Tolga Polat

Dünya klasikleri arasından yer alan, Tennessee Williams tarafından yazılan ve tiyatro için bir dönüm noktası olarak kabul edilen, “Arzu Tramvayı“ (A Streetcar Named Desire) Haluk Bilginer’in akıcı çevirisi ve Hira Tekindor’un farklı rejisi ile,  BKM & ID İletişim’in yapımcılığında sahneleniyor…

İlk sahnelenişi sonrası Broadway’in ardından Hollywood’u da derinden etkilemiş, uyarlama filmleri ile pek çok ödül almış olan “Arzu Tramvay”ın da şimdiye kadar Marlon Brando, Jessica Tandy ve Kim Hunter gibi usta oyuncular yer almıştır… Ülkemizde ise başta usta sanatçılarımız; Bedia Muvahhit, Yıldız Kenter ve Müşfik Kenter’in yanı sıra, 2006 yılında benim de izleme şansı bulduğum, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları tarafından Engin Uludağ rejisi ile “İhtiras Tramvayı” olarak sahnelenen oyunda;  Müge Akyamaç ile Hümay Güldağ  Blanche ve Stella’yı nefeslendirmiştir… Uzun süredir merakla beklenen Arzu Tramvay’ı bu kez farklı ekollerden gelen; Zerrin Tekindor, Onur Saylak, Şebnem Bozoklu, İbrahim Selim, Erdem Kaynarca, Onur Gürçay, Asena Girişken, Melih Düzenli, Özer Keçeci ve Beste Güven’ i buluşturuyor…

ABD’li oyun yazaɾı Tennessee Williams, takma adıyla bilinen Thomas Lanieɾ Williams “Aɾzu Tɾamvayı” ile 1948’de ve “Kızgın Damdaki Kedi” ile de 1955 yılında “Pulitzeɾ Tiyatɾo Ödülleɾi” ne layık göɾülmüştüɾ… Bu iki oyunun yanı sıɾa, “Sıɾça Kümes” 1945’de ve “Iguana’nın Gecesi” de 1961 yılında “New Yoɾk Eleştiɾmenleɾ Biɾliği” ödülünü kazanmıştır… On üç yaşında annesi tarafından hayal gücünü kullanması için daktilo hediye edilen Williams’a en büyük ilham kaynağı bu daktilo değil, maalesef kız kardeşi Rose olmuştur… Hayatının büyük bir bölümünü şizofreni tanısı altında akıl hastanelerinde geçiren, birkaç başarısız teraρi girişiminden sonra, anne ve babasının kararıyla ameliyat olmasına karar verilen Rose, 1937’de Washington’da yaρılan ameliyatının kötü geçmesi sonucu, hayatının geri kalanına zihinsel engelli olarak devam etmek zorunda kalmıştır… Bu durum Williams’ın üzerinde derin izler bırakır ve buna izin verdiklerini için ailesini suçlayarak alkolizme yönelir… Tennessee Williams, New York Elysee Oteli’ndeki odasında boğazına bir şişe kaρağı kaçması sonucu yetmiş bir yaşında hayata veda etmiştir…

Williams oyunlarında, şiirsel dil, sembolizm, merhamet ve dramatik cinselliğin benzersiz işlenişi dışında, psikolojik ve gerçekçi tarzıyla da çağın Amerikasını kusursuz bir şekilde anlatmaktadır… Yazar varoluşu, baştan sona bireyler ve onların yaşadığı gerilimli duygular üzerinden ele almaktadır… Yarattığı gerçek olduğu kadar da özgün dünya, karakterlerinin doğrudan gerçeğe götüren çağrışımlar yüklü davranışları, seyirciyi sarıp etkisi altına alarak kendine has şiirsel bir dil ve biçim oluşturmuştur… Ancak bu dil süslü anlatımlar ile dolu değildir… Olay örgüsü basittir… Başı ve sonu bellidir ve az mekan kullanılmıştır… Bunun yanı sıra Williams, yarattığı kurgunun etkisi ile anlatılanı değil de, anlatılmak isteneni anlamaya çalışmaya ve bunun üzerine düşünmeye izleyicisini zorlamaktadır… Şüphesiz başarısının en önemli dizgelerinden biri de budur…

Arzu Tramvayı, 1900’ler sonrasında Güney’in panoramasını son derece gerçekçi bir biçimde yansıtır… Dönemin toplumsal ortamına bakıldığında, Güney eski ihtişamlı yerini bir bunalım devrine bırakmış, erkek giderek ekonomik gücün merkezi olmuş ve kadın adeta mülkiyet haline gelmiştir… Güney’in Kuzey’e yenilmesiyle sonuçlanan iç savaştan sonra da sınıflar arasındaki ayrım giderek büyümüş ve geleneksel kalıplar ve ritüeller sürmeye devam etmiştir… Kadına yönelen baskı ve ekonomideki bunalım insan ilişkilerinde de mutsuzluğa neden olmuştur…

Arzu Tramvayı, intihar eden nişanlısının ardından ailesinden miras kalan toprağı da kaybeden Blanche’ın kardeşi Stella’nın yanına taşınması ve orada yaşadığı gerilim üzerine kurgulanmıştır… Williams’ın bu oyunu adeta incelikle çalışılmış bir çatışmalar yumağı gibidir… Beden ve ruh, dişi ve erkek, aristokrat ve işçi sınıfı, acı ve arzu, geçmiş ve şimdi, düş ve gerçek gibi karşıtlıklar, dramatik aksiyonun başından sonuna kadar matematiksel bir kurgu içinde ilerlemektedir… Williams, Blanche ve Stanley’i karşı karşıya getirerek ilk çatışmayı ateşlemiştir… Bu çatışma eski Amerika’nın yeni Amerika karşısındaki savunmasızlığını da bir anlamda vurgulamaktadır… Polonya kökenli yeni Amerikalı Stanley Kowalski ve aristokrat sınıftan Fransız kökenli eski Amerikalı Blanche Dubois, eski ve yeninin çatışmasını yansıtmaktadır… Oyunda bütün karakterler, aslında yaşadıkları yerde yabancı olan ötekilerdir…

Yönetmen Tekindor’un tartışmaya açık yorumu karşımıza alışılmışın dışında farklı bir Blance ve Stanley çıkartmaktadır… Histerik ve geçmişinin olumsuz izlerine unutmak istercesine sürekli bir hayal aleminde gibi davranan Blance yerine, dış dünyanın acımasızlığını farkında olan ve yaşadığı geçmişin acılarını azaltmak adına bilinçli olarak bir sihir yaratmak isteyen akılcı bir Blance görürüz… Stanley ise muzip sexsi bir gülümseme ile tüm kadınlar bana hayran narsisizminin çok dışında, karısını döven, kendine göre ahlakçı ve acımasız bir profil üzerinden çıkar karşımıza…

Birinci perdenin rutin yapısı ikinci perde de kırılırken, özellikle ikinci perde de izleyici olarak daha bir hikayenin içine giriyoruz… Yönetmen Tekindor’un yorumu her iki perde için de son derece dinamik ve tempolu devam ediyor, ancak  sahnenin büyüklüğü ve dekorun çok geride olması sebebiyle zaman zaman oyuncuların çok geride kalmasının seyirci/oyun/oyuncu ilişkisi açısından olumsuz etkilendiği düşünüyorum… Dekor biraz daha öne alınsa tüm oyuncuların tüm duygu devinimlerinin yüzlerine yansımasını daha net görebilsek belki de daha fazla illüzyonun içinde olacağız… Bunun dışında reji açısından genel olarak değerlendirildiğinde klasikçileri şaşırtacak, farklı, çağdaş ve günümüz modern Tiyatrosu’nun çağa ayak uyduran, kırmızı ağır kadife perdeleri ortadan kaldıran yaklaşımı es geçmeyen bir sahnelemeyle izliyoruz Arzu Tramvayı’nı…

Dönemin incelikli izlerini taşıyan Dekor ve Kostüm Tasarımı Şirin Dağtekin Yenen’e, duygu dolu anların notalarla yolculuğunu başarıyla sağlayan müzik Tolga Çebi’ye ait… Zaman geçişlerini ustalıkla sağlayarak oyun ile adeta organik bir bağ yaratan Işık Tasarımı ise Yakup Çartık imzalı…

Ve oyunculuklar… Tiyatro’da bazı kahramanlar vardır ki ete kemiğe bürünür ve yazarından daha çok yaşar… Hamlet, Macbeth ve Cyrano gibi Blanche da öyledir… Zerrin Tekindor farklı yorumu ile, kolaycılığa kaçmadan rolünü ince ince ilmek ilmek işleyerek ilerliyor… Özellikle ikinci perde performansı ile aşkı ve huzuru arayan Blanche’a tüm iç eyleminde başarıyla soluk veriyor… Onur Saylak son derece gerçekçi… Eylem ve duygu bütünlüğünü başarıyla sağlayarak etkili oyunculuğu ile dikkat çekiyor… Şebnem Bozoklu, saf ve çaresiz Stella yorumunda sahne sempatisi ve yalın oyunculuğu ile zaman zaman heyecanı fazla gibi görünse de rolünün gereğini başarıyla sürdürüyor… İbrahim Selim, Mitch’in kibar ve duygusal yapısını, aşkı ile arkadaşlarının yorumları ve annesi arasında kalışını başarıyla yansıtıyor… Diğer tüm oyuncular içsel ve ruhsal imgelerini başarıyla aktarıyor …

Kim olursanız olun. Ben her zaman yabancıların iyi niyetlerine sığınırım…! ”

Blanche’ın bu repliği, hala umutsuzca aradığı o zarafeti, içindeki o koca boşluğu bastırmak için yabancılara yakınlık göstermesini özetliyor… Fakat her seferinde yeni bir darbe alarak daha da kötü olmasına ve Stanley tarafından beklenmedik sona yaklaşmasına da maalesef bu neden oluyor… Pudralı, zarif bir kadının mis çiçek kokusunun cazibesine kapılacak erkeklerden olmayan Stanley ile Blanche’ın aslında çoktan darmadağın olmuş, kırılgan dünyasının savaşını, Stella’nın yönetemediği zaafını, etrafta yaşanan bütün ilişkilerin şehvet ve şiddet ekseninde sevgisiz sürüp gitmesini oyun boyunca izliyoruz…

Arzu Tramvayı; bir bavul içine gizlenmiş geçmişin ve umudun, nasıl hayal ve gerçeğin karmaşasında hüzünlü bir sona evrildiğini kendine has farkı ile sunarak, bu sezon mutlaka görülmesi gereken oyunlar arasında yerini hakkı ile alıyor…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here