Deleuze, “Kendi için, kendi adına konuşmak garip bir şey; çünkü bu katiyen kişinin kendini bir ego, bir kişi ya da bir özne olarak görmesiyle ilgili bir şey değil. Bireyler ancak en çetin kişiselsizleşme talimleriyle, kendilerini içlerindeki çokluklara ve içlerinden geçen yeğinliklere açarak gerçek isimlerini bulurlar. (…) Yegâne kimliğimiz kendi üzerimizde yaptığımız deneylerdir,” der. (1) Işıl Yücesoy gibi sanat tarihimize damga vurmuş bir isim olabilmek, hele de Türkiye gibi bir ülkede, yeteneğin, birikimin, deneyimin ötesinde, ancak kendini geliştirmek için sürekli bir çalışmayla, zorlu ve uzun soluklu bir çabayla, olağanüstü bir gayretle mümkün olabiliyor. Yücesoy, “Bak, benim tırnaklarım neden kısa? Tırnaklarım koptu defalarca benim buralara gelebilmek için. Sadece yetenek yetmez buna” derken, bu gerçekliğin altını çiziyor.

11063474_10153107219377100_543903156764346234_o

Sanatçı bir ailenin genlerini taşıyan Yücesoy, ses sanatçılığının yanı sıra, oyunculuğu ile hem tiyatroda, hem sinemada hem de televizyonda zirveye ulaşmış ender sanatçılardan biri olarak genlerinin hakkını fazlasıyla veriyor. Büyük başarılarla tescillenmiş oyunculuğu, eşine az rastlanır bir özgünlüğe sahip. Öte yandan, hem teorik hem pratik olarak oyunculuğun tüm veçhelerine hakim bir usta: “Tiyatro oyunculuğu benim kendi mesleğim ve çok sevdiğim bir dal ama sinema oyunculuğu çok lezzetli bir iş. Tiyatroda en az 250 kişilik bir salonda oynarsınız. Seyircinin gözü ile benim gözüm arasında en az üç metre vardır. En arka sıradakiyle de en az 15 metre vardır. En arkadaki seyirciye ulaşmak için ses tonumu daha yukarıya almak gerek, duygumu daha abartılı göstermem gerek. İşte bu durumda ‘gerçeklik’ kaybolur. Ama sinemada, seyirci ile mesafe yoktur, o anda seyirciyi görmesem de gözgözeyim onunla ve hiçbir abartıya gerek yok. Sinema bu yüzden çok büyülü bir sanat dalı.”  Gerçekten de, tiyatro bir söz, sinema ise daha çok görüntü sanatıdır. Bu yüzden sinema ve tiyatro oyunculuğu arasında, Yücesoy’un belirttiği gibi, her iki sanat dalının tekniklerinin ayrı olmasından doğan bazı ayrımlar vardır. Öncelikle bu iki sanat dalının oyunculuk anlayışı, beceriler açısından farklılıklar gösterir. Tiyatroda oyuncu, izleyicinin görme ve işitme duyularına erişebilmek için ses, hareket ve makyajlarında abartılı davranmak zorundadır. “Henüz sinemanın başlıca özelliklerinin bilinmediği çağlarda, tiyatro oyunculuğu gibi çok eski bir geleneği olan sanatın bu yeni anlatım aracı üzerindeki etkisi doğaldı. Tiyatro oyunculuğu, uzun yıllar boyunca sinema oyunculuğunu, sinemanın doğasına aykırı olacak biçimde olumsuz etkilemiştir. Ancak, zaman içinde, sinema tiyatrodan apayrı bir sanat olduğu anlaşıldıkça ve sinema yedinci sanat olarak geliştikçe, sinema oyunculuğu da kendi kulvarında gelişmeye başlamıştır.” (2) Yücesoy’un altını çizdiği gibi, doğallığın üstünde jestler, yakından bakıldığında çok tuhaf görünen makyaj, tiyatro oyuncusu için gerekli çalışma araçlarındandır. Buna karşılık sinemada, tiyatro oyuncusunun başvurduğu bu araçların hiçbirine gereksinim yoktur. Doğal ölçülerin dışında, abartılı herhangi bir hareket, fazla makyaj, sinemada hemen göze batar, sahteliğini hemen açığa vurur ve Yücesoy’un “gerçekliğin kaybolması” olarak tarif ettiği bir durum ortaya çıkar.

Gece Bekçileri 1969-70
Gece Bekçileri 1969-70

Yücesoy, hayatta olduğu gibi oyunculukta da doğallığın ve gerçekliğin önemine inanan bir sanatçı. Sinema oyunculuğu, yarattığı gerçeklik algısıyla ve doğallık duygusuyla O’nun için daha cazip. Nitekim, ünlü eleştirmen André Bazin, Yücesoy’u teyit ediyor: “Sinemanın gerçekçi bir sanat dalıdır. Fotoğrafla birlikte gerçeğin benzeri yaratılırken sinemanın araya girmesi sonucunda insan öğesi aradan çıkmış ve görüntü mekanik olarak kaydedilmiştir. Aradan insan ögesinin çıkmasıyla birlikte gerçeklik olgusu çok daha iyi yakalanabilir. Çünkü sinema tekniği büyütülrnüş bir gerçekliği yansıtır ve oyuncunun abartılı rol yapmasına engel olur.” (3) Sinema oyuncusu, hareketlerinde son derece doğal, ölçülü ekonomik olmak zorundadır. “Sinemada seyircinin hiçbirşeyi kaçırmayan, perdede her şeyi büyüIten gözü önünde davranışlarını daha da tutarlı bir çerçeveye uydurmak zorundadır.(4)

Uzun zamandır ara vermiş olsa da, Yücesoy için ilk gözağrısı tiyatronun yeri bambaşka ve tiyatro oyunculuğu O’nun için ne kadar çok özel ve değerli bir olgu: Sinema oyunculuğu ile tiyatro oyunculuğu arasında çok fark olsa da, tersinden bir başka eleştirel durum daha var bugün. Tiyatro sahnesine adım atmamış, kulisin tozunu yememiş, bir okuma provasına girmemiş, mezun olup bir dizide oynayıp meşhur olmuş bir oyuncunun, bu şöhretini kullanarak tiyatro yapmaya kalkması abestir. Zaten olmaz, olamaz o sahnede. Sadece dizi oyunculuğu yapmış biri tiyatro yapamaz. İsmi, şöhreti yetmez buna. Tiyatro çok farklı, çok zorlu ve değerli bir sanat.” Yücesoy’un dediği gibi, tiyatro sahnesinde varolabilmek uzun ve zorlu bir eğitim süreci gerektirir. Tiyatroda oyuncu izleyicinin karşısında eti ve canı ile vardır ve sahnede bir oyun kişisini bilgisi, yorumu ve tekniği ile canlandırır. Üzerinde titizlikle durulmuş bir sahne diksiyonu, jestleri, mimikleri, beden kullanımı ile tiyatro oyunculuğu çok farklı bir tekniğe sahiptir. Tiyatroda görsel olanakların sınırlı olmasından dolayı, oyuncunun önemi daha büyüktür. İzleyiciye anlatmak istediklerinin hemen hemen tümünü söz ile vurgulamak zorundadır. Herşeyden önce, tiyatro oyuncusu, izleyiciler tarafından işitilebildiğinden ve görülebildiğinden emin olmalıdır. “Tiyatrodaki izleyiciler oyuncuyu çeşitli açılardan görebilirler. Dolayısıyla bir oyuncu tüm izleyicilere ulaşmak için özel bir biçim geliştirmek zorundadır. Bu açıdan, bir oyuncunun gözlerini iyice açması gerekiyorsa, o bunu en uzak yerde oturan kişinin de görebileceği şekilde yapar.” (5) Bütün bu farklılıklar, tiyatro oyunculuğunu sinema oyunculuğundan büyük ölçüde ayırır ve Yücesoy’un ısrarla vurguladığı gibi, sahne, tiyatro oyunculuğu deneyimi olmayan bir oyuncuyu dışlar.

Yaslı Aile 1972-73
Yaslı Aile 1972-73

Öte yandan, deneyimli ve bir oyuncu olan Yücesoy, Türkiye’de tiyatronun geçirdiği evrimi, son derece gerçekçi ve net bir biçimde değerlendiriyor: “Bugün gençler apartman bodrumlarında tiyatro yapıyorlarsa, bu devletin suçudur. Eğer konservatuvarlardan mezun edilen bu çocuklara yol gösterilmiyor, istihdam sağlanmıyorsa, devlet suçludur. Bizim zamanımızda konservatuvarlardan Hamlet ya da Romeo, Juliet oynamak hedefiyle mezun oluyordu. Şimdilerde ise mezunlar hangi diziye kapağı atacaklarını düşünüyorlar.” Sanat, hayat ile diyalektik bağı gereği, onunla birlikte biçim değiştirir tarih boyunca. Bugünün postmodern dünyası, doğal ve kaçınılmaz olarak sanata da sirayet ediyor çok kapsamlı bir biçimde. “Sanat artık ne modernist ustaların savunduğu gibi estetik deneyimin ayrıcalıklı bir alanıdır ne de klasik eserlerin hükmünü sürdüğü bir zamandadır. Sanatta postmodern durum, yaratıcılığın tükendiğini, eleştirel bilincin terkedildiğini, “şöhretin ve popülizmin” öne çıktığı, tüketim toplumunun yasalarının ağır biçimde hissedildiği bir durumdur.” (6)

Popülizmin damgasını vurduğu postmodern çağ, tiyatroyu sadece bu bağlamda değil, neo-liberalizmin çetin ekonomik koşullarıyla da kuşatıyor. Yücesoy, deneyimlerinden de bizzat bildiği tiyatro açmanın zorluklarını özetliyor: “Ben bugün tiyatro açan, tiyatroya emek veren herkesi şapka çıkartıp, ayakta alkışlarım. Tekniğinden maliyesine kadar binbir türlü sorunla boğuşup varolmaya çalışmak ayakta alkışlanacak bir çabadır. Kim ki bir köşebaşında bir tiyatro açmış, kölesi olurum! Bütün samimiyetimle söylüyorum bunu. Çünkü, dünyanın en ağır işidir bir tiyatro açmak ve onu yaşatmak.”  Nitekim, tiyatro, geçmişten günümüze hep açık veren, zarar eden bir örgütlenme olmuştur. “Üretim sürelerinin uzunluğu, mekana bağlı kalan ve çoğaltılamayan tek ve biricik olma hali, doğrudan insana bağımlı performans süreci, tiyatroda üretimin kazanca dönüşmesini neredeyse olanaksız hale getirmektedir. Yaşanan her türlü sosyal ve siyasal etki savaşlar, siyasi ve sosyal krizler, ekonomik dalgalanmalar vb.-doğrudan tiyatronun işleyişini etkilemektedir. Öte yandan, sinema ve televizyon, son dönemde de kitle iletişim araçlarındaki çeşitlilik, tiyatronun baş etmekte güçlük çekeceği yeni rekabet alanları yaratarak işletme gücünü zorlamaktadır. Ayrıca ağır vergi yük, kiralar, bakım-onarım, tanıtım ve duyuru giderleri de tiyatroların yaşamasını zorlaştıran önemli etkenlerdir.” (7)

Homeros, Antik Yunan sanatının tanrıçası Athena için “polümetis”, yani çok yönlü, yetenekli ve çok bilen sıfatını kullanır.” (8) Bu mitolojik olarak şu anlama gelir: İnsanların bir şey oluşturduğu, dönüştürdüğü, ürettiği her yerde Athena vardır ve bu eyleyişin içerisinde sanat, yaratıcılık ve beceri kavramları saklıdır. Işıl Yücesoy, yeteneği, birikimi ve başarıları ile Türkiye’nin sanat tarihinde “polümetis” sıfatını hak eden, Athena’nın mirasçılarından biri kuşkusuz. Söyleşimizin sonunda, mavi gözlerindeki ışıltıyla buluşan “umut”, şu sözleriyle yüreğimize işliyor: “Ben şükrediyorum ki Türkan Şoray’lar, Belgin Doruk’lar, Bedia Muvahhit’ler yetişti bu ülkedeki biz olduk, olabildik. Mesela Sumru Yavrucuk, Ayda Aksel, Levent Öktem, Mahmut Gökgöz gibi gençler bizim jenerasyonumuzun çocukları. Maksadımı aşmış olmayayım, bizim rahle-i tedrisatımızdan geçmişlerdir. İşte bu başarılı oyuncular varoldukça, bizim tiyatromuz asla tükenmez. Şekil değiştirebilir tiyatro; ama akıl kaldıkça, kalp kaldıkça, göz kaldıkça ve insan kaldıkça asla bitmez!”

Bir Sanat Havarisi
Bir Günbatımı. Turunculu, eflatunlu, kızıllı, lacivertli bulutlar hızla yer değiştirmekte. Havada belli belirsiz bir yağmur sıkıntısı…

Şarkılara, yaşar kıldığı karakterlere hayat biçen bir sanatçı var karşımızda. Bach gibi, neredeyse herkesin müzisyen olduğu bir aileden gelen. Üstelik Muazzez Kurtoğlu’nun yeğeni. Dediğim gibi, bestekarlar, ressamlar, tiyatrocuların yetiştiği o geniş aile içinde piyano, keman ve ud  sesleriyle geçmiş çocukluk yılları.

13413645_10153466633607100_864930711015750326_n“Dedem Giriftzen Asım Bey, amcam Musa Süreyya Bey müzisyen, diğer amcam Asım Yücesoy ressam, halam Nihal Erkutun besteci ve piyanist. Muazzez halam tiyatrocu. Bu bir bayrak yarışıysa eğer, son temsilcimiz yeğenim Cem Kurtoğlu’dur. Biliyor musunuz, babam Selahattin Yücesoy Ankara Konservatuarı Piyano Bölümü mezunuydu. Herkes Amerika’ya gidip dünya çapında bir müzik adamı olmasını beklerken, o Kırklareli’nde müzik öğretmenliğini seçmiş.”

Ipıssız hayatlarımıza dokunan o ses… İzleyiciyi allak bullak eden o benzersiz oyunculuk tekniği, ustalık katındaki sahne hakimiyeti. Bizi cesurca düşlemin okyanusuna taşıyan. Söyleyemediklerimizi söyleyen…

Belleklerde derin izler bırakan, çağını aşan, zaman ötesi bir primadonna. Toplumsal belleğe yerleşen gerçekliği tartışılmaz bir simge. Koskoca bir ömür kesitinden çıkan tek profil: Sanatçıyım!

Kısaca ve büyük harflerle; Işıl Yücesoy!
Billur ışıltılı o ses…Tüm duyarlıklarımızı bileyen, bizi kendisine tutsak kılan.Haritası çıkartılmamış bir coğrafyada dimdik durabilmiş, ödün vermemiş, hüzünlerini, elemlerini ayışığının altında, bir gecenin son saatlerinde yakamozla yıkayabilen bir kadın. Herkesin mutsuzluğunu öbürüne yüklediği zamanlarda, söylenecek sözünü sanatıyla söylemiş, lafını esirgememiş. Gün gelmiş, yumruklarını sıkıp, tırnaklarını avuçlarına geçirmiş, yutkunmuş. Hiçbir koşulda küsüp tespihböceği gibi kendine dönmemiş. Beylik tarza, klişeleşmiş üsluba, havı dökülmüş yorumlara sırtını dönüp yürümüş her defasında. Ansızın üstünde su damlaları ışıldayan erguvanları fark etmiş bir gün…Yüzyıllar yaşamışcasına yorgunluğu geçip gitmiş o an.

Eşinden ayrılmıştır. Kızı Meneviş henüz çok küçüktür. Çaresiz, yalnız, kırılmış hissetmektedir. Birden salondaki boy aynasına takılır gözü. Konyak rengi bir ışık düşmüştür duvara… Garip bir türbülans içindedir sanki. Bir yeraltı isyanı çoğalmaktadır içinde. Sular çoktan kararmıştır. Neredeyse bol yıldızlı bir başka yaz gecesi daha. Kıyasıya yalnız ve upuzun bir gece…Hep ve nedense buğuyla örtülü, bedeli çoktan ve defalarca ödenmiş bütün o seneler. Her gün yeni bir bozgunda, düş kırıklığında yaşamak mı? Hayırrrrrrr.

Aynadaki yansısını ayrımsar birden. Tükürür…Ve şiddetli bir tokat patlatır yanağına. “Kendine gel Işıl!” diye haykırır.

Aynada gözlerine baktı. Gözlerinin ta içine. Gözlerinde şaşkınlık, elem, korku, hüsran vardı. Korkmuştu. Ne tuhaf, neden olduğunu bilmiyordu ama korkmuştu. Kadere düğüm attığı o tokat. Unuttuklarını hatırlıyor, hatırladıklarını unutuyor gibiydi. Yıllanmış birikintiler arasındaydı dakikalardır. Belki bir zaman kaymasıydı bu. Ürperdi.

12375273_10153107220372100_4850048454926956533_o

Yüzü gözyaşları içindedir. Tam da şimdiki zamanla dün, yarın arasında bir med cezir dalgasının savruluşuna bırakacakken hayallerini, umutlarını… Serinlikle birlikte keskinleşen sardunya kokusunu hisseder o an. Yerçekiminden kurtulmuş gibidir. Dişlerini sıkıp, çenesini dikleştirir. Işıklı mavi gözlerinden gölgeler gelip geçer. Sonrası, gerilerde kalmış bir şeydir aslında, hiç dönülmeyecek bir şey.

Kuşkusuz en önemli yorumcularımızdan biridir Işıl Yücesoy, tümüyle kendine özgü bir yorum. O yorum dün olduğu gibi, bugün de erişilmezliğini, benzersizliğini koruyor. Kaç kuşağı peşine takarak üstelik. Ve her kuşağı kendisine hayran bırakarak. Her yorumladığı karakterle varlığını yeniden yaratan, hayatın her katında cesurca dolaşabilen bir estet. Kabına sığmaz bir enerji sağanağı. Sahnede, kamera karşısında, mikrofon başında, radyoda ‘arkası yarın’larda, gazino kulislerinde, defalarca başka biri olarak doğup, başka biri olarak yaşadı Işıl Yücesoy. Ve yaşamaya devam ediyor.

Çağan Irmak’ın bana gelmesi demek, abla bu rol senin içindir. Nokta, anlatabiliyor muyum? Oyuncuya çok imkan tanıyan, istediği metrede kumaşı sergiletme fırsatı tanıyan Çağan gibi bir yönetmenle çalışmak elbette güzel, son derece doyurucu.”

“Sanatın kendisi başlıbaşına bir labirent aslında. Zorlu, durmadan mücadele isteyen. Her kim ki, köşebaşında bir tiyatro açmıştır kölesi, kulu olurum. Bu koşullarda tiyatro yapmak için çırpınanlara büyük saygı duyuyorum.”

“Güzel Sanatlar Akdemisi’nde Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun öğrencisiydim. Bir gün bana ‘Çok fazla yeteneğin yok resim sanatında’ dedi. O gün tuvali sonsuza dek bıraktım ve bir daha da elime almadım…”

“Muazzez Halam,’seninle konuşmak istiyorum’, dedi. Tiyatroya yeteneğim olduğunu fark ettiğini, neden oyuncu olmak istemediğimi, sordu. İyi de, çocukluğum babamın görevi nedeniyle Kırklareli’nde geçtiğinden ancak iki piyes izleyebilmiştim o tarihe kadar. Tiyatro o kadar uzaktı ki bana…”

“Konservatuar sınavlarına girdim ve 22 kişi içinde ilk 11’e girerek kazandım imtihanı. Konservatuarda çok çalıştım ve birincilikle mezun oldum. Hocam Cüneyt Gökçer’in emriyle opera bölümüne de devam ettim bir süre. Hatta opera bölümündeki hocalarım ‘Işıl seni Almanya’ya göndeririz, dünya çapında bir ses olursun’ dediler. Çünkü sesim ender bulunan bir ‘alto’ymuş. Doğrusu ya, operayı çok fazla sevemedim nedense. O yüzden bu teklifi reddettim. Şimdi bile çok fazla opera dinleyemem mesela. Ama hayat ilginç sürprizlerle dolu. O dönem çok ciddi bir opera eğitimi almıştım. Yıllarca tiyatroculuk yaptıktan sonra Egemen Bostancı ile müzik hayatına atıldığımda o yıllar boyunca edindiğim opera sesimi kaybetmek, yok etmek için bir operacı hoca ile çalışmak zorunda kaldım yeniden. Hatta ilk plaklarıma bakarsanız, bariz bir opera tınısı görürsünüz…E, olacaktı artık o kadar.”

1969’da Ankara Devlet Tiyatrosu’nda Yeryüzü Cenneti ile izleyici karşısına çıkar Işıl Yücesoy.Sonrasında; Kanlı Düğün, Haydutlar, Tamirci, Yollar Tükendi, Sarı Naciye, Üç Kuruşluk Opera, Yedi Kadın, Saksağandı Jülyet, Yaşar Yaşamaz, Abdülcambaz,  Giydirici, Çardaş Fürstin, Orkestra, Küçük Adam Ne Oldu Sana…

Devlet Tiyatrosu’ndan dört kere istifa ettim, biliyor musunuz? Yapı olarak, hayatım boyunca, midemden kimseye bağlanmadım, müdana etmedim çünkü. İlk istifam Recep Bilginer’in Sarı Naciye oyunu esnasında oldu. Sarı Naciye’yi oynayacağımı düşünmüştüm. Ama bana Boyalı Ayşe rolünü uygun gördüklerini öğrendim. Tekin Akmansoy sahneye koyuyordu oyunu. O kadar bozuldum ki bu role, istifamı verdim hemen. Çünkü ben diyalek bilemem, hiç çalışmadım bu konuda ve hala da bilmem. Bana trilyon verseler, Urfa’lı bir kadını oyna deseler yapmam, yapamam. Her insanın bir alanı ve yeteneği var sonuçta. Provalara gitmedim. Bir akşam Bayazıt Gülercan ile Tekin Akmansoy bana geldiler, ellerinde bir şişe şarap ile. Tekin Akmansoy, ‘İstifa etmekle çok iyi etmişsin. Senin gibi yüzlerce tiyatrocu var zaten. Sen şarkı falan söyle, daha iyi olur’ dedi. Bu sözlere daha da sinirlendim tabii. Meğer beni çok iyi tanıdıkları için, mahsus üzerime geliyormuş, ikna edebilmek için. İstifadan vazgeçtim. Sonrasında her gece eve gelip özel olarak çalıştırdılar beni ve prömiyerde o Adanalı kadın tiplemesini büyük bir başarıyla canlandırdım. O kadar ki, Recep Bilginer’in Sarı Naciye adlı oyunu, Recep Bilginer’in Boyalı Ayşe oyunu diye anılır oldu. İnsanlar Boyalı Ayşe’ye yer var mı diye koşuyorlardı gişeye. Megalomanca bir şey değil bu söylediğim, dönemin tanıkları hala yaşıyor, sorabilirsiniz. Çok çalışkan ve inatçı yapıma borçluyum bu başarıyı.”

“Yeniden Devlet Tiyatrosu’na geri dönmek istiyorum fakat beni geri alın demek de  zoruma gidiyordu, doğrusu. Halamla konuştuk. Bu kadar rol oynamışım, bu kadar tecrübeliyim. Tamam, istifa ettim ama onlardan teklif gelmeden gitmem dedim. Tiyatro kurmak istediğimi söylediğimde ‘Sen delirdin mi’ dedi halam. O sıralarda Fikret Hakan ile film yapıyordu. O’nun da tiyatro kurmak istediğini söyledi bana. Fikret Hakan ile konuşup anlaştık. Sonrasında Erol Günaydın da katıldı kadroya. Rahmetle anıyorum Erol Günaydın’ı. O’na ‘Erol Ağabey, ben bu işi  Devlet Tiyatrosu’na dönebilmek için yapıyorum. Benim elimi tut, beni ayağa kaldır, sakın beni yere çakma ne olur’ dedim. Nur içinde yatsın, bir tek gün devlet tiyatrosu tarzından ayrılmadı karşımda oynarken. Ve çok ses getirdi Saksağandı Jülyet oyunu.”

“Hemen ardından Cüneyt Gökçer bizzat kendisi gelip, ‘İstifanı kabul ettiğim için özür dilerim’ dedi ve eliyle dilekçemi yazdı. Sahneye koymak üzere olduğu Tamirci adlı oyunla Devlet Tiyatrosu’na davet etti. Zafer Ergin ile karşılıklı oynayacaktık. Aynı oyunun provalarında Cüneyt Gökçer’e karşı çıktım. Finalde tamircinin karşısında diz çökmemi istiyordu ancak beni buna ikna edemiyordu zira rolümün böyle bir gerekliliği yoktu bana göre. Kendisini kırmamak için tüm provalarda O’nun istediği gibi eğildim tamircinin karşısında ama prömiyerde dimdik ayakta bitirdim oyunu! Çünkü hocam beni tersine ikna edememişti. Canım Hocam, perde kapandığında, tek laf etmedi bu konuda. Karşılıklı restleşmiştik, o kadar…”

Yıllar geçer. Alkışlarla, başarılarla geçer bütün o yıllar. Televizyon dizileri, sinema filmleriyle. 2001 senesinde Ayşegül Atik Tiyatrosu’nda Gizli Bahçe, 2010’da İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda King Kong’un Kızları’nı yönetir Işıl Yücesoy.

“Çok vakit geçti tiyatronun üzerinden. Belki biraz da geride kaldım. İtiraf edeyim ki emekli olduktan sonra tiyatroda kendimi yenileme şansım olmadı hiç. Bıraktığım yerden devam etme fırsatım olabilir mi bilmiyorum açıkçası. Yetmiş yaşındayım ve artık gençlerin ritmine ayak uydurmak da zor gelebilir bu saatten sonra.”

Sabahın ilk beyazlıkları ince bir tül gibi akmakta usulca. Kimbilir dallar kaçıncı baharı taşımakta? Ve bizi bekleyen kaç bahar kaldı şunun şurasında? Bir çiçek dürbünü yapma zamanı artık. Ve tarihin müsvedde defterini önümüze çekip yazmaya, anlatmaya, söylemeye başlamak.

Işıl Yücesoy zamansızdır. Sanat havarisidir. Benzersizdir. Eşi, muadili yoktur. Ve hiç kuşkusuz, hayatın bize armağanıdır. Bütün hepsi bu!

 Kaynakça:

 Faruk, Ömer. “Dışarıdan Düşünmek”, Chiviyazıları Yayınevi, İstanbul, 2016
 Onaran, Alim Şerif. “Sinemaya Giriş”,  Agora Kitaplığı Yayınevi, İstanbul, 2012
 Büker, Seçil. “Sinema Dili Üzerine Yazılar”, Dost Yayınevi, Ankara, 1985
 Onaran, a.g.e.
 Uluyağcı, Canan. “Bir Anlatım Aracı Oyunculuk: Tiyatro Oyunculu ile Sinema  Oyunculuğu Arasındaki Ayrım, Kurgu Dergisi, İstanbul, 2001
 Su, Süreyya. “Çağdaş Sanatın Felsefi Söylemi”, Profil Yayıncılık, İstanbul, 2014
 Konur, Taner “Devlet Tiyatro İlişkisi”, Dost Yayınevi, Ankara, 2001
 Heidegger, ”Sanat Eserinin Kökeni”, De Ki Basım Yayın, İstanbul, 2007
 Cezar, Mustafa. “XIX. Yüzyıl Türkiye’sinde Heykel Plastiği Sorunu”, Hürriyet Gösteri  Dergisi, İstanbul, Sayı:66
 Korur, Aslı. “Cumhuriyetin İlk Onbeş Yılında Türk Resim ve Heykel Sanatı”, Ankara  Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2008
 Akdede, Sacit Hadi. “Devlet Sanat İlişkisi”, Efil Yayınevi Yayınları, Ankara, 2014
 Pektaş, Nazlı. “Çizginin Formla Dansı”, Yaşamı Paylaşma Sergisi tanıtım broşürü
 Yılmaz, Evren, “Mondrian ve Maleviç’in Sanatında Metafizik ve Felsefi Arayışlar Sanatçı  Metinleri Işığında Bir Değerlendirme”, İstanbul Teknik Üniversitesi – Sosyal Bilimler  Enstitüsü – Sanat Tarihi Anabilim Dalı Doktora Tezi, İstanbul, 2009

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here