Kaybedecek bir şeyi olmayanların ellerinde son kalan şey, umutları oluyor. Yok olmakla, devam etmek arasındaki o en kısa ama aynı zamanda en ulaşılmaz mesafe de, böylece arafın gölgesi oluyor zamanın göreceliğine düşen. Ellerinde başkaca katığı olmayan umutlarıyla kalakalanlar, tutunacak dal ararken, kendilerine uzanan elleri yakalıyor can havliyle. Ne ki, öncesinde ellerini ovuştura ovuştura yaklaştıklarını görmedikleri fırsatçıların kucağında buluyorlar kendilerini. Umudun yeni adı işkence oluyor. Sırf alınlarındaki yazıyı kabul etmedikleri için, o yazıyı kendileri yazmak istedikleri için, star olmayı umdukları o acımasız sistemin figüranı oluyorlar. Kader dansı böyle başlıyor. Eğlence böyle başlıyor. Şov böyle başlıyor. Yarışma böyle başlıyor. Katatoni böyle başlıyor. Tükeniş böyle başlıyor. Modern bir gladyatör hikâyesinin kurbanları, kendilerini televizyonun “reality show’unda bulsalar da sonunda, evrilen çok şey yok insanlık tarihinde. Yıkım çağının çarkları üzerimize üzerimize gelirken gücümüzün son dirhemine tutunarak, durma diyoruz kendimize. Bırakma, vazgeçme, uyuma, düşme, ayakta kal, hayatta kal, yaşamasan bile kal o hayatta! Sayıklar gibi tekrar ediyoruz: Bırakma, vazgeçme, düşme, ayakta kal…

Tam o anda işte, bedeninin senden bağımsız salınışında, ayakların külçe kadar ağırlaşmışken, düşerken yani tam, karşındakini kaldırmak, onun için ayakta kalmaya çalışmak, içimize su serpen gülümsemeyi başlatıyor. İflah olmuyor o romantik yanımız. Adına ister “uyurgezer” diyelim, ister “ayakta uyuyanlar”, ister “dalgalar”, isterse “kısrak”… Fark etmiyor. Tökezleye tökezleye, tepine tepine, yozlaşa yozlaşa tükeniyoruz sonunda. Nefesimiz bitiyor işte. Atları vuruyorlar. İnsanın nihai gösterisi bitiyor. Üstelik bu sefer, uykudan önce televizyonu kapatmayı hatırlatan da olmuyor.

İlke Kodal,

Tolga İskit,

Yılmaz Sütçü,

Beni hayrete düşüren katmanlı becerilerinizle, hayran kaldığım enerjinizle, dayanıklılığınızla, kondisyonunuzla, sınırlarda dolaştığınız yaratım alanınızla, azminizle, estetik yorumlarınızla hiç aklımdan çıkmadınız.

Kemal Aydoğan,

Bedirhan Dehmen,

Bu, insanı öğüten ikiyüzlü sistemi izlerken, nasıl bu kadar eğlenebildik, söyleyin. At adımlarımızla insanı eze eze giderken durup bir ‘selfie’ mi çekinseydik tarihe not düşmek için?

Bir de Moda Sahnesi’nin duldasında bana da yer verin. Yoksa düşerim.

Geçen sezon başlayan, bu sezon da devam eden ve Moda Sahnesi’nin ilk dans tiyatrosu olan “Balerin” mi ilham verdi “Maraton”a? Cesaretlendiren o muydu?

Bedirhan Dehmen: “Balerin” burada bir kulvar açma, yol açma denemesiydi. Onun enerjisi, heyecanı bizi motive etti ve ikinci bir proje için yüreklendirdi. Kemal (Aydoğan) abi “Balerin”in de proje danışmanlığını yapıyordu. Onun heyecanının da bir parçasıydı. İkinci proje gündeme geldiğinde her şey çok hızlı gelişti ve temmuzda da çalışmaya başladık. 

“Parmak uçları terleyen insanlar olarak yaşamı biraz daha kımıldatmak için 11 Temmuz’da hadsizce bir araya gelen” kadroya bakınca insan bir kez daha yaşasın sanatların kardeşliği, iç içeliği ve bütünlüğü diyor. Müzik, dans, oyunculuk ve bunların hepsini birden yapabilen insanların buluşması çok heyecan verici.

İlke Kodal: Zaten Bedirhan’ın ilk aklına gelen şey farklı disiplinleri buluşturmaktı.

Bedirhan Dehmen: Hem dansın, hem tiyatronun araçlarını kullanarak, kesişen o yaratıcı alanda bir yol açma derdimiz vardı. Bu sefer, üç disiplinin buluştuğu, kesiştiği yerde bir şey yaptık. Buna dans tiyatrosu denebilir, fiziksel tiyatro denebilir, hareket tiyatrosu denebilir, müzikal tiyatro denebilir. Başka adlandırmalar da mümkün. Pek çok şey de süreçte hakikaten kendiliğinden gelişti. Bunun matematiği yok. Mesela canlı müziğin olmasının sebebi Kemal Aydoğan’dır. Biz belki müziği, kayıt üzerinden kotarmaya çalışacaktık. O ölçek çok hızlı ve doğru bir cesaretlendirmeyle gelişti. Eserin formuna dair de bir sürü arayışa giriyoruz. Bir fikir oluyor tabii ama o fikrin nihai biçimini bulması denemelerden sonra, birlikte yoğurmalardan sonra şekilleniyor ve ortaya çıkıyor.

Kemal Aydoğan: Danslı, müzikli büyük oyun! Tanımlama zorluğu çekerken adına farklı şeyler diyoruz.

Bedirhan Dehmen: Kemal abiyle başında ‘cast’ı konuşurken şöyle bir manzara şekillendi. “Balerin”le birlikte dansçı formasyonu olup oyunculuğa açılabilen birisi var (İlke) elimizde. Oyuncu olup dansa, harekete açılabilen kim olur diye düşündüğümüzde bulduğumuz kişi Tolga (İskit) oldu. Birden fazla alana açılabilecek, hem moderatör, hem sunucu, hem şarkı söyleyecek, hem oyunculuk yapacak, hem izleyiciyle etkileşim içinde olabilecek, hem anda doğaçlama yapabilecek, gerektiğinde dansa açılabilecek kim olabilir dendiğinde de Yılmaz (Sütçü) gündeme geldi. Oyunun formu aslında ‘cast’ıyla çok organik şekilde gelişti.

Maraton”u Sydney Pollack’ın “Atları da Vururlar” filminden ve Horace McCoy’un romanından uyarladınız. Daha önce DT tarafından aynı isimle sahnelenen oyun, yerli ve milli kahramanlarıyla nasıl buralı oldu?

Bedirhan Dehmen: İlk nereden çıkıyor derseniz, yaşamak ve hayatta kalmakla ilgili bir tartışmamız vardı. Bu tabii Moda Sahnesi’nde yaşıyor olmanın getirdiği bir şey. Burada gündelik muhabbet böyle şeyler üzerinden açılıyor. Ayaküstü yaptığımız çay kahve muhabbetinde bunları konuşuyoruz. Duyduğun bir şey sende bir etkileşim başlatıyor. Senin söylediğin bir şey karşıda başka bir şeyi tetikliyor. Hayatta kalmak, yaşamak, ülke, ekonomik kriz derken bir şey yapalım, sözü de buraya dâhil olan, buralı formları da kullanan, aşinalık ve yabancılık arasında serbestçe git-gel yapabilecek, izleyiciyi de bunun arasındaki spektrumda gezdirecek bir şey olsun derken işte, “Atları da Vururlar” aklımıza geldi. Ama daha önce yapılmıştı; yine de farklı bir şey yapmak mümkün olur mu; acaba esnek bir uyarlama mı olsa derken okumalar yapıldı ve biz oyunu üç kişiye indirgemeye karar verdik. Yaratım sürecinin içinde o kadar dinamik bir hayat oluyor ki, oyun bayağı değişimden geçti. Bilinmeze kendini bırakırken yan yana kol kola, kafa kafaya verip onun içerisinde bir gemiyi yüzdürmeye çalışmak gibi bir yöntem şekilleniyor. Seviyoruz da bunu. “Atları da Vururlar” ekonomik kriz, buhran döneminde sadizmin eğlence olarak sunuluyor olması ve bize sunulan eğlence paketinin aslında nasıl sado-mazoşist bir oyun olarak gerçekleştiği, başkalarının acısına gülerek, başkasının acısıyla kendi acısını hafifleterek, kendi sefaletini kendisinden daha sefil durumda olan birilerini izleyerek gideren bir kalabalık var. Kitle manipülasyonu eğlence aracılığıyla tam da böyle dönüyor galiba. “Survivor” da bu, Roma gladyatörlerinin durumu da bu. Bizim de buraya bir sözümüz olsun istiyoruz çünkü bu meseleden rahatsızız. Günümüz Türkiye’si bu anlamda kendi eğlence endüstrisiyle ve o endüstri içinde üretilen ürünlerle, yarışma programlarıyla bunu yapıyor. 

Pina Bausch önce oyunu çalışır, projeyle ve projenin gerçekleşeceği şehirle iyice hemhal olduktan sonra oyunun ismini bulurdu. Siz de “Maraton” ismini 15 Ağustos tarihinde koydunuz. Niye “Maraton”?

İlke Kodal: Aslında “Atları da Vururlar” diye düşündük uzun bir süre. Sonra adı ne olabilir derken “Büyük İstanbul Dans Maraton”u mu desek, nasıl bir maraton derken, o zaman “Maraton” olsun, uzamasın, net olsun, bizim olsun dedik.

Sisifos’un nesini andınız? Sisifos’tan günümüze hangi cezaların bedelleri ödeniyor?

İlke Kodal: Amacımız ne? Biz bu şeyi niye çekiyoruz? Daha ünlenmek için mi? Daha sosyal bir kimlik için mi? Niye biz kırk gün düşene kadar dans edeceğiz? Daha çok para, sığınacak bir yuva, kazanılacak bir ödül ve daha fazla takipçi sayısı gibi yerlerden de beslendik çok.

Sosyal medyanın bizi ele geçiren, göstermeci bir hali de var oyunda.

Bedirhan Dehmen: Görünürlüğün kendisi bir tuzak aslında. Sistemin, bireyleri tuzağa düşürdüğü yer tam da burası. Görünürlüğün kendisinin nasıl bir tuzak olduğunu belirsizleştirerek, tam tersine bunun bir ödül olarak sunulması üzerinden işliyor. Ama işte o zokayı yutan aslında tam da yemi yuttuğu anda teslim oluyor. Günümüz görsel kültürü ve onun etrafında örülen tüm bu sosyal medya durumuna baktığımızda; kimse seni zorlamıyor artık bunun için. Sen bunu, görünür olmayı arzuluyorsun. Bu biraz acıklı bir hikâye. Bu tüketim üzerinden kendine bir kimlik kurmanın bir tık ötesi. Tükettiğinle varsın, tükettiğin kadar varsın meselesinden ziyade; göründüğün kadar varsın üzerinden bir yere gidiyor. Özel paketlenmiş şekillerde, görünür olmak gibi de içselleştirilmiş bir baskı var. Herkes sosyal medya paylaşımlarından sanıyor ki millet çok mutlu, hep tatillerde filan. Toplumsal bir depresyona doğru ilerliyoruz. Çıtayı o kadar yukarıya koyup -buna bir de inanırsan-, o çıtayı yakalayamadığın her yerde aşağı doğru çakılıyorsun. Mutsuzluğun kendisi harekete geçmek için çok tetikleyici olabiliyor.

“Hayatta kalma” ile “yırtma” arasındaki ironiye eklenen “show must go on” anlayışının acımasızlığı, renkli sahne ışıklarının ve cilalı eğlence dişlilerinin gizleyemediği sahne arkasındaki karanlığın, sönüklüğün, pespayeliğin, sefilliğin ve sömürünün ürünlerine (posalarına) ışık tutuyor. Ve bu tezatlığı, sanki eğlenceli bir şey izliyormuşuz edasıyla yaparken bize zerk edilen acıyı daha net fark ediyoruz. Biçem ve içeriğin zıtlığı, bu etkiyi katlandıran bir sahneleyişle mümkün olmuş.

İlke Kodal: Bu tam da yönetmenin yapmak istediği şeydi.

Bedirhan Dehmen: Biz “Balerin”i Moda Sahnesi çatısı altında yaptığımız için çok mutluyuz. İyi ki birbirini destekleyecek ilişkiler ağı oluşmuş, şekillenmiş. İyi ki “Balerin” bizi bir sonraki işi yapmaya cesaretlendirmiş. Ama biraz daha keskin, biraz daha can yakıcı, biraz daha ileriye gidebilir miyiz sorusu hep vardı. Tiyatronun güzelliği de orada. Üsluplar var. Derdinizi ifade etmek için bize bir seçenek yelpazesi sunuyor. E tabii mizah kolaylaştırıyor hazmı biraz. Sistemle ilişkimiz de şöyle biraz: Hep bize sol gösterip sağ vuruyorlar. Biz de azıcık sağ gösterip sol vuralım dedik. O tokat aynı zamanda kendimize de. Biz de öğreten konumunda değiliz. Bizim için de bir yüzleşme, anlama, kavrama süreci ve bu en çok bizi dönüştürüyor. İzleyicilerle de buranın üzerinden bir temas yakalayabilirsek mutlu oluyoruz.

Ben seyirci olarak her oyundan yanıma bir iki yeni cümle, yeni soru alarak çıkıyorum. Bu bende reel olarak oyunu izlediğim anda, oyun süresinde ve sonrasında gerçekleşiyor. Ama sizler o etkileşime bizlerden aylar önce, prova sürecinde başlıyorsunuz. Sindire sindire, anlaya anlaya çıkıyorsunuz karşımıza. Bunca zaman nasıl yaşadınız o maraton içindeki maratonu? Arkadaki kan/ter/gözyaşı?

Yılmaz Sütçü: Okumalarla geçti, paylaşmalarla geçti. Ortak şeyleri düşünüyoruz, ortak bir zekâ kullanıyoruz ama daha yoğun bir yerde buluşmamız gerekiyordu. Biraz atölye süreci gibi de geçti. Bedensel farkındalığı da arttırmak gerekiyordu. O zaten İlke ve Tolga’da çok yüksekti. Benim belli bir noktaya gelmem lazımdı. Mental olarak ayrıca buluşmamız lazımdı. Denemelerle de geçti bir taraftan. Sunarken nasıl sunacağız? Nasıl anlaşılacak? Derdimizi nasıl anlatacağız? Size bunu hissettirdiysek galiba doğru yoldayız.

İlke Kodal: Biz kendi sınırlarımızı zorlamaya devam ediyoruz.

Bedirhan Dehmen: İsmiyle münhasır bir süreç oldu. O süreç devam ediyor ve edecek de. Biraz beyin bağırsak bağlantısını da o anlamda bize öğretiyor. Şunu söyleyebilirim ki buradaki çalışma süreci hepimizin yazını kurtardı.

Burası sığınak olmuş size. Boşuna dulda demiyorsunuz.

Bedirhan Dehmen: Aynen öyle, Moda Sahnesi çatısı, bizim gelmekten ve içinde çalışma yapmaktan ötürü haklı bir gurur yaşadığımız bir yer oldu gerçekten. Türkiye’nin genel halini, dışarının durumunu düşündüğümüzde böyle bir üretim alanı içerisinde bulunmak çok kıymetli. Üstelik burada üç oyun birden çalışılıyor. Sürekli bir insan trafiği ve sürekli bir paylaşım oluyor böylece.

Oyun, olağanüstü bir performansla sahneleniyor. Sona doğru tükenişi izlerken sizin de tükendiğinizi görüyorum. Her anlamda sınırları zorlayan bir dans. Pistin o kadar ucuna/sınırına geliyorsunuz ki bazen, eyvah düşecekler mi yoksa diyorum. Ama sonra o kontrolsüz görünen şeyi de kontrol ettiğinizi hatırlıyorum.

İlke Kodal: Bu, gerçekten tükenmeden çıkacak türden bir oyun değil. Biz de gerçek anlamda tükeniyoruz. Bazı sahnelerde bilinçli bir kontrol var ama bazen gerçekten de o sınırlarda düşecek gibiyiz.

Bedirhan Dehmen: Tiyatro sahnesi üzerinde olduğumuz bilgisini unutmuyoruz. Fiziksel ve duygusal tükenme eşiğiyle flört hali performansın kurucu ilkelerinden bir tanesi. Onu arıyoruz ve yakaladığımız yerlerde, daha ikna edici, sahici bir fiziksellik oluşturabiliyoruz sahnede. İletişimi onun üzerinden kurmak da tercih ettiğimiz bir şey.

Vitrinde olanlarla arka planda olanların çatışması… “Ambalajın içindeki sefillik” oyunu en güzel anlatan cümle demişsiniz.

Bedirhan Dehmen: Oyunun daha vahşi bir yere gitmesi, daha hırçın bir yere gitmesi… Yılmaz’ın yükseldiği yerle Tolga ve İlke’nin düştüğü yer arasındaki pergeli açmaya dair önerilerde Kemal Abinin katkısı çok fazla. Bence o daha iyi cevap verebilir buna.

Kemal Aydoğan: Bu zaten hâlihazırda var olan ama bizim görmeyi istemediğimiz bir durum. Bir kere bu yok da biz bunu sanatla gösteriyoruz gibi bir durum yok. Zaten bu sefaletin içindeyiz ve böyle dönüyor dünya. Doların, Euro’nun iki katına çıkıp enflasyonun coşması… Şu an bankadan %25 faiz alıyorsunuz. Bundan iki ay önce %10’du, seneye %50. Bu ne demek? Birileri artık işinde gücünde değil demek. Ve bu işinde gücünde olmayanlar, bir ülkede yirmi milyon, yirmi beş milyona vurmuşsa kültür sanat işleri böyle yürümeyecek demektir. Çocuğuna pantolon alamadığı için intihar etmek diye bir gerçek var. Seksen milyonun yaşadığı bir ülkede hiçbir şey yapamıyor muyuz? Adam başı bir lira versek seksen bin lira bulamıyor muyuz o arkadaş için? Ama bu romantik, kimse böyle bakmıyor. Hayali bir sektörün üzerine kurulmuş, hayali bir ekonominin üzerine kurulmuş bir Türkiye burası. İflas etmiş bir toplumun vatandaşlarından bahsediyoruz. Sefaleti görmüyorsa tam da bu oyundaki gibi orada o ritm çalmaya devam eder. O şarkı, tüm güzelliği ile çalmaya devam eder. Birileri de tutunmaya çalışır. Ölen için de deriz ki onlar gitti ama ben hayatta kalmaya devam ediyorum. Böyle rasyonel açıklamalar yapmaya çalışırız.

Peki hayatta kalan mahcubiyet duymuyor mu?

O mahcubiyet dünyanın neresinde duyulmuş ki? Fildişi sahilinde yirmi milyon kişi ölmüş on yılda. Fildişi Sahili hayatına devam ediyor. İnsan utanmıyor, arlanmıyor, hatırlamıyor, çabuk üzerinden geçiyor. Kendi biricik hayatını daha çok önemsiyor. Yenidünya düzeni de zaten bunun böyle yaşanmasını tavsiye ediyor. O çocuğu için ölen adamdan sonra, bir dakika ya, ben oyundan düştüm, hayatıma devam edemem diyen var mı aramızda? Böyle bir varlığı üreten toplum içinde, ben yokum diyebilme etiği, gücü, vicdanı, ahlakı, örgütlülüğü yok ki. Herkes öldüğüyle kalıyor. Büyük bir sefalet içindeyiz. Kaldı ki biz toplumun şanslı bir bölgesinde, daha beter durumdakileri görmeden yaşıyoruz. Toplumun büyük kesimi çökmüşken, ekonomisini, parasını kaybetmişken, yüz bin kişi, -buna ülkenin milliyetçi partileri de dâhil- gelirlerine gelir kattılar. Şimdi acayip değil mi bu? İki ayak üzerinde duruyor yanılsaması yaratıyor. Ayakta… Onun için de halimizi biraz daha sertçe anlatmaktan, biraz canınızı sıkmaktan, biraz huzurunuzu kaçırmaktan kaçınmadık. Direnmek için neşeye ihtiyacımız var ama Bedirhan’ın da dediği gibi, yaratıcılık için huzursuzluk ve mutsuzluğa da çok ihtiyacımız var. Benden öneri bu nedenle gelmiştir.

1930’ların ekonomik buhranı nasıl “Atları da Vururlar”ı yazdırdıysa, bugünün tekinsizliği de bu oyunu yaptırıyor size. Karanlık günlerde sanat olacak mı sorusuna Brecht’in “evet, karanlık günleri anlatan sanat olacak” sözünü doğrularcasına.

Bedirhan Dehmen: Olayda ironi var ama alegori de var başka bir yerden baktığımızda. Kendi inandığı yola devam etmeye çalışanlar da o yarışmacılar kadar meşakkatli bir işin içine giriyorlar ve sefaletleri de yine başka bir yerden baktığımızda hiç de az değil. Dolayısıyla bizim oyunda özdeşleşme yaşadığımız, duyusal anlamda yakınlık hissettiğimiz bir taraf var o hayatta kalanlarla ama onlar başka bir ideolojik körlük içinde onları yapıyorken biz belki biraz daha çocukça ve biraz da safça bir inanç içinden bunu yaşıyoruz ama işlerin çok iyi gitmediğinin farkındayız. Bu nasıl bir yanılsama ki? Buraya bomba düşmüyor diye savaş yok mu yani? Bu ülkede savaş var savaş! Dolayısıyla oralar, bizim görmek istemediğimiz yerler. Düşüncede keskin olmak, o illüzyonun kırılmasına yardımcı oluyor. Tiyatro da o keskinliği belli bir iç tutarlık içinde sahneye taşımamıza yardımcı olan bir sanat ismi.

İyi ki var.

Kemal Aydoğan: Az önce Moda Sahnesi çatısı altında olmak güzel dedik ama aslında buna Moda Sahnesi Maraton ekibi demek gerekiyor. Hâlâ buna inanıyor olmak, bunu sürdürüyor olmak, buradaki kuvvete, -sanatın kuvvetine diyelim- ifade etme kuvvetine inanıyor olmak… Saf dediğimiz o, keşke herkes bu kadar saf olsa.

Bizi ayakta tutan, düşmememizi sağlayan da işte o saflık ve naiflik bence. O da bizim motivasyonumuz.

Bedirhan Dehmen: Hem inançlıyız, hem de çok inatçıyız. Rahatlık da çok iyi gelmiyor bize. İşlerin zorlaşması bizim irademizi ve inancımızı besliyor. Sanatın böylesi dönemlerde daha yaratıcı, güçlü, tok, yoğun ürünler veriyor olması da rastlantı değil bence.

Kemal Aydoğan: Huzurlu yaratıcılık diye bir şey yok. Bir paradigma olarak şundan da kopmuyoruz. Belki de bu tip bir yaratıcılığa gerek yok. Sanatın derdi olan konular bir aramızdan çekilse gitse… Mesela denize bakıp denizin dalgasının karaya çarpım hızıyla uğraşsak; o sesin frekansını ölçmeye çalışsak, bunu konuşsak. Ne konuşacağız?

Bedirhan Dehmen: Sanat yapamıyoruz, rahat bırakın!

Kemal Aydoğan: İnsanlar salak, kandırılıyor. Orada da bir tane ideolojik abi var. Görünür olursan, bak güzel olur diyor. O da ona gerçekten kanıyor. Çünkü aptal bırakılıyor. Çünkü kimse aslında halkın akıllı olmasını istemiyor. Çünkü halkın akıllı olması demek, karşımıza dikilip hesap sorması demek. Bir tip tiyatrocular da öyledir. Onlara soru soramazsın. Onlar mutlaka iyi oynamıştır. Sen onları anladın mı bakayım. Eziklik sendedir. Hep bir abicilik, bir üstten bakmacılık… Benim öyle geçti hayatım. Burada zaten eşitler ilişkisi hiçbir zaman kurulamıyor. Talep edilemiyor. Görece bir batılılık penceresi açmakla, görece daha doğulu olmak arasındaki sarkacın arasında giyotin gibi kesilip gidiyoruz. İkisi de değil! İkisinin dışında bir hayat var. Sizin kimlik örüntülerinizi kabul etmek zorunda değilim. Sadece insan kimliğimle burada yaşamak istiyorum. Başka da hiçbir kimliğe ihtiyacım yok.

Benim paranoyam mı? Ben o yerli-milli kahramanların içinde, TOKİ evlerinde, salavat zincirinde, imam nikâhı üzerinden yapılan namus bekçiliğinde, ezik halka hükmedenlerde, Türkiye’nin dünya ülkelerine örnek olmasında hep Tayyib’i gördüm oyunda.

Kemal Aydoğan: Hiç yok, katiyen, ilgisi yok! Biz İsmet İnönü’den bahsediyorduk! Bir öncekinin de bir sonrakinden çok farkı yok. Versiyonları değişik sadece. Bu evet, biraz daha çapsız ve doğulu, bu şark kurnazı. Öbürü de batı kurnazıydı ama. Birbirini üretti bunlar. Beyaz batılı erkeğin kurduğu bir dünya, bir ideoloji var. Önce işte o beyaz, batılı erkeğin koyduğu şeyle bir kavga etmeli. Henüz Türkiye’yi kastetmiyorum; Amerika’dan bahsediyorum. Oranın yaydığı şeyin içine dalanlar var. Geçen gün demiş ya beyefendi “ben bok yedim, bir şey olmaz” diye. Papyon takıyor adam ya, takke falan takmıyor. Batılı göstergenin Allah’ı bu adam! “Ben dışkımı yedim, sorun yok, meraktan yedim” diyor! Afrika’yı da böyle işgal ettiler, Asya’yı da böyle işgal ettiler. Kendi fikirlerini böyle sömürge aydınlarına dikte ederek ve sanki onlar da bir şey diyormuş sanarak. Bununla kavga etmedikçe A ya da B fikriyle Türkiye’yle kavga etmenin gerçekten hiçbir anlamı yok. Geçiş dönemlerinde Çehov’un oyunlarına bakın, Shakespeare’in oyunlarına bakın. Bu toplumsal tipler ürüyorlar, hep bir yerlerden çıkıyorlar. Geçiş döneminin figürleri bunlar. Biz “Maraton”u yapabildik mi? Seyirciyle o estetik düzeyde karşılaşabilecek miyiz? Bunun üzerinden seyirciyle bir şey tartışabilecek miyiz? Kendimizi ifade edebilecek miyiz? Yeteneklerimizle onu ikna edebilecek miyiz? Onun gözünde bir nitelik aşamasına gelmiş olabilecek miyiz? O gece orada gerçekten onu kandırmadan bunu yapabilecek miyiz? Politik olan bu aslında. Bunu konuşalım. Tiyatro çok kuvvetli bir sanat. Bizim uzun uzun konuştuğumuzu, tiyatro etkili biçimde yapıyor. Sosyolojinin, psikolojinin, politikanın konuştuğu şeyleri biz orada yapıyoruz işte.

Bedirhan Dehmen: Bir de asıl yaşatma, oyun bittikten sonra da yankılanmaya devam eden bir etkide bulunabilme, temas edebilme. Yaptığımız her işte biz bunları arıyoruz. Bu etkileşimden daha özgür bir ifade yakalanabiliyor mu? Bizim dans tiyatrosu diye adlandırdığımız yerdeki arayışımız, her projede  özgün, estetik bir dil arayışına dönüşüyor. “Balerin”de bir tık öyleydi. “Maraton”da bir tık böyle oluyor. Elimizde ekstra canlı müzik teması vardı. Sözle kelimeyle ifade edebilmek güç geldiğinde canlı müzik çok dönüştürüyor.

Müzik için dördüncü oyuncu da diyebiliriz. Nitekim gireceği yerin ‘timing’i, rol alma-verme hep var.

Volkan Coşar: Aslında bir yandan gerçekten konser veriyormuşuz gibi. Çaldığımız parçaların çoğu, big band parçaları. Yirmi-otuz kişilik çalışmayı biz dört kişiye indirgedik ve hiç dinlenmeden çalıyoruz. Bizim için de eğlenceli. Başladıktan sonra nasıl bittiğini anlamıyoruz. Hem oyunu hem birbirimizi takip ediyoruz çalarken.

Kemal Aydoğan: Onlar gerçekten dördüncü oyuncu. Beni şaşırtan bir şeyi söyleyeyim. Müzisyenlerin dördüncü provasıydı. Dördüncü provada, bu düzeyde çalabilmelerinin imkânı yok. Bu bir tek koşulda olabilir: İyi bir ekibin içine gelmiş olmak. İşini hem iyi bilmek, hem iyi yapmak, hem de orada olmak. Yalap şap yapmamak, geçici bir heves gibi durmamasıyla mümkün onların iyiliği. Burası dağınık olsaydı, onların o kadar iyi olması mümkün olmazdı. Çünkü onlar da aynı etkiyle yapıyorlar. 75 dakika durmadan çalıyorlar. Bu ekip onlara bunu yaptırıyor.

İlke Kodal: Tabii onlar da çok profesyonel ve yetenekli arkadaşlarımız. Sonuçta bir etkileşim olduğu için birbirimizi destekledik.

Birinin diğeri için çırpınması, onu yarı yolda bırakmamak adına ayakta kalma çabası. Kader dansı diyoruz ve bu kaderin göbekten diğerine bağlı olduğunu somut biçimde derbilerde diğerinin kemerinden tuttuğu zamanlarda görüyoruz.

İlke Kodal: Anca beraber kanca beraber. Ya biz bu işin üstesinden geliriz, ya geliriz! Çünkü o ödüle kitlendik ve onu kazanacağız. Düşmemek için birbirimizi kaldırıyoruz, birbirimize güç veriyoruz.  Onun için ne gerekiyorsa yapacağız. Biz artık ödülü almasak bile ayakta kalabilmek istiyoruz.

Oyundaki özgeçmişler, bir yere kadar sizin özgeçmişleriniz. Oyundaki isimler, sizin isimlerinizin bozulmuş halleri. Onlar sizsiniz.

Tolga İskit: Yukarıda nasıl bu işin altından kalkabildiniz diye sormuştun ya, biz çok kendimize döndük provalarda. Bir sürü sır döküldü, travmalarımızı anlattık, çok açıldık birbirimize. Dolayısıyla süreç sonunda hiç yabancı gelmiyor kendi hikâyelerimizin ortada olması. E ben de kendi adıma yırtmaya çalışıyorum.

Çaresizliği ve çıkışsızlığı fırsata çeviren sistem eleştirisi çok sarsıcı. Bunu Yılmaz Sütçü’nün canlandırdığı Mahmut Müzeyyinoğlu (Marko) karakterinin üzerinden görüyoruz. O nasıl bir ‘hümanist faşist’?

Yılmaz Sütçü: Marko da aslında yırtmaya çalışıyor. O zaten başı çekiyor. İkiyüzlü. Hümanizm de faşizmin ambalajı işte. Hümanist faşist tam da böyle göründüğü gibi oluyor diye hissediyoruz. Aslında getirmek istediğimiz, taşımak istediğimiz mertebe orası. Yani buradan okşarken, buradan da kanını emip, bu tarafa tükürüyor bu karakter. Yaratım sürecinde de, yaptığımız doğaçlamalarda da, o sahnelerin ortaya çıkmasında da, bunun bin bir versiyonunu gördük. En özünü, en doğrusunu ortaya koyup esere hizmet edecek şekilde hümanist-faşist noktasına taşımaya çalıştığımıza inanıyorum. Oyun seyirciyle buluştukça anlayacağız. Eğer izlerken aynı zamanda hem zevk alıp hem de soru sorabilecekse arkasından, işte o noktada doğru yerdeyiz diyeceğiz. Oyun gerçekten bıçak sırtı. Birazcık daha eğlenceli olursa, o eğlence yönü birazcık daha kabarır, köpürürse asıl derdimizden uzaklaşıyoruz. Ama bir taraftan çok dramatik bir şey de bizim tarzımız değil. O zaman bir farkı olmayacak diğer şeylerden. Tam o aradaki güzel yerde durabilmeyi ve oradan kaymamayı amaçlıyoruz galiba.

Kemal Aydoğan: Bence oyuncuların da, yönetmenin de, arabesk duygular üretebilecek, duygu sömürüsü yapabilecek şarkılar çalarken bile o tuzağa düşmemesi, Türkiyelilik ile aramıza bir mesafe koyduğumuzu gösterir. Yoksa ağlatsaydık çok severlerdi bizi. Sanatla iştigal edenler beğenmeyebilir ama öyle yorumlasaydık biz çok para kazanırdık. Türkiye tiyatrosunda, sulusepken, duygusal sömürülerin hepsi iş yapıyor. Çünkü sınıfsal olduğunu düşünülüyor. Alt sınıfı düşünüyor olmanın, onunla temas ediyor olmanın, aslında böyle yakıcı duygulardan geçmekte falan olduğu sanılıyor. Öyle değil! Bu oyun bence, bir çakallık düzeyini anlamaya çalışıyor. Birbirini deşen, biçen, parçalayan, birbirinin kaba eti üzerine kendi konforunu tesis etmeye çalışan bir anlayışı tam da bu nedenle arabeske düşmeden, aslında bize bir nesnelleşme aşaması gibi duran bir kapıyı açıyor olmasıyla güzel.

Bedirhan Dehmen: Şu önemli tabii. Tüm bu ‘reality show’ yarışmaları iki şeyi aynı anda yapıyor. Tek başına kitle manipülasyonu çevirmiyor; bunu yapıyor ama bir yandan da izleyiciler çok ciddi bir yatırımla bu programlarla ilişkiye giriyor. Bir duygusal yatırımda bulunuyor. Sevse de öyle, nefret etse de öyle. O yüzden de bırakamıyor zaten. Şimdi bizim bu ilişkinin farkında olup, bunu belki bir nebze makara kakara olan yerlerde kullanıp, sonra oraya çok şuurlu ve belirgin bir makas atmamız icap ediyordu. Onu belirginleştirme, oyunu o anlamda durmayı istediği yerde tereddüt barındırmayacak bir şekilde koyuyoruz. Diğer prodüksiyon unsurlarıyla da umarım oraya geleceğiz. Ama sahne tasarımında Bengi’yi de (Varlı) unutmayalım burada. Çünkü o perdenin açılmasında ve bizim televizyonda, ekranda görünmesine izin verilen temsiliyetin ötesine geçme, Marko’yu normalde ekranda görebildiğimizden daha vahşi, daha çirkin, daha grotesk bir noktada görmemiz noktasındaki ısrarı çok önemliydi, çok değerliydi. Bizim oyun alanımız o ve oyun alanımız bizi eğiriyor. Niçin bu işi yapıyoruz sorusunun ardında en çok bu var. Yaşadığımız dünden bağımsız değiliz, olduğumuz kişi bundan bağımsız değil. Yaptığımız şey de bundan bağımsız olamıyor zaten.

Kemal Aydoğan: “Maraton” ekibini burada görmek, bir şey yaparken onları gözlemlemek, onların enerjisine tanık ya da ortak olmak, onların yanından geçiyor olmak benim için her şeyin ötesinde. Temelde bu şevke tanık olmak ve ondan da pay almak benim adıma çok eğlenceli.

Bedirhan Dehmen: Bir de birlikte karnımızı tuta tuta, göbekten kahkaha atıyoruz tabii. Bu şifalandırıcı ve çok canlandırıcı bir şey. Ve bu düşmemize izin vermiyor. Bir şeyi beraber yapmanın getirmiş olduğu durum var ama bu süreçte kahkahamız hiç eksik olmadı şükürler olsun. Bir de bağımlılık yapıyor.

O hizaya sokan kırbaç el değiştirdi ya, bir an içime su serpildi. O güç, erk, iktidar nasıl da tuhaf bir tuzak, nasıl kaypak bir zemindeyiz.

İlke Kodal: Hayali devrimci ruhu gösterip, bunun aslında mümkün olduğunu gösterip geri sarıyoruz. Ama işte kurban yine kurban.

“Ölene kadar dans!” Philippides, “sevinin kazandık” dedikten sonra ölüyor ama.

Bedirhan Dehmen: Pindar’a göre askerin savaş meydanından şehre gidip haber vermesi gerekiyor. Son nefesini tüketene kadar koşuyor, haberi teslim ediyor ve ölüyor. Her sene de onu onurlandırmak adına aynı mesafe üzerinden maraton koşuları gerçekleştiriliyor. Bizdeki maraton hayatta kalma maratonu. Yaşamdan vazgeçip sadece hayatta kalma maratonu. İki lokma ekmeği, ağız tadıyla yiyememe hali. Bizim mide ağrımız, sancımız bu. Bunu sineye çekmektense, onun yaratılma koşullarını ve dinamiklerini -çözümleyemiyorsak bile-, ona sebep olan durumun kendisini çeşitli araçlarla sahnelemeyi, göstermeyi tercih ediyoruz. İzleyici de artık kendi sonuçlarına kendi ulaşsın. Bizim için mesele sahneye koyduğumuz şey kadar, onu sahneye koyma sürecinde yaşamış olduğumuz birliktelik. Tabii ki seyirciyle geçen sahne ömrü de çok değerli.

Kemal Aydoğan: Ben bu sürecin oyunda billurlaştığını düşünüyorum. Oyun seyircinin karşısına geçtiğinde, o oyunun ve oyuncuların nasıl bir süreç geçirdiğini anlayabilirsiniz.

Randy Gardner, Guinness rekorlarına girecek, on bir gün uykusuz kalma deneyi yapıyor. Ama işte önünde sonunda uyunuyor. Kim demiş insanlar ayakta uyumaz diye, uyuyorlar hem de mışıl mışıl!

Bedirhan Dehmen: Allaha şükürler olsun. Rabbim sağ olsun. Rabbim bizi böyle yaratmış Ayakta uyuyabiliyoruz yani.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here