Pınar Erol/Yavuz Pak

 

 

 

;

Sanatın bizi hayatla barıştıran tavrında ne çok oyuncu tanıdık, sevdik. İrem Altuğ’un mesela, tutturduğu yolda hissede hissede oynaması ne iyi geliyor insana. Neşeli insanların böyle nüktedan halleri oluyor. Her seferinde hayatta kalmayı başaran o güçlü olduğu denli hassas kalplerin tiyatro yapmak gibi hayalleri oluyor. Ve haddini bilmekle kendini bilmek arasındaki çizgide o, usulca kendi zamanını bekliyor.

Yedi sekiz yaşlarındasın, oyuncu olmaya karar veriyorsun ve aileni ikna ediyorsun. Yarışmaya katılıp birinci olunca da hayatının yönü belli oluyor zaten.
O günlerde eve ilk defa renkli televizyonumuz olmuştu. Televizyonda olmayı, oyunculuk yapmayı daha o yaşlarda çok arzuluyordum. Okuma yazmayı çok hızlı öğrenmiş ve ezberi çok güçlü bir çocuktum. Televizyon tek kanaldı. İkinci kanal açıldığında, orada yayınlanan  “TV’de Yedi Gün” adlı bir reklam yıldızı yarışmasını gören annem benim de fotoğrafımı yolladı, böylece yarışmaya girdim ve kazandım ve farklı reklam filmlerinde oynamaya başladım. Oyunculuk serüvenim böylece başlamış oldu. Bir süre sonra annem oyunculuk eğitimi almam gerektiğini düşünerek beni İstanbul Kültür Oyuncuları Topluluğu’na kaydettirdi. Bu topluluk, Beyazıt İl Halk Kütüphanesi’nde çocuklara oyunculuk dersi veriyordu. Burada 1988-1994 yılları arasında Adnan Tönel, Gökhan İçöz, Ahmet Yirmibeş ve Ayla Algan gibi hocalardan oyunculuk eğitimi aldım. Bir yandan tiyatro eğitimi alırken diğer yandan, her sene bir oyun çıkarıp Şehir Tiyatroları’nın Çocuk Şenliği’nde sahneledik. Orada “Yanlışlıklar”, “Yedi Renkli Okul”, “Pinokyo”, “Vitamin”, “Oyuncağım Sevgi Olsun” isimli oyunlarda oynadım. 1994 yılında Gülriz Sururi Tiyatrosu’nda çalıştım ve “Küçük Prens” adlı oyunda yer aldım. Küçük yaştan itibaren hem kamera önünde hem tiyatroda oyunculuk yapmaya başladığım için başka bir meslek yapmak hiç aklımdan geçmedi doğal olarak.

Senin akranlarında da dahil olmak üzere, Türkiye’de pek çok oyuncunun oyunculuğa yönelimi genellikle aileleriyle sorun yaşamalarına yol açıyor. Sende tam tersi bir durum söz konusu diyebilir miyiz?
Annem biraz farklı, iyi niyetli olduğu kadar öngörüsü de yüksek bir kadındır. Sanatçı değil, bir terzi. Ancak sanatla ve özellikle tiyatro ile yakından ilgilidir. Küçük yaşta beni her hafta tiyatro oyunlarına götürürdü. Ben tiyatroyu daha o yaşlarda annem sayesinde sevmiştim. Kimi oyunlardan sonra ağladığımı, oyun sonrası kulise gidip oyuncuları tebrik ettiğimi hatırlıyorum. Mesela Murat Karasu ile bir oyun sonrası kuliste tanışmıştım. Çok sonraları benim hocam oldu kendisi. Anneannem oyuncu olmamı pek istememiş, geçim sıkıntısı çekeceğimi düşünerek hep itiraz etmişti. Ama annem hem bana tiyatroyu sevdirdi hem de oyunculuk için beni yönlendirdi, teşvik etti ve her zaman destek oldu bana.

Çocuk oyuncu olarak çok küçük yaşta sahne tozu yutmuş bir oyuncu olarak tiyatro sahnesi senin için ne ifade ediyor?
Tiyatronun kutsal bir mekan olduğunu öğrenerek büyüdüm ben. Sahne benim için hep büyülü bir şeydi. Dolayısıyla tiyatroyu hep idealist bir yaklaşımla sevdim. Tiyatro oyunculuğunun yetenek kadar bilgi ve cesaret isteyen, özverili olmayı gerektiren ve idealist bir sanatçı olmayı zorunlu kılan bir meslek olduğunu düşündüm hep. Sadece sahnede değil, sahne dışında da tarihsel ve toplumsal sorumluluk sahibi, sanatçı duyarlılığı ile yaşayan ve öncü olmak durumunda olan insanlar tiyatrocular. Bugün artık bu algıdan çok uzaklaşılmış olsa da, ben ve benim kuşağım bu algı ile yaklaştık tiyatroya. Dış görünüşümüz, davranışlarımız, ilişkilerimiz, kısaca tüm hayatımız idealist bir sanatçı anlayışıyla biçimlenmişti. Konservatuvarda Zeliha Hocamız da benzer şeyleri öğretmiştir bize. Sinema ya da televizyon oyunculuğundan farklı olarak, bugün hâlâ bana tiyatro oyunculuğu çok kutsal geliyor

Tiyatro eğitimin boyunca çok değerli hocalardan ders almışsın. İsimlerini analım mı?
1998 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Konservatuarı’nı kazandım. İki sene boyunca Zeliha Berksoy, Müşfik Kenter, Cihan Ünal ve Murat Karasu gibi ustalardan ders aldım. 2000 yılında oyunculuk eğitimimi Amerika’da sürdürmeye karar verdim. San Francisco State Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nde Yukihiro Goto, Jo Tomalin, Joel Schechter, Barbara Ebel, Anda Hall gibi hocalardan ders alarak oyunculuk eğitimini tamamladım.

Seni Amerika’ya götüren neydi peki?
Öteden beri her yaz yurtdışına gitmeye çalışıyordum. Ablamla birlikte bir iki defa yurtdışına çıkmıştım. 2000 yazında yakın arkadaşım Duygu ile bir  “work and travel” programı bulduk. Çok da paramız yoktu. 300 dolarla atlayıp gittik San Francisco’ya.  Giderken konservatuvarı bırakmaya hiç niyetim yoktu aslında ama oraya gidince vazgeçip eğitimime orada devam ettim. Hep yurtdışında iyi bir eğitim almak gibi bir hedefim vardı. Bunun imkânlarını bulunca da kaldım. Çeşitli işlerde çalışıp okul masraflarımı karşıladım. Hassas, içedönük ve kırılgan bir yapım var. Benim için motivasyon eğitimde çok önemli bir unsur ve ABD’deki okulumda motivasyon anlamında çok destek gördüm ve orayı tercih etmek benim için daha doğru bir karar oldu diyebilirim. State Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nde çok kapsamlı dersler aldım. Okul dışında bir tiyatroda oynadım o süreçte ve sahne deneyimi kazanmaya devam ettim.

Bir söyleşinde sinema filmlerinde rol ayrımı gözetmediğini, başrol ya da yan rol oynamanın senin için o kadar önemli olmadığını söylüyorsun. Bu tiyatro için de geçerli mi?
Tabii ki. Önemli olan oynadığım rolün beni oyuncu olarak tatmin etmesi. Benim içinde bir yolculuğa çıkabileceğim, keyif alabileceğim, kendimi geliştirebileceğim ve canlandırdığım karakteri besleyebileceğim rolleri seviyorum. Bunun mutlaka başrol olması gerekmiyor. Önemli olan benim rolümle kurduğum bağ ve onunla özdeşleşebilmem. Bu tür rollerde kendimi tatmin olmuş hissediyorum ve o doygunluk hissi beni çok mutlu ediyor.

2010 yılına kadar gidiş geliş yapıyorsun ama sonrasında tamamen kapanıyor ABD defteri.
Evet. 2010’dan sonra kaldım Türkiye’de ve burada devam ettim kariyerime. Sürekli gidiş geliş yapmak, o yolculuk hali artık çok yorucu olmaya başlamıştı.

Orada tiyatroya devam etmeyi düşünmedin mi?
Elbette orada da tiyatro oldu hayatımda. Mesela, 2004 yılında Dynamic Repertory Theatre topluluğuna katıldım, Jay Levin’in yazdığı “Eye” adlı oyunda yer aldım.  Kamera önünde zorluk çekmedim ama sahnede aksan ciddi sorun yaratıyor. Bu durum beni o süreçte daha çok kamera oyunculuğuna itti aslında. Sinemaya yoğunlaştığım bir dönem oldu o dönem. Çeşitli bağımsız uzun ve kısa metraj filmlerde rol aldım:  Max Slomoff’un yönettiği “Genereating Delusion”, Luis Hernandez’in yazıp yönettiği  “Age Sex Location” ve Jonathan Flinker ve Noel Diaz’ın yönettikleri “Jinx” isimli bağımsız film bunlardan bazıları.

Bu dönemde dans çalışmaların da devam ediyor değil mi?
Evet, okulda bale, modern dans, bhangra ve latin dans dersleri aldım. Aynı zamanda oryantal dans dersleri verdim. Ve çeşitli organizasyonlarda, müzik kliplerinde dans ettim. Santana’nın “Why Dont You” ve “Nothing At All” ile The End grubunun “Her-Inamorata” müzik kliplerinde dans ettim.

Kamera önü oyunculuğu ile sahne oyunculuğu arasında senin için en önemli farklar nelerdir?
Pirandello, kamera oyunculuğundan bahsederken, “bir aygıt aracılığıyla izleyicisine ulaşan sinema oyuncusu kendisini sürgündeymiş gibi hisseder. Yalnızca sahneden değil, kendi şahsından da sürgün edilmiştir.” der. Ben de böyle düşünüyorum. Teknik farklılıkların dışında, sahnede bir gerçeklik vardır. Kamera önünde bunu hissedemezsiniz. Sahnede oyuncu daha çok kendi gerçekliğini bulabilir ve kendisi olabilir. Kamerada defalarca yineleme şansınız var ama sahnede bu şansınız yok. Dolayısıyla kamera affeder her zaman ama sahne asla affetmez. Öte yandan, kamera önündeki oyunculuk işin tamamını yansıtmıyor çünkü teknik boyutları, montajı vb. ile oyunculuk sonradan tamamlanıyor. Oysa sahnede oyuncu tamamen kendi oyunculuğu ile vardır, her şey sahnede başlar ve biter.

Sinema filmlerinde rol alabilmek için dizilerden bilinen, popüler oyuncu olmak gerektiğini söylemişsin bir söyleşinde. Bu senin içinde olmayı tercih ettiğin popülizm karşıtı filmler için de geçerli midir?  Benzer bir durum bugün tiyatro oyuncuları için de geçerli. “Meşhur izlemeye giden” ciddi bir tiyatro seyirci kitlesi var zira. Bu durumu nasıl değerlendirirsin?
Kesinlikle öyle. Bağımsız, alternatif filmler için bile popüler yüzlerin arandığı bir süreçten geçiyoruz. Tiyatroda da aynı kaygılarla hareket edildiğini gözlemliyorum. Bir bakıma arz talep meselesi gibi görülebilir bu durum. Seyirci kaygısı güden her yapım ister istemez bu popülist tercihe yöneliyor.

Bugün ödenekli tiyatrolar haricinde, en büyük özel tiyatroların bile kendilerini döndürebilecek ekonomik gelire sahip olamadıkları bir süreçten geçiyor tiyatro. Seni ekran önüne yönelten etkenlerden birinin de bu ekonomik koşullar olduğunu söyleyebilir miyiz?
Benim için çok geçerli değil bu tercih. Çünkü ben gerektiğinde çok farklı işlerde çalışarak mesleğimi yapmaya devam ettim her zaman. Çalışmayı seven bir yapım var. Oyunculuk ve dans dersleri vermek, garsonluk, barmenlik, çeviri yapmak daha evvel yaptığım işler ve yaşamı idame ettirmek için bu türden işlerde çalışmak beni hiçbir zaman mutsuz etmedi. Bilakis, bu tür işlerde çalışırken karşılaştığım farklı çevreler, farklı insanlar oyunculuğumu da varsıllaştırdı aslında.

Kariyerin boyunca hem eğitim almışsın hem eğitim vermişsin. Hâlâ hem öğretmeye hem öğrenmeye devam ediyorsun. Adeta “öğreten öğrenir” sözünün karşılığı gibisin.
Her ikisini de çok seviyorum. Bence oyunculuk mesleği bunu zaten zorunlu kılıyor. Yaklaşık 8 senedir Sinematek sinema okulunda kamera önü oyunculuk dersi veriyorum. Bunun yanı sıra, özel kurslarda diksiyon, sahne ve doğaçlama eğitimleri de verdim. Bir şeyleri öğretirken daha çok öğrendiğimi fark ediyorum, o nedenle benim için gayet keyifli geliyor.  Konservatuara hazırlamak ya da seçmelere katılan oyunculara bir dış göz olarak yardımcı olmak amacıyla, özel ders de verdiğim oluyor. Richard Brestoff’un oyunculuk metotları üzerine yazdığı kitabı Türkçeye çevirdim, bir yayın eviyle görüşüyorum, yakın zamanda basılmasını umut ediyorum. Kitap çıktıktan sonra bununla ilgili bir atölye projem var.

Her an kendinizi yenilemek, geliştirmek, değiştirip dönüştürmek durumundasınız. Dans da bu anlamda hayatımın ayrılmaz bir parçası oldu hep. Bedensel olarak da kendinizi zinde tutmak durumundasınız oyuncu olarak. Aslında küçükken balerin olmak istiyordum. Okuduğum “Ayşegül Balede” kitabı beni baleye çok teşvik etmişti. 14-15 yaşlarımdan itibaren de dans dersleri almaya, daha sonraki yıllarda da dans dersleri vermeye başladım. Son yıllarda Flamenko ile çok ilgiliyim. Dans beni hem mutlu etti hem de bedensel olarak yeniledi her zaman.

Yanı sıra yazmayı da çok seviyorsun. Neler yazıyorsun?
Küçük yaşta günlük tutarak başlayan bir serüven yazmak benim için. Öyküler ve senaryolar yazıyorum. ABD’de kısa film senaryoları yazdım daha çok. “Direk Aşk” isimli bir kısa film senaryosu yazdım ve yönetmen Ertuğ Tüfekçioğlu ile birlikte filminin yapımcılığını üstlendim. Bitirdiğim biri Türkçe, diğeri İngilizce iki uzun metrajlı film senaryosunun yanı sıra kısa film öyküleri var. Yazmak yaratıcılığımı çok besleyen bir uğraş ve kendime kalarak yazmayı, üretmeyi çok seviyorum.

Televizyondan sinemaya, reklamlardan tiyatroya uzanan çok geniş bir yelpazede ciddi bir oyunculuk birikimin var. Günümüzde oyunculuğun çok boyutlu olması gerektiğini söyleyebilir misin?
Tek boyutlu ya da tek bir alana sıkıştırılmış oyunculuk anlayışı yerine kamera önünde, sahnede, farklı alanlarda ve platformlarda yetkinleşmek günümüz oyuncusu için oldukça önemli. Farklı alanlardaki deneyimler, bir bütün olarak oyuncuyu beslediği için hem genel olarak oyunculukta hem de onun farklı kategorizasyonlarında başarıyı perçinleyecektir. Sadece oyuncuğun farklı alanlarında değil, sanatın farklı alanlarında da deneyimler yaşamak oyuncunun teorik ve pratik olarak mesleğini icrasında önemli katkı sunacaktır.

Tiyatro sahnesini özlemedin mi? Sahneye dönmek için girişimlerin var mı?
Çok özledim tiyatroyu ve çok istiyorum yeniden sahneye çıkmayı. Geçen sezon iki oyunun prova süreçleri oldu ama maalesef çıkamadı oyunlar. Bir süre dizi oyunculuğu çok zamanımı aldığı için tiyatroya zaman ayıramamaktan çekindim. Ama artık tiyatro ile birlikte de yürütülebilir diye düşünüyorum. Tiyatroya ara vermiş olmaktan ötürü biraz kaygım vardı elbette ama kısa zamanda bunu aşabileceğimi düşünüyorum. Provalar oldukça iyi geçti benim için ve bu kaygılarımı yok etti. Bu süreç beni sahneye çıkmak için daha çok cesaretlendirdi diyebilirim.

Rol aldığın sinema filmleri daha çok estetik kaygıyı öne çıkaran, derinlikli düşünsel zeminleri olan ve ticari kaygılardan uzak, bağımsız filmler. Tiyatro için de benzer bir tercihin olur mu?
Evet, bu tür filmlerde oynamayı seviyorum ve mümkün olduğunca tercihimi bu tür nitelikli filmlerden, derdi olan ve bir söz söyleyen filmlerden yana kullanıyorum. Tiyatroda da doğal olarak bu tür oyunlarda yer almayı isterim. Oynamaktan keyif alacağım ve insanlara keyif verebileceğim, -kara komedi tarzı da olabilir mesela- ama mutlaka nitelikli oyunlarda yer almak beni çok mutlu eder.

İrem Altuğ, çocukluğundan itibaren reklamlardan dizilere, sinemadan tiyatroya uzanan çok geniş bir yelpazede önemli işlere imza atmış, başarılı ve çok yönlü bir oyuncu. Yeteneğini ve birikimini dans, yazarlık, yönetmenlik, yapımcılık deneyimleri ile besliyor ve sürekli öğrenmeye, öğretmeye, değişime ve gelişime açık yapısıyla oyunculuğu bir mesleğin ötesinde,  “yaşam biçimi” olarak algılıyor. Kendisini en kısa zamanda çok özlediği tiyatro sahnelerinde de izleyebilmek dileğiyle, bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ediyoruz.

Altuğ’un sosyal medya hesapları
www.iremaltug.com.tr
https://www.instagram.com/iremaltug/

Söyleşi: Pınar Erol/Yavuz Pak

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here