm tasarımcımız ile uluslararası bir iş yapıyoruz ama bize ait bir şeylerle çok daha çarpıcı şeyler yapabiliriz. Pangar’ın işi biraz öyleydi. Daha bir sürü iş var bütün dünyanın görmesi gereken.

32

Aslında bu büyük ölçekli buluşmaların küçük izdüşümleri çok özel. Örneğin Polonyalı bir akrist, “Üç Kız Kardeş”i izledikten sonra “bana aktrist olmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu hatırlattınız diyerek” size bir teşekkür e-mail’i yazmış.
Selin İşcan: “Hayatımın en iyi oyunu izledim ve hayatım boyunca unutmayacağım” dedi. Tabii çok şaşırıyorlar. Belki de beklemiyorlar. Belki de biz maalesef Türk Tiyatrosu olarak nadiren dışarı çıkabildiğimiz için, bu tür buluşmalar çok az olduğu için bilmiyorlar. Hiç izlememişler. Belki dilimizi bile duymamışlar. O yüzden karşılaştıkları şeyden de çok büyük şaşkınlıkla çıkıyorlar. Beğenince şaşırıyorlar. Büyük heyecan duyuyorlar. Çok güzel.
Reha Özcan: Türk dili de çok ilginç geliyor onlara. Başka bir şiir gibi diyorlar.
Selin İşcan: Evet, Twitter’da biri “Şu anda İmparatorluk Kuranlar’ın DVD’den tekrar izliyorum” diye yazmış. Oyunu izlemiş, herhalde tekrar izliyor.“Türkçe ne kadar müzikal bir dil” diye yazmış.

Agence France Press’ten Juliette Rabat, her iki (Avignon, Edinburgh) festivali izleyen topluluklarla görüşüp onların deneyimlerini konuşmak istemiş ama bu kriterlere uyan topluluk bulamamış sizden başka.
Selin İşcan: Bu da çok ilginç ve çok güzel bir anekdot. Bizi Edinburg’ta buldu ve çok memnun oldu. Aslında Fransuz Kültür Enstitüsü’nden bir ekip daha bulmuş. Fakat onların Edinburgh’a ilk gelişleriymiş ve yeni geldikleri için hiçbir deneyimlerinden bahsedememişler. Bizimse ikinci gelişimiz. Dolayısıyla Avignon ve Edinburgh Festivalleri’ni karşılaştıracağı makalesi için aradığı şeyi bizde bulmuş oldu. Bunun Türkiye’den gelmiş bir topluluk olması da bana çok ilginç geldi. Gerçekten, bu üzerinde düşünülebilecek bir şey…

img_0412

Orada oyununuz için dönen bir gişe kuyruğunu görmek nasıl bir duyguydu?
Ayşe Lebriz: Aslında bir endişe de olmuyor değil. Kendimi deplasmanda gibi hissettiğim oldu. Seyirci gelecek mi, gelmeyecek mi, ne olacak diye meraktaydım. İlk bir kaç gün ilgi oldukça yüksekti. Sonra biraz düşüş oldu. Sonra o kuyruğu görünce de… İşte, o başka bir mutluluktu.
Selin İşcan: Açıkçası yazılar çıkmaya başlayınca geliyor seyirci. “The List” bizi ikinci haftasında birinci sıraya koydu. “Hitlist”te bir numarada gösterdi bizi. Bunlar çok etkili oluyor. 3000’in üzerinde oyun var, “İmparatorluk Kuranlar”ı ‘En İyiler Listesi’nde 1 numarada göstermesi muhteşem bir şey oldu…
Reha Özcan: Ama durup dururken gelmiyor. Yine Selin inanılmaz özverili çalışıyor oralarda. Akşam yorucu bir oyun oynamasına, oyunda dünyanın dayağını yemesine rağmen sabahın köründe kalkıyor. Belki binlerce insanın olduğu kuyruklara girip o tanıtım dosyasını anlatıyor. Bunu bir oyuncunun, bir tiyatro sahibinin yapması saçmalık. Bunların hepsinin departmanının ayrı olması lazım ama bütün bu departmanlar Türkiye’de eşittir ekstra para demek. Bunları karşılayabilecek bir bütçe kurumsal tiyatrolarda da yok. Dolayısıyla da eğer tiyatronun sahibiyseniz, bütün bunları angaryadan çıkarır görev haline getirirsiniz.

Şimdi bütün bu evrenselden bahsederken, size yurda hoşgeldin hediyesi olan “milli, yerli” beyanlarını nasıl karşıladınız?
Selin İşcan: Öyle değilmiş, zaten açıklandı ama ortada büyük bir yönetememe problemi var. Basın açıklamasında çok büyük bir problem var. Bu Dario Fo’nun, “The Times”taki röportajına kadar gidebiliyorsa; Nobel ödüllü, bizim de çok saygı duyduğumuz efsanevi bir yazar 90 yaşında “Çehov, Shakespeare ve benim oyunlarım Türkiye’de yasaklanmış” diye The Times’a röportaj veriyor. Rezil oluyoruz… Milano’dan haber beklediğimiz için İtalyan basınını takip ediyorum biraz. İtalyan basınında “Dario Fo’nun Türkiye’de oyunları yasaklandı” diye çok büyük çıktı bu haberler. Fakat böyle bir şey yok. Zaten Devlet Tiyatrosu’nun yasakladığı da yok. Yöneticiler bu ‘yerli oyun’ sürecini yanlış yansıtarak Türkiye’nin yurtdışındaki imajını zedeledi.
Ayşe Lebriz:Yani mesele yerli oyun, yabancı oyun gibi böyle bir ayrım yapılması değil. Tabii ki yerli yazarlarımız yani bize ait bu coğrafyanın yazarlarının oynanması çok gurur verici bir şey. Bakın ne olduğu değil neyin nasıl ve niye yapıldığı bizim kriterimiz olmalı. Hatta Reha’nın o konuda çok güzel bir yazısı vardı. Yürekten katıldım ona. Nasıl yapıldığını tartışmalıyız biz. Çok değerli pek çok yazarımız var; bir de müthiş bir edebiyatımız var ve harikulade oyunlaştırmalar da yapılabiliniyor. Hiç kimsenin telaffuz etmediği dört beş tane yazar var keşke oyunları yapılsa! Ayrıca bir de genç yazarlarımız da var. Gönül ister ki eğer böyle bir şey yapıyorsak, o zaman bunu bir kurumsal tiyatro olarak destekleyeceğiniz başka yan damarları ile birlikte sunabilseniz. Bir kurum olarak bir şeye önayak olunması ne kadar kıymetli olur. Çok şey yapılabilir. Biraz düşününce neler neler akla geliyor.
Reha Özcan: Hiç bilmediğimiz bir yazar da olabilir. Ayrıca bu çok güdük bir tartışma. Çünkü “Mona Lisa Tablosu” oyununu seyrettiğiniz zaman size yerli gelmiyorsa… Bir sürü oyun seyrettik ve seyrettiğimiz oyunlar son derece yerliydi. Şimdi ben “İmparatorluk Kuranlar” oyununda “Dupont” oynuyorum diye Fransız falan değilim. Biz gayet yerli bir oyunun içindeyiz. Bizim derdimizi anlatabilen, derdimiz ile buluşma noktaları olan ve bunu 50’li yıllarda bulan bir yazarla yolculuk yapıyorum. Bunu Murathan yazsa ne olur, Boris Vian yazsa ne olur, yabancı bir yazar yazsa ne olur, yerli bir yazar yazsa ne olur?

09

Yalnızız diyorsunuz. Bu oyunda da başka türlü bir yalnızlık, yalnızlaşma var. Kaçarak, unutarak, hatırasızlaşarak, yok sayarak, inkâr ederek yalnızlaşıyorsun. Niye yüzleşmek bu kadar zor? Niye o konfordan vazgeçemiyoruz? Yine de “Şümürz” umut oluyor.
Reha Özcan: Bence de umutlu bir şey ama şimdi için değil bu umut. Çok sonrası için bir umut olabilir bu. Oynandığı için ya da bu yazıldığı için evet umut bitmez. 60 sene, 65 sene sonra tekrar oynandığı için bu umut. Doğru, umut hayatın devamlılığı adına, yaşama sevinci adına, yaşamak keyfi adına, yaşama keyfini pekiştirebilecek unsurları hayata geçirmek adına gerekli. O yüzden yaptığımız şeyin değerli olduğunu düşünüyorum. Bir insan kendi içinde yalnızlaşır, bir de yalnızlaştırılır. Biz şu anda yalnızlaştırılma sürecini yaşıyoruz. Yalnızlaştırılıp yok edilebiliriz. Orada tehlike var. Onun için gidiyoruz Avignon’a, Edinburgh’a, ne bileyim Milano’ya. Yunanistan’a gideceğiz. Derdimizi anlatacağız. Daha çok yapacağız, daha çok çalışacağız, daha anlaşılır, daha kendimize ait bir şeylerle yeniden var olacağız ki umut pekişsin. Yoksa umut yok.

Umut, yaşama katılmak için gerekli artık.
Reha Özcan: O 40 sene önceki açığımız artık. O yüzden, evet matematik zekamız da fena değildi ama o bölümleri değil; konservatuvarı seçtik. Çünkü biliyoruz ki yarın daha güzel bir gün olacak. Biz ona inandık. Çünkü biz Aziz Nesin ile büyüdük. Yaşar Kemal ile, Nazım Hikmet ile büyüdük. Bu ülkenin sanatçılarına hayranlıkla başladık. Ve o bayrakta devam ediyoruz. Zaten başka türlü olmaz bu işi seçtiğin anda.

img_0436

Oyun sorular sorduruyor. Benim için önemli olan da o. Doğru soruları bulmak cevapları bulmaktan önemli. Bilinmeyenden korkmak, korkudan korkmak bize neleri kaybettiriyor? Sizin sorularınız ya da cümleleriniz ne oldu oyuna dair?
Reha Özcan: Bu oyunun her sahnesinde bir sürü önemli laf vardı bence ama bizim bu yolculuğumuz prova ile başlayıp ondan sonra bu turnelerle devam ettiği zaman görmüş olduğum bir şey var: Oyunu ben şu anda sahneye koysam herhalde; oyunun 1. perdesini Türkçe, 2. perdesini Fransızca ve 3. perdesini de İngilizce oynatırım. Çünkü bu bütün dünyanın sıkıntısı ve bunu kafaya kakmak gerekiyor. Öteleştirmeden, orada öyle şeyler oluyor. Hayır, burada da oluyor! Her yerde oluyor. Bitmeyecek bu sıkıntı. Çünkü ilkel benlik ve yaşama kaygısı girdiği zaman işin içine, kimin ne yapacağı belli olmuyor. O an da bulduğun şey neyse, o senin hayatın. İstediğin kadar oku, et, ne yaparsan yap. Boris Vian buradan çok beslenmiş.
Ayşe Lebriz:Güzel olan şey şu: öyle bir metin hediye etmiş ki bize. Her dönem için yeniden okumasını yapıp, yeniden yorumlanabilecek güce sahip bir metin var ortada. Dolayısıyla tek bir cümleyle anlatılabilecek gibi değil; zengin bir metin bu. Güzel olan o. Evrensel bir mesele var. Herkesin içinde bir korku var ve o korkunun esiri olmuş, artık tepki de veremeyecek halde ve pek çok şeyin üstünü örtüyoruz. “Tamam yok bir şey” diyoruz. Şurada bir kavga olmuş olsa ya da bir kadın bıçaklansa, herkes “tamam, yok bir şey” diyecek. “Aman bir şey olmasın”, “Aman bir şeye dokunmasın” yeter ki… Oyuncu olarak –bu oyunu oynarken- bu hesaplaşmayı ben kendim yapamıyorsam, bunun bir anlamı yok. Biz de oradaki gelen seyircilerden biriyiz. Biz de burada yaşıyoruz. Hem bir dünya vatandaşı hem de bu ülkenin bir vatandaşı olarak biz de her oyunda seyirciyle beraber yeniden düşünüyoruz. Herkes bize soruyor: “Üst yazı ile mi oynadınız?” diye… Evet, üst yazı vardı ama birtakım izleyenlerden şöyle bir geri dönüş de aldık: ‘’bir süre sonra, ona baksak da olur, bakmasak da olur; biz ne anlatmak istediğinizi anladık.’’ Çünkü bu mesele dünyanın her yerinde artık ‘hepimizin’ meselesi.
Selin İşcan: Üst yazı deyince aklıma geldi: Avignon’da da pek yapılmayan bir şey yaptık. Avignon’da hem İngilizce hem Fransızca üst yazı ile oynadık. Bunu seçtik. Bunu, “international” dışında da başka hiçbir tiyatroda görmedim. Mesela bu da önemliydi bence. Sadece Fransız seyirciye de hitap etmek istemedik orada. Çünkü festivali dünyanın her yerinden gelen insanlar, sanatseverler takip ediyor.
Reha Özcan: Bir de şu önemli galiba. Gittiğimiz iki festivalde de temalar vardı. Bütün oyunlar bunun üzerineydi. Tema: Göçmenlik ve olduğu yeri terk etmek üzerineydi. Bu, bütün oyunlarda vardı. Bizim oyunda da vardı. Yasaklı zihniyet ya da yasaksız zihniyet hiç önemli değil. Sanat kendi akışını sürdürür her şeye rağmen. Kimsenin tekelinde değil bu. Bizim tekelimizde değil ise tiyatro yapmak, yasaklayanların da tekelinde değil. Fark etmiyor, hemen evin alt katında da yapılır. Orada serbest bırakmışlar ve o serbest bıraktıkları zihniyetten gelen oyunlarda şöyle bir şey var: Siz burada kendinizi huzurlu hissediyorsunuz, öyle mi? Görün bakalım ileride neler olacak? Siz Avrupa Birliği’siniz, rahatsınız değil mi? Hadi bakalım sizin başınıza neler gelecek? Yasaklayın hadi bakalım, Türkiye’nin orada savaşmasına izin verin. Türkiye’nin doğusunda, İran üzerindeki, Suriye üzerindeki emellerini gerçekleştirin. Siz burada rahat oturabileceğiniz mi sanıyorsunuz? Bütün oyunlar üç aşağı beş yukarı kendilerine yarattıkları, kendilerine kurdukları o korkuyla yüzleşmek çabası içerisindeydi. Bizim oyunumuz ise bundan kaçış. Onlar yüzleşme üzerine oyunlar yapıyordu ve hınca hınç doluydu. Ve bunlar üstelik “international”da yapıyor, “off”larda falan değil. Kaçmak yerine açmak lazım. Aynı şekilde, kurum tiyatrolarının kapatılması yerine Almanya’da, Belçika’da, Hollanda’da, Türklerin olduğu yerlerde de açmak lazım.
Selin İşcan: Bizim oyunla ilgili tam olarak bu mülteci konusuyla ilgili yine Rachel Bowles (galiba ben en çok onunkini beğenmişim) şöyle yazdı: “ Modern bağlamda İngiltere’nin AB’den çıkması, Amerika ve Avrupa’da faşizme doğru kayan düşüncelerle birlikte düşünüldüğünde, Hayal Perdesinin bu oyunu göçmenlerin ve mültecilerin genel olarak çektiği acılar için bir ses getirebilme özelliği taşımaktadır.” Biz de aslında ona biraz dahiliz.
Reha Özcan: Zaten bizim oyun da onun içinde. Festivalin konseptine uygun bir oyun. Biz de zaten bu oyunu seçerken bunun kokusunu aldık.
Ayşe Lebriz:Dünyanın herhangi bir yerinde olan bir olayın, ondan binlerce kilometre uzaklıktaki bir insanın midesine bir kramp sokmaması diye bir şeyin kabul edilebilir bir yanı yok. Çünkü domino taşları gibi birbirini etkileyen bir durum var, istediğiniz kadar sınırlarınızı kapatın. Sosyal medyada yabancı birinin paylaştığı bir haberin altına yorumlar yazılmıştı. Biri, “Tamam canım. Yani şimdi İngiltere’de benim başıma böyle bir şey gelse, bir savaş olmuş olsa, niye gideyim Suriye’ye veya uzaktaki başka bir yere. Gitsem gitsem işte şuraya giderim” diye Avrupadaki bir iki ülke adını yazmış. Biri de cevap vermiş ‘’ Ne yazdığınızın farkında mısınız? diye. ‘’Gidebileceğin bütün komşularında savaş varsa nereye gideceksin?’’ demiş… Sağına dönse savaş, soluna dönse savaş, önüne baksa savaş, arkasına baksa savaş. Böyle bir bakışa hakikaten bu oyunların birer ayna olmasını diliyorum.
Reha Özcan: Aslında  Edinburg’daki kaleye gitse, bunun öyle olmadığını görür. Çünkü kalede İskoçya’dan  Gelibolu’ya gelip şehit olmuşların anıtı var. Kapı gibi bir yüzleşme ve adamlar niye İskoçya’dan kalkıp gelmişiz, ne işimiz var diye soruyorlar.
Ayşe  Lebriz: O acıyı içinde duyumsamamak diye bir şey olamaz. Bu meseleler hepimizin meselesi artık.

26

Çok sert bir yüzleşme bu ve herkes ne ile yüzleşiyorsa, “yüzleşebiliyorsa”, daha iyi bir insan olma yolunda devam edebiliyor olması, yönünü değiştirebiliyor olması çok önemli bence bu oyunun sonunda. Sezon oyun tarihleriniz belli mi?
Selin İşcan: “Üç Kız Kardeş” 21 Kasım Pazartesi, İKSV Salon’da oynanıyor. Avignon’un ardından 4 Ekim’de Kıbrıs Tiyatro Festivali’nde sahnelendi. “İmparatorluk Kuranlar” da 18 Kasım Cuma akşamı Sahne Pulcherie’de izlenebilir. Kasımda İmparatorluk Kuranlar’ın Ankara ziyareti olacak gibi görünüyor. Oyun saatleri 20:30 ve Sahne Pulscherie’deki oyunlarımız Fransızca üstyazılı olarak sahnelenecek. Hayal Perdesi Beyoğlu web sitesinden veya sosyal medya hesaplarından program takip edilebilir.

 Sevgili Ayşe Lebriz Berkem, Reha Özcan ve Selin İşcan, sizlere teşekkür etmenin kendimce bir yolunu buldum diye mutluyum. Yolunuz açık olsun.

İmparatorluk Kuranlar Kasım ayı oyun tarihleri aşağıdaki gibidir…
18 Kasım Cuma 20:30 – Sahne Pulcherie *Fransızca Üst yazılı
24 Kasım Perşembe 20:30 Massk Sahne
27 Kasım Pazar 17:00  Massk Sahne
29 Kasım Salı 20:00 Hayal Perdesi Beyoğlu

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here