Hayata Müdahale İhtiyacımız: “Tragedyalar Biter mi?”

Aycan Gürlüyer
3484 Görüntülenme

Friedrich Nietzsche’nin Tragedyanın Doğuşu adlı eserini çeviren İsmet Zeki Eyüpoğlu, kitabın önsözünde şöyle der: “Nietzsche yeninin ardında koşarken eskinin eskimeyen, yaratıcı, geliştirici, boyuna yeni kalan gücünden yararlanmayı bilir, onun gözünde yeninin kopuşlu, inişli-çıkışlı aşamaları yoktur, yeni sürekli bir yükselme sürecidir…bir odağa bağlanmayı sevmez, durdurucudan, yerinde sayıcıdan kaçınır.” 22 Ekim 2019 akşamı İKSV Alt Kat’ta düzenlenen “Birlikte Konuşalım Söyleşi Serisi” kapsamında Kerem Karaboğa’nın moderatörlüğünde gerçekleşen Şahika Tekand söyleşisini dinlerken, Nietzsche’yi hatırladım. Her bir soruya heyecanla ve kendine has felsefesiyle yanıt veren Tekand da onun gibi “tek bir nokta”ya bağlanıp hayatı oradan okumayı reddeden, hayatın sınırsız noktalarını oyunlarında birleştirip, onları tek tek sorgulayan ve sorgulatan bir tarza sahipti. İnsanın düşüncesi de ortaya koyduğu ürünler değil midir? Demek ki yanılmamışım. 1,5 saatlik söyleşi boyunca Tekand, 13 Kasım’da gösterime girecek olan İo oyununu, 2500 yıllık tragedyaların neden bitmeyeceğini, performatif oyunculuk ve performans sanatı hakkındaki görüşleriyle birleştirerek anlattı ve seyirci belki de sorularına “yanıt” beklerken, en vurucu soruları asıl o sordu. Bazen yanıt, sizin sorduğunuza söylenenlerde değil, başka bir soruyla sizi düşünmeye davet eden sihirde saklıdır. 

Studio Oyuncuları kurucusu yazar, yönetmen, oyuncu ve eğitmen Şahika Tekand’ın ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölüm Başkanı ve tiyatro oyuncusu Prof. Dr. Kerem Karaboğa’nın katıldığı ve 23. İstanbul Tiyatro Festivali – Birlikte Konuşalım Söyleşi Serisi kapsamında gerçekleşen söyleşi “Tragedyalar Biter mi? İnsanın Ontolojisi Değişir mi?” başlığıyla iki temel sorudan oluşuyordu. Derinlikli sohbeti yazmadan önce, Tekand’ın tragedyalarla olan yakın bağına göz atmamızda fayda olacağını düşünüyorum.  

Ah Bu Tragedyalar! 

Sophokles’in Oidipus Üçlemesi olan Kral Oidipus, Oidipus Kolonos’ta ve Antigone, tragedya deyince aklımıza gelen ilk oyunlardan. Her birinin tartıştığı evrensel meseleler var.  Bu oyunların hikâyelerinden yola çıkıp, özgün metinler yazan ve oyunları yöneten Tekand, Oidipus Nerede? (2002), Oidipus Sürgünde (2004) ve Evridike’nin Çığlığı (2006) üçlemesini sahnelemişti. Daha sonra Aiskhylos’un Zincire Vurulmuş Prometheus adlı tragedyasını çağdaş insanın trajik durumuna dönüştürmüş ve 10 Adımda Unutmak: Anti- Prometheus (2010) adıyla sahnelemişti. Ateşi insanlığa armağan ederken bu kez kendini feda eden Prometheus gibi sisteme karşı çıkarak onun mahkûmu olmak yerine, kendini, kendi isteğiyle mahkûm eden modern insanın görmezden geldiklerini performatif bir üslupla, sandalyeleri oyunun temel malzemesi yaparak ironik bir şekilde anlatmıştı. 

Aradan 9 yıl geçtikten sonra Tekand, Zincire Vurulmuş Prometheus tragedyasında anlatılan mitolojik kadın karakter İo’nun hikâyesini tamamen özgün bir metin olarak yazdığını belirtti, oyunun kesinlikle bir yeniden yazım ( rewriting) olmadığının da altını defalarca çizdi. Peki, İo hikâyesi ne anlatıyor? Tanrı Inakhos’un kızı İo, Tanrı Zeus kendisine âşık olunca Hera tarafından cezalandırılır. Hera’nın kötülüklerinden korumak için İo’yu beyaz bir ineğe dönüştüren Zeus, onu kıtadan kıtaya geçmek zorunda bırakır. 

Tekand, yakında sahnelenecek İo oyununda Olympos ve Zeus ile hesaplaşarak, sistemi, ataerkil dünya düzenini, günden güne hafızasını yitiren bugünün insanını karşımıza getirecek. Peki, binlerce yıl öncesine dayanan mitolojik bir hikâye, neden 2019’da sahnelensin? O zaman söyleşi başlasın ve ben aradan çekileyim. 

Karaboğa: Seni İo’ya yönelten şey ne oldu? Ve tragedyalar sence biter mi?

Tekand: İo bize anlatılan pek çok mitolojik öyküden biri ve Zincire Vurulmuş Prometheus’ta karşımıza çıkan bir karakter. Anti-Prometheus’a yöneldiğimden beri İo benim aklımdaydı. Neden bu kadınla ilgilenmemişler, hissi vardı hep içimde.  İo üzerinden “kadın” ve “mazlum” kavrayışımız/fikirlerimiz var ama İo’nun hikâyesini hep başkasından dinlemişiz. Ben de bugünün insanı olarak İo’nun ağzından onun hikâyesini kurmaya çalıştım. Hikâyeyi tamamen ben kurdum. İo’yu konuşturmak istedim. Zincire Vurulmuş Prometheus’ta anlatılanlar üzerinden, bu hikâyenin devamı nasıl olabilir, denemek istedim. Bunun için yeni baştan mitoloji çalıştım, bütün versiyonları öğrendim çünkü tartıştığım bilginin yanlış olmaması gerekiyordu. Bir kez daha konuşalım istedim, yönelme sebebim bu. Sonuçta bu bir masal. Bir de ben tartışayım, eğlenerek, bir oyun kurarak anlatayım istedim. 

Etrafta atıp tutuyoruz; bu hayat değişmeli, dünya kötüye gidiyor, gelecekte bizi ne bekliyor, diye. Pek çok mecrada bu sorularla cebelleşiyoruz. Ve dünya, neredeyse sonunu görebildiğimiz bir yere doğru hızla gidiyor. Eskiden dünyanın sonu olacağını biliyorduk da ölebilir miydik, bundan emin değildik. Şimdi, asıl başımıza neler geleceğinden emin değiliz. Tragedya biter mi bitmez mi? Sadece bu soruyu sormak bile ne kadar trajik bir durum! Şu anda tragedyanın içinde yaşıyoruz. Yani doğrudan doğruya trajik olanı tecrübe ediyoruz. Ve bunu da böyle kavramamak için elimizden geleni yapıyoruz. Sadece bu bile tragedyalar için gerekli bir zemin oluşturuyor, bir tiyatro üreticisi için. 

Karaboğa: Tragedyalar söz konusu olduğunda mutlak değerler var; yazgı, kader, mutlak doğru ve o doğrudan kaçınılamaması. İnsanları pasifleştirme ve mutlak olana yönlendirme var. Bana aslında çok farklı bir yorum yapılabilirmiş ve bu daha doğruymuş gibi geliyor. Tam tersine, mutlak orada ve biz yıkmak/değiştirmek istiyoruz. Aslında tragedya bunun için var. Trajik kahraman hep “Daha iyi olabilir mi?” için savaşır ve inatla onun üzerine yürür ve ondan sonra da düşer. Ama o düşme, o çatışma bizi başka bir şeyi tahayyül etmeye götürür. Demokrasinin içinde tragedyanın ortaya çıkması tesadüf değil. Günümüzde de kuvvetli bir “değiştirme” savaşı içindeyiz. Bir çatışmayı yeniden tartışma durumundayız. 2500 yıl öncesinde yazılmış ama okuduğumuzda tam da bu zamana dair müthiş eserler var. Dünya tepetaklak olurken düzeliyor aslında. Tragedyanın mutlak olanı yıkmak için bir savaşımı ve oradan da bir çözüme gidişi mümkün olabilir mi? Tanrılara karşı nasıl mücadele edebiliriz? 

Tekand: Bütün bu söylediklerin, komedi için de geçerli. Biz bunu neden yapıyoruz? Hayat varken, malzemesi şimdiki zaman ve hayat olan, yaşayanla yapılan ve tam da şimdiki zamanda olan tiyatroyu niye yapma ihtiyacımız var? Bu, bizim hayata müdahale ihtiyacımızdan kaynaklanıyor. Hayat bizi korkutur ve hayatı yenmek, onunla baş etmek isteriz. Sonuçları için değil, bir ihtiyaçtan dolayı yapıyoruz. Malzemesi “şimdiki zaman” ve “hayat” olan şimdinin… Hayat kendisini tesadüfle şekillendirir. “Ben bunu neden sahnede tesadüfle şekillendireyim ki?” sorusunu soruyor insan. Yani yaptığımız şeyle, varoluş biçimimizle hayatın kendisinin var oluş biçiminin arasındaki çelişki, yaptığımız şeyin asal nedenini oluşturuyor. Tragedyalar neden bitmez? Çünkü trajik olan bitmez. Trajik olan ne? O gün yaşadığımız hayatın varlığımız üzerinden tartışabileceğimiz temel çelişkisi. Sanatçı ve düşünürler de bakış açısına göre bunu şekillendirir. Bu çelişkinin seyreden açısından da alımlanabilir olmasını sağlamak. O öyküden yola çıkıyor olmam, o tragedyayı sahnelediğim anlamına gelmez. Kendi öykümü/tragedyamı yazdım. Yeniden yazım desek de oyunun orijinalinden içinde neredeyse hiçbir şey yok, öyküsü dışında. Bugünün insanıyla bir şimdiki zaman paylaşacaksak, bunu neler aracılığıyla yapmak istiyoruz? Yaptığım bütün oyunları, o kavramlarla kapışarak yapıyorum. Bugünün insanı olarak o günde karşımıza çıkmış olan, o günün problemi/ söyleyişi açısından kabul edilebilir olanı, bugünün açısından yeniden ele almak. Peki, neden komedya değil de tragedya? Çünkü ağlanacak durumlara bile artık ağlayamıyoruz. Oyunda sizi ağlatmayacağım. Gerçekten acı çekiyoruz ve bunu itiraf bile edemiyoruz. Bütün dünya kaynamakta olan suyun içindeki kurbağa gibi yaşıyor. Bundan daha trajik ne olabilir ki? Son, başlangıcın içinde bulunuyor ve bunu sürdürüyoruz. Asıl tragedya bu. Ana rahmine düştüğümüz andan itibaren sonumuza doğru ilerliyoruz. Son derece irrasyonel! Peki, bu zamanı nasıl geçireceğiz? Bunun hesabını nasıl vereceğiz? Hangi ilkelere bağlıyız? Ve bunu özgürlük mü zannediyoruz? Beckett’te de olan şey; son başlangıcın içinde bulunuyor ve buna rağmen sürdürüyoruz. Bu geçirdiğimiz süreye hesabımızı verebiliyor muyuz, mesele bu. Tragedya, bir yaşam biçimi değil bir sanat formu. Belli bir nesnel ihtiyaçtan doğmuş, oluşmuş ama artık kendisi biçim olarak bağımsızlaşmış, başka türlü bakış açılarının hizmetine verilebilir bir bütüncül sanat formuna dönüşmüştür. İster komik ister trajik formda olsun, bugüne ben nasıl cevap veriyorum? Bugün bu oyun neden seyretmeye değer olsun? Bunun, kendi adıma, çok değerli bir çaba ve az da olsa dünyaya müdahale olduğunu ve kendi adıma hesap verebiliyor olduğumu düşünüyorum. 

Tekand’ın Felsefesi: “Ben Oyun Kuruyorum”

Karaboğa: Performatif olanı nasıl kullanıyorsun? Modern insanın benliği üzerinden nasıl açıklayabilirsin? 

Tekand: 1980lerle birlikte sanat kavramı da değişti. Birçok olgunun altüst olduğu dönemlerdi. Belki de benim nesnel olanla şimdiki zamana sarılmamın da kaynakları oradaydı çünkü performans artla tanıştım, yüzyıl başından beri yapılıyor olmasına rağmen. Performatif oyunculuk kavramı, benim performans art ile olan kavgamdan çıktı. Hem performatif olacak, şimdiki zamanda gerçekten gerçekleşecek, hem de tiyatro olacak. Şimdinin sorumluluğunu alıyorum. Performatif olan, son 30 yıldır tüm dünyayı, çağdaş sanatı çok ilgilendiriyor ki bu da “samimiyet” ile ilgili. Ben samimi ve içtenlik değil, dürüstlük peşindeyim. Oyunu dürüstçe oynayıp oynamamakla ilgileniyorum. Dürüst olan bir şeyin samimi olmamasına imkân yoktur. Samimice yalan söyleyebilirsiniz ama dürüstçe söyleyemezsiniz. Samimice ilkesizlik yapabilirsiniz ve onu rasyonalize etmenin yolunu bulursunuz. Hayatınızda da yapıyorsunuz ayrıca. Bunu çok büyük bir içtenlikle ve samimiyetle yapıyoruz. Yaptığımız şeyi de meşrulaştırıyoruz. Bunlar bize dışarıdan pompalanan şeyler. Dışarıdan gelenle içerden geleni nasıl çeliştiriyorum? Bunun hesabını kendime ve dünyaya nasıl veriyorum; oyunu kurallarına göre oynayarak. Örneğin, futbolun kurallarını okuduktan sonra maçı izlerken zevk alıyoruz çünkü oyun, kural üzerine kurulu. Hayatta da kuralları kendimiz yaratıyoruz. Fakat bunları sosyal hayatın üzerimizdeki baskılarından dolayı reddediyoruz, hayattaki var olma mücadelesinin getirdiği nesnel zorunluluk yüzünden ve sürünün dışında kalmamak için, kabul görmek için yapıyor, kendimizi iyileştirmeye çalışıyoruz. Hâlbuki sanatçı denilen kişi, iyileşmeye çalışmaz, aksine “Nerem hasta?” diye merak eder. O hastalıktan dünyayı değiştirecek şeye nasıl varacağım, diye düşünür, ancak o zaman yaratıcı olur. Ben de oyun kurduğumda, oyuncudan beklediğim bir şey var: dürüstçe oynasın ve oyun oynasın! Bir seyirci olarak bana, hayattaki kendisini getirip, iyileştirme çabasını göstermesin. Yeter ki var olduğumuzu hissettirsin.  

Oyunun nesnel gerçekliğinin hangi ilkelere göre şekillendiğinin hesabını vermemiz gerekmektedir. Ontoloji sorusu da burada devreye giriyor. Kendini ötekiyle birlikte ve onun üzerinden açıklamaktan vazgeçtiğin zaman, dürüstlük için gerekli nesnel koşulu da bence biraz kaybediyoruz. Oyundaki ironi de bu yüzden benim için önemli. 

Oyuncunun Kendi Dışındaki Ötekiler: “Özgürleştir Rolü Kendinden”

Söyleşinin geri kalan kısmı seyircilerden gelen sorularla devam etti. Bir seyircinin mitoloji ve tragedyalarla birlikte günümüz dünyasını nasıl harmanlamaya çalıştığı sorusuna Tekand şu cevabı verdi: 

“Bütün mesele ötekini anlamak meselesi. İo, benim için ötekileri, ikincil olanları ve mazlumları temsil ediyor. İo, erkek olsaydı da benim için bu tartışma değişmezdi. Çünkü ben insanla uğraşıyorum. Feminist bir uyarlama veya yeniden yazım değil, tamamen sıfırdan yazılmış özgün bir metin. Bir kadının etrafında dönerek insanlık meselelerini ele alıyorum. Bir kadının hikâyesini anlatmıyorum. İo, dramatik olarak benim için iyi bir merkez. Konuşulması gerekenler konuşulsun diye bahane yaratıyorum. Yoksa tiyatro kendimizi kusmakla sınırlı kalır. Seyirciye verilecek hesabımız var. İnsanların hayatından iki saati işgal ediyorsak her saniyesinin hesabını vermek zorundayız. 

Tragedyamızı kaybetmek demek, hesap verme, hesap sorma ve bunlar için de gerekli prensiplere sahip olma özelliğini tamamen terk ettiğimiz dünyanın son 30-40 yılında karşıma geldi. Tragedyayı tragedya yapan şey, hatayla yüzleşmektir, hesabını verebilmektir, cezasını çekebilmektir. Günümüzde hata eğer ‘görülmemişse’ yok farz ediliyor. Bir insan olarak yaptığımız hataların hesabını vermemiz gerekir. Bunun adı mı özgürlük? Yoksa ötekini tanımlamak için özgürlüğe ihtiyacımız mı var? Ben tam da bunu çözebilmek için hem ilkeli olmayı, hem sınırlı malzemeyi (nesnel zorunluluğu), hem de bunlara dürüstçe cevap vermeyi yan yana getirecek, şimdiki zamanda öteki ile aramda böyle bir akit üzerinden geçirebileceğim bir sürenin peşine düştüm. Bu tragedyalarla performatif sahneleme, bu yüzden çok üst üste oturdu ve öyküler bana yardım etti, öğretmenlik yaptı. Sentetik bir dünyada (oyuncuları kutular içine yerleştirmesinden bahsediyor) seyircinin karşısında olmak istedim. Bu, kapıştığım yerle alakalı bir durum. Ben, bana zaten mecbur olduğum bir zorunluluğu yenmek, hayata müdahale edebilmek üzere, kul yapısı olanla var olabilmek üzerine sanatçı oldum”. 

Klasik bir biçem olan tragedya, Tekand’ın 13 Kasım Çarşamba akşamı nasıl bir sahnelemesiyle karşımıza çıkacak, merakla bekliyoruz. Son zamanlarda katıldığım en zevkli sohbetlerden biriydi ve iki hocamıza da çok teşekkür ediyorum. Tragedyalar da zihin açıcı söyleşiler de hiç bitmesin!  

 

Birkaç Not: 

*Yazımın girişinde bahsettiğim eserin künyesi:

Nietzsche, Friedrich. Tragedyanın Doğuşu. Çev. İsmet Zeki Eyüpoğlu, Say Yayınları, 3. Basım, 1996, İstanbul. 

* Kerem Karaboğa, Şahika Tekand’ın 2004 yılında sahnelediği Oidipus Sürgünde eserinde Kreon karakterini canlandırmıştır. 

* Şahika Tekand, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü Tiyatro Anasanat Dalı Oyunculuk Sanat Dalı’ndan mezun olmuş ve aynı dalda doktora yapmıştır. 

* İo oyunu, 23. İstanbul Tiyatro Festivali’nin açılış oyunu olacak. 13 Kasım 2019 Çarşamba saat 20:30’da Uniq Hall’de sahnelenecek. Tek perde ve yaklaşık 80 dk sürecek.  Oyun detayları için bkz. https://studiooyunculari.com/oyunlar/io/ 

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku