Jale Karabekir ile okuma tiyatrosu üzerine söyleşi

Gonca Katman
1181 Görüntülenme
Jale Karabekir ile okuma tiyatrosu üzerine söyleşi

Okuma Tiyatrosu son yıllarda pek çok alternatif tiyatronun ana oyunlarına ek olarak gerçekleştirdiği, farklı ve daha çok bilinmeyen metinleri seyirciyle buluşturdukları yeni bir sahneleme biçimi olarak ortaya çıktı. Sahnelenen Okuma Tiyatrosu ve Oyun Okuması olarak iki ayrı yöntemle çalışılan bu yeni biçim, seyircinin düş gücünü harekete geçiren, aynı zamanda düşündüren, teatral olanaklarla metnin söylemini ön plana çıkaran, ses, müzik ve efektlerin başat olarak kullanıldığı bir yapıya sahip. Bu açıdan Okuma Tiyatrosu günümüz tiyatrosunda metnin önemini vurgularken, performatif sanatın karşısında metne bir geri dönüş niteliği taşıyor. Okuma Tiyatrosu bir tür mü, biçim mi, bir reji yöntemi mi, henüz net bir tanımlama yapılamıyor. Ancak Sahnelenen Okuma Tiyatrosunun kendine ait bir takım teatral olanakları ve avantajları olduğu kesin. Bu doğrultuda Türkiye’deki köklü feminist tiyatrolardan biri olan Tiyatro Boyalı Kuş’un genel sanat yönetmeni Jale Karabekir ile, uzun süredir uyguladıkları Okuma Tiyatrosu örnekleri ve bu örneklerdeki teatral araçlar üzerinden, Okuma Tiyatrosu’nu prodüksiyon oyunlarından ayıran noktaları konuştuk…

Tiyatro Boyalı Kuş’un Okuma Tiyatrosu çalışmaları ilk ne zaman ve nasıl başladı?

Tiyatro Boyalı Kuş 2000 yılında kuruldu ancak okuma tiyatrosuna ilk 2008 yılında başladık. 2000’de başladığımızda küçük bir gruptuk, feminist dramaturji ile oyun metinleri oluşturmaya çalışmıştık. 2008 yılında yeni bir yapılanma içine girdik. Feminist tiyatro yapıyorduk ama seyirci ile birlikte üretemiyorduk. Bu nedenle bu yapılanma sonrasında daha kolektif çalışmalar üretmeye koyulduk. Bu doğrultuda gönüllüler ağı kurduk. Sanırım bizim bu girişimimizden sonra ‘gönüllüler’ ile çalışma git gide yaygınlaştı. Yine gönüllülerle birlikte Forum Tiyatrosu yaptık, atölyeler gerçekleştirdik. Bunun dışında neler yapabiliriz diye düşünüyorduk. Ve dert edindiğimiz metinler de vardı. Ben eski metinleri seviyorum. Bu toprakta yazılmış eski metinleri yeniden yorumlamak yahut ifşa etmek istiyorum. İlk Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre oyunu ile başladık. Okumasını yaptık. Yazıldığı dönem için çok problemli bir metin olmakla beraber bugün için de hala öyle; milliyetçilik, militarizm, toplumsal cinsiyet konularında bizim bakış açımıza çok ters bir metin. Dolayısıyla bunu ortaya koymaya çalıştık. 

Vatan Yahut Silistre’yi çalışırken metin üzerinde değişiklikler yaptınız mı?

Evet, sadece kadın oyuncularla çalıştık, bütün karakterleri kadınlar oynadı, hatta oyunda kadınlar korosu da vardı. Metni de kısaltmıştık fakat ‘vatan’ sözcüğü geçen cümlelere dokunmadık. Hiç kesmedik. Sonuçta sürekli ‘vatan’ diyen bir sahne metni ortaya çıktı. Kadınlar korosu da bazı söylemlere tepkiler veriyordu. Yani biz yeni bir metin yazmadan, yalnızca Eski Türkçe kelimeleri güncelleyerek düşüncelerimizi ve eleştirimizi ortaya koyan bir çalışma çıkardık. 

Okuma Tiyatrosunda metnin başat olduğunu göz önüne alırsak, sahneleme için bu metnin değişime uğratılması doğru bir yaklaşım mı?

Metin eklemiyoruz biz, çünkü zaten eski ve bilinmeyen metinleri ele alıyoruz. Ekleme yaptığımızda söz yazarın mı rejinin mi karışabiliyor. O yüzden metne ek olarak söylemek istediklerimizi mümkün mertebe küçük jest, mimik, mizansen ve nidalar ile, küçük tepkilerle gösteriyoruz. Bu metni ifşa ediyor olmamızın bir sonucu. Prodüksiyon oyunlarında elbette ekleme rahat bir şekilde gerçekleştirilebilir; Okuma Tiyatrosu için ise biraz da bizim yaklaşımımız elvermediği için eklemek uygun olmuyor. 

Bu çalışmanızda teatralliği sağlamak adına hangi teknik olanaklardan ya da sahne gereçlerinden faydalandınız?

Metin özellikle tablo tablo ilerlediği için projeksiyon kullandık. Ayrıca Victor Hugo’nun Sefiller’inden, Shakespeare’in Romeo ve Juliet’inden alıntılarımız vardı. Bu alıntıları da projeksiyon ile seyirciye aktardık.

O halde “Vatan Yahut Silistre”nin Feminist Dramaturjiyle Okuma Tiyatrosu, oyuncunun metni yalnızca uygun vurgu ve tonlamayla okuyarak ve yalnızca ses efektlerle desteklenen ‘mizan-lectur’ olarak da tabir edilen yöntemden ayrılarak bir takım sahneleme tekniklerini ve reji hamlelerini barındıran ‘mizan-espas’ terimiyle ifade edilen Sahnelenen Okuma Tiyatrosu kapsamında değerlendirilebilir. Bu bakımdan bu çalışmada belirli mizansenler ve reji yorumu da bulunuyor. 

Tabii, mizansenler vardı. Bazı simgeler de eklemiştik. Küçük ve işlevsel aksesuarlar kullanmıştık. Ancak giriş çıkışlar haricinde bütün oyuncular ayakta okuma yapıyorlardı. Bunun dışında dramaturjide yapıbozum kullandığımız için dram, komediye dönüşmüştü. Çok güzel bir seyirci kitlesi oldu, özellikle anti-militarist gruplar, eylemciler gülmemek için kendilerini yaklaşık bir on beş dakika tutmuşlardı. Sonradan algılayıp gülmeye başlamışlardı. Farklı bir iş yapmaya çalışmıştık. İkinci İntifada vardı o dönemde, çocuk askerlerin fotoğraflarını da kullanmıştık bazı sahnelerde. Söylemek istediğimizi aslında metinle değil görselle vermeye çalışmıştık. 

Okuma Tiyatrosu’nun estetik açıdan önemli bir malzemesi de müzik hiç kuşkusuz. Sanırım siz de çalışmalarınızda müziği başat olarak kullanıyorsunuz.

Müzik de vardı. Hatta mehter marşı da kullanmıştık. İnce Saz, Göksel Baktagir müziklerinden faydalanmıştık. 

Kullandığınız bu teknikler birleşince oyun biraz da parodiye de dönüşüyor sanırım.

Evet, yapıbozum yapınca ve metni kadınlar oynayınca doğal olarak oyun parodileşiyor. 

Okuma Tiyatrosunun temel hedeflerinden birisi de metnin ve metnin taşıdığı değerlerin, görünür kılınmasıdır. Bu anlamda siz de feminist düşüncenize hizmet edecek iletilere ulaşmak için eski metinleri yapıbozuma uğratıyorsunuz. Bu doğrultuda Okuma Tiyatrosu ile amaçladığınız şeyi tam olarak nasıl ifade edebiliriz? Sizce metinin ifşasını yaparken tam canlandırma yapmak yerine Okuma Tiyatrosunu ile sunulması feminist düşünceye katkı sağlıyor mu?

Bizim buradaki amacımız metni ifşa etmek elbette. Derdimiz buna nasıl feminist yaklaşabiliriz ve bu yaklaşımı seyircimize nasıl verebiliriz, bunun yolunu bulmak. Seyirci de izlediği ya da okuduğu eserlere farklı bir açıdan ve feminist bir bakışla yaklaşmayı keşfediyor. Her sene bir okuma tiyatrosu yapalım gibi bir derdimiz yok. Ancak ilgimizi çeken bir metin elimize geldiği zaman yapıyoruz. 

Okuma Tiyatrosu çalışmalarınızda oyuncunun role hazırlanması için nasıl bir çalışma yapıyorsunuz?

Biz okuma tiyatrosu çalışmalarında profesyonel oyuncularla çalışmıyoruz. Çünkü oyuncu doğrudan canlandırma işine girişiyor. Ancak oyunculuk eğitimi almayanlar ya da profesyonel olmayanlar doğrudan bizim bakış açımızdan yaklaşıyor metne ve yabancılaşarak oynuyorlar. Çünkü biz oynarken, oyuncu olarak da tepki verebiliyoruz metne, saçma ya da yanlış gelen noktayı doğrudan gösterebiliyoruz. Oyuncu ise bunu taklit ediyor. Gönüllülerle çalışmak bizim için de keyifli oluyor. Farklı bir kitle ile çalışmış olmak bizi de ekip olarak besliyor. 

Vatan Yahut Silistre’den sonra hangi metni Okuma Tiyatrosu yöntemiyle sahneye taşıdınız?

Şair Evlenmesi’ni yaptık sonra. Kısa bir metin biliyorsunuz. Daha statik bir oyundu. Bu çalışmada şunu fark ettik ki İbrahim Şinasi Efendi, metinde ana kadın karakterlere replik yazmamış. Dalavereci, üçkağıtçı kadın karakterlerin replikleri vardı ancak ana kadın karakterler(Kumru ve Sakine Hanım), cümle ya da kelimelerle konuşmuyor, yalnızca “ııı”, “hmm” gibi mırıldanıyorlardı. Biz şöyle bir mizansen kurmuştuk; ortada tülün içinde Kumru ve Sakine’yi temsil eden bir arkadaşımız vardı merkezde. Biz de yanda, daha statik duruyorduk. Şinasi’nin yazmadığı ama bizim Kumru ve Sakine’nin cevap vermesini istediğimiz yerlerde arkadaşımız ney üflüyordu. İlginç ve dramaturjik çalışma olmuştu. Cümle yazmamıştık ama bir şekilde tepki veriyorduk. Ve tabii, o dönemin yazarlığında da olan bir şey bu; şahıs isimleri hep karaktere uygun seçilmişti. Kumru, genç güzel; ablası Sakine yaşlı, sakin olan gibi. Bunları da seyirciye aktardık. Çok derinlikli bir metin değil ama söylemek istediklerimizi biz oldukça net aktarabildik. 

Bundan sonra hangi metinle devam ettiniz Okuma Tiyatrosu’na?

Sonra Şahabeddin Süleyman’ın Çıkmaz Sokak oyununu yaptık. O çok ilginç ve keyifli bir oyundu. Metin And, “1983’ten Günümüze Türk Tiyatro Tarihi” adlı kitabında yalnızca bir cümle ile bahsediyor bu oyundan. Araştırdık ve bulduk bu oyunu Milli Kütüphane’den. Osmanlıca’ydı ve Osmanlıca bilen bir arkadaşımız bizimle birlikte çalışarak transkripsiyonunu yaptı. Çok farklı bir metin, 1911’de yazılmış, yasaklanmış tabii. Çünkü lezbiyen ilişkiyi konu ediniyor. Sonra bundan başka böyle bir metin var mı diye araştırdık; oyun yok ancak metin var: Ahmet Rasim’in Hamamcı Ülfet’i… Daha sonra Çıkmaz Sokak’ı kitaplaştırdık, Agora Kitaplığı’ndan çıktı. Bu çalışmada da seyircinin arasında dağıldık, seyirci de farklı farklı yerlerde oturuyordu. Her karakterin bir masası, bir lambası vardı. Sözü olan lambasını açıyor ve konuşuyor, bitince kapatıyordu. Odakları değiştirmiştik. İki kadın var, iki yaşlı adamla evli olan, aslında kadınlar sevgili. Burada kukla kullandık. Yaşlı kocalarını kukla olarak oynatıyorlardı. Çok eğlenceliydi. Oyuncularımız da çok iyiydi. 2009’da oynadık bu oyunu ama 2012’de tekrarladık. Bu sefer çerçeve sahneye taşıdık ve profesyonel oyuncular da katıldı. Açıkçası aynı enerjiyi yakalayamadık. Canlandırma kısmı öne geçti. Müzik olarak tango kullandık. Tam da modernleşme dönemini temsil eden Esin Engin başta olmak üzere, tango müziklerini kullandık. Temayı destekleyen müziği Okuma Tiyatrosunda mutlaka kullanıyoruz. Bunda çok fazla mizansen yoktu ama farklı görüş açılarını kullanmamız, seyirciye farklı bakış açısı sundu. 

Sonra 2010’da Üç Mekân, Üç Kadın, Üç Oyun’u yaptık. Meşrutiyet dönemi kadın oyun yazarları ve oyunları; Afife Kemal/Gençlere Nasihatlar, Mes’adet Bedirhan/ Hasbıhal, Nezihe Muhiddin/Vicdanların Emri.  Gençlere Nasihatlar ve Hasbıhal yine gönüllülerimiz tarafından Latin harflerine çevrildi. İlginç olan, 1916’da yazılan Hasbıhal’de ‘feminist’ kelimesi geçiyordu. Komediydi. Boşanma ve bu bağlamdaki kadınların hakları üzerineydi meselesi. Meşrutiyetle beraber kadın hareketlerinin ortaya çıkması, kadın haklarının tartışılmaya başlanması metinlere de yansımış doğal olarak. Afife Kemal’in oyunu da dram değildi. Nezihe Muhiddin’in oyunu ise farklı bir oyundu adalet üzerine… Bu çalışmada üç farklı mekân/oda kullandık. Bir oyun bitince diğer mekâna bir diğer oyunu seyretmeye geçiliyordu. Dolayısıyla hiçbir zaman seyircinin yalnızca oturup seyrettiği bir oyun yapmadık. Çünkü bence metin zaten bizimle konuşuyor diyorum ben, bir şekilde bize ne yapmamız gerektiğini söylüyor. Yeni Okuma Tiyatrosu çalışmamız “Sekizinci”de de nota sehpasıyla oynamayı düşünüyorduk başlangıçta, ama olmadı, yapamadık… Daha hareketli, canlı bir sahneleme tercih ettik. Bu anlamda metne kulak veriyoruz, zaten metin kendi aksiyonunu getiriyor. 

Tiyatro Boyalı Kuş’ta Okuma Tiyatrosu’na başladıktan sonra aslında bu sizin ve seyirciniz için önemli bir sahneleme yöntemine, kıymetli bir çalışmaya dönüşmüş. Diğer çalışmalarınızdan da bahsedelim.

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın ilginç oyunu “Kadın Erkekleşince” metnini de sahneledik. Aslında uzun süredir elimizde olan bir metindi. Onu Komşu Kapısı’nda sahneledik, eski bir dekorla; koltuklar abajurlar, dikiş makinaları.

Yine işlevsel aksesuar ve az sayıda da olsa dekor kullandınız.

 Evet, ama bu sefer daha statiktik, giriş çıkışlar bile azdı. Fakat seyirci yine farklı odaklardan seyrediyordu. Buradaki sıkıntı metnin biraz problemli oluşundan kaynaklandı. Cumhuriyetin onuncu yılında yazılan metinler çoğunlukla benzer problemleri taşıyor zaten. Cumhuriyeti eleştiren, kadın hakları meselesini farklı bir noktadan ele alan bir içeriğe sahipti. Bu çalışmada kalabalık bir gönüllü kitlesiyle çalıştık, cast yapmak zorunda kaldık. Ve sonra Cumhuriyet öncesi metinlere geri dönme kararı aldık. Çünkü Cumhuriyet sonrası metinler gerek eğitici dili gerekse içerikleri nedeniyle bizim ilgimizi çeken metinler değiller. Yeni metinlerle de bir hesaplaşma içine girmeyi tercih etmiyoruz. İlgimizi çeken dönem Cumhuriyet öncesi.

Okuma tiyatrosunun amaçlarından bir tanesi de prodüksiyona elverişli olmayan metinlerin gündeme getirilmesi ve seyirci ile buluşturulması. Bu tercihinizde Cumhuriyet öncesi metinlerin sahnelenmeye uygun olmamasının, ya da bu metinlerin bugün sahnelenmek için tercih edilmemesinin katkısı var mı?

Evet tabii, çünkü eski metinleri sadece okuyabiliyoruz. Prodüksiyonunu yapamadığımız, ya da yapmaya değmeyecek metinleri Okuma Tiyatrosu ile gündeme getiriyoruz. Bu bizim temel meselelerimizden bir tanesi. Yani şimdi “Çıkmaz Sokak” neden oynansın? Metne baktığınız zaman, eleştirel olmazsanız, “lezbiyenlik kötüdür” gibi bir ileti ortaya çıkıyor. Ancak bir şekilde bu metinlerin de ifşa edilmesi, günümüze kazandırılması lazım. 

Bu sezon sahnelediğiniz “Sekizinci”ye gelelim. Sanıyorum Tiyatro Boyalı Kuş’un diğer Okuma Tiyatrosu örneklerinden üslup olarak biraz farklı.

Bu sezon farklı bir çalışma dönemi içine girmiştik ancak İbn-ür Refik Ahmet Nuri Sekizinci’nin metni ile karşılaştık ve yapmaya karar verdik. Çok farklı ve tatlı bir dili var yazarın. Komedi olarak yazılmış bir metin, dolayısıyla bu sefer yapıbozum gerçekleştirmedik. Türkçe’si de iyiydi, çok az düzeltme yaptık. Farklı olan Mavi Sakal’ın hikâyesiyle birleştirmemiz oldu. Sekizinci, Clarisse Estes’in “Kurtlarla Koşan Kadınlar”adlı kitabı ile birlikte ilerledi. Şuanda da Türkiye’de yoğun ilgi gören, sıklıkla okunan bir kitap bu. Bunun üzerine laboratuvar çalışması da yaptık. Bizi ve katılımcıları oldukça besleyen bir çalışma oldu. Okuduklarımızı nasıl performe edebileceğimizin yollarını aradık. “Sekizinci” aslında, Alfred Savoir’in yazdığı “Mavi Sakal’ın Sekizinci Karısı” adlı oyunundan bir uyarlama. Polonyalı ama Fransızca yazan bir yazar. İbn-ür Refik Ahmet Nuri Sekizinci de ondan uyarlamış. Ve kendisi de bu oyunla ünlü olmuş, bu nedenle soyadı kanunu geldiğinde ‘sekizinci’ soy ismini almış. Dönemin popüler yazarlarından. Çok güzel oyunları ve hikâyeleri var. Hikâyeleri de çok teatral. Sonra ikisini birlikte aktarabilir miyiz düşüncesiyle bir karşılaştırma, bir yorum yaptık. Sonuçta bu nedenle tamamen komedi olmadı ama feminist psikanalist bir yorum da katmaya çalıştık. 

“Sekizinci”, Mavi Sakal’ın anlatısıyla başlıyor, sonra ana metin okunmaya başlıyor. Bu oyunda hem vurgulamak istediğiniz noktaları öne çıkarmak ve kolay algılanmasını sağlamak bakımından, hem de Okuma Tiyatrosu sınırları içinde teatral estetiğe katkı sağlaması bakımından önemli bir nokta. 

Biz seyircimize her zaman Okuma Tiyatrosunda olsun diğer etkinliklerimizde olsun algılayabileceği bir noktadan sesleniyoruz. Mavi Sakal’ın hikâyesini de anlamasını istiyoruz seyircinin. Bununla birlikte oyunun 8 Mart’a denk gelmesiyle de oyuna döviz/pankart ekleme fikri katıldı. Clarissa Estes’in kitabından hareketle oyunun uygun noktalarında, destekleyici feminist düşünceleri paylaştık. Oyunu izlerken seyirci bir yandan bu dövizleri okuyabiliyor. 

Bu biçimsel katkı aynı zamanda Okuma Tiyatrosu’nun bazı biçimsel ve teknik nedenlerle daha çok elit bir kesime hitap eden bir sahneleme yöntemi olmasının da önüne geçiyor. Buradan anlaşılıyor ki Okuma Tiyatrosu istenirse ve doğru bir yaklaşım benimsenirse her kesime hitap edebilecek, sıkıcı olmayan bir üslupla da gerçekleştirilebilir. Ancak Okuma Tiyatrosu’nun izlenebilirliğini azaltan önemli bir nokta da süredir. Oyunların uzunluğu konusunda ne söyleyebilirsiniz?

“Sekizinci” biraz uzun oldu. Biz genellikle 60-65 dakikaya sığdırmaya çalışıyoruz. Ancak oyunun sunumuyla birlikte istemeden uzadı. Seyircinin bir izleme süresi var artık. Bence 80 dakikayı aşmaması gerekiyor arasız oyunların mümkün oldukça. Ara kullanmayı da tercih etmiyorum ben.  Ama bizim “Kendine Ait Bir Oda” da 80 dakika oldu. Metinlerin getirdiği kısıtlamalar bunlar. “Sekizinci”yi 4 perdeden kısaltmamıza rağmen, özünü verebilmek için daha fazla kısaltma yapamadık. 

Okuma Tiyatrosunu kapalı biçim yerine seyirciyi de oyuna dâhil eden, yer yer açık biçim ve bütününde seyircinin varlığını yadsımayan bir anlayışla gerçekleştiriyorsunuz. Bu özel bir tercih mi?

Karanlıkta oynamak gibi bir derdimiz yok. Seyirci oyuncuyu, oyuncu seyirciyi görebilir. Oyuncu hiçbir zaman kulislerde saklanmıyor. Seyircisini, arkadaşlarını, dostlarını karşılıyor. Biz feminist bir tiyatro olduğumuz için başka türlü düşünmemiz de mümkün olmuyor aslında. 

Bu durum seyirci ile aranızda samimi bir bağ kurmanızı sağlıyor, amacınız da böyle bir paylaşım sanıyorum.  “Sekizinci” bu bağı daha da güçlendirecek bir yapıya sahip.

 Evet, biz seyircilere farklı metinlere farklı bakabileceklerini göstermek istiyoruz. Ve özellikle seyircinin keyif alarak bu yola girmesini hedefliyoruz… Biz özellikle “Sekizinci” okumasında çok eğleniyoruz, seyirci de eğlensin istiyoruz. Metin o kadar tatlı ki, Mavi Sakal’ın asıl hikâyesindeki saf dil korunmuş durumda. Üstelik o naif, toy genç kadının, erkeği onun kendi yöntemiyle nasıl alt ettiğini çok güzel gösteriyor. Bunun da bilincinde genç kadın, bilinçli bir şekilde adamın kendi yöntemleri ile zafere ulaşıyor… Çok eğlenceli bir oyun oldu.

Sahnelenen Okuma Tiyatrosu’nu, Oyun Okumasından ayıran belli teatral unsurlar var. Böylece seyircinin hayal gücü tetikleniyor; seyirci hem düşünmeye yönlendiriliyor hem de estetik bir haz alması sağlanıyor. 

Hedeflediğimiz şey metni yalnızca okumak değil, derdimizi göstermek; göze ve kulağa hitap etmek oldukça mühim elbette. İlk başlarda projeksiyon kullandık, müzik olmazsa olmazımız, oyuncuları seyirci alanına yerleştirmemiz, odağın çeşitlenmesi, bütün salonun bir oyun alanına dönüşmesi gibi metnin bizi yönlendirdiği bir takım teatral teknikler uyguluyoruz. 

Yani seyirci yalnızca bir oyun okumasını dinlemiyor, bu nedenle de sıkılmıyor. Seyircinin metni yalnız başına kendisinin okumasından elde edeceği kazanımlardan daha fazlası var burada. Farklı bir algı ve çok boyutlu bir anlam yaratma çabası var. 

Tabii, “Sekizinci”de kullandığımız dövizler böyle bir çabanın ürünü. Bir reji ve dramaturji çalışması da ekleniyor oyun metnine. Dövizler, seyircinin öyküye dalıp gittiği noktada çıkıyor, böylece durağanlık dağılıyor, seyirciyi uyandırıyoruz. Ve böylece metnin ağır noktalarında yoğunlaşan atmosferi dağıtarak daha keyifli hale getirmeye çalışıyoruz. Bunun dışında oyuncularımız sahnede olabildiğince özgürler, rollerine yabancılaşıyorlar, bazen oyundaki bir repliğe tepki veriyorlar, gülüyorlar. Seyirci şaşırıyor, “oyuncu gülüyor” diyor. Ama bir noktada oyuncunun verdiği bu tepkiler dramaturjimizi de destekliyor. “Oyuncu bu repliğe gülüyor, demek ki bu söyleme katılmıyor” diye bakıyor seyirci. Brechtyen oyunculuğa yakın bir durum bu, göstermeci oynuyoruz. Gerçekçi oynamak bizim için samimiyeti engelleyen bir durum. 

Peki, Okuma Tiyatrosu uygulamalarını, Tiyatro Boyalı Kuş’ta sürekli görecek miyiz?

Biz üç ana dalda çalışıyoruz. Birincisi alternatif oyunlar yapıyoruz; gerek mekana özgü, gerek büyük prodüksiyon, gerek yarı klasik nitelikte. Derdimize, elimizdeki metne bağlı olarak değişiyor bu. İkincisi Feminist Dramaturjiyle Okuma Tiyatrosu yapıyoruz. Üçüncüsü ise başta Augusto Boal’in Ezilenlerin Tiyatrosu olmak üzere çeşitli atölyeler gerçekleştiriyoruz. Baktığımızda hepsi tiyatro. Hepsi ile derdimiz var. Neye ihtiyacımız varsa yöntemi de ona göre seçiyoruz aslında. Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda” adlı metnini forum tiyatrosu yapabilir miydik? Neden olmasın, yapılabilir ama tercih etmezdim. Soyut olurdu. Çünkü bir konuşma metni o, biz de buna sadık kalarak oynamaya çalışıyoruz. Okuma Tiyatrosu yapsaydık ise çok sıkıcı olurdu. Bizim için canlanan bir metin o. Okudukça rejisi gözümüzde canlandı. Bilinç akışı da var oyunda mesela. Bu yüzden bu metnin okuması yapaylığa neden olurdu. Derdimiz metni, metin kendi biçimini belirliyor. Yöntemlerimiz bunlar. Böyle de devam edecek. 

Bu söylediğiniz oldukça önemli. Hali hazırda uzun ve takip etmesi zor olan yoğun bir metni Okuma Tiyatrosu yöntemi ile sahneye koymak metni daha da sıkıcı bir hale getirebilir. Dolayısıyla Okuma Tiyatrosu aslında metinde teatral bir zemin de gerektiriyor.

Biz hiç öyle bir metinle de uğraşmadık aslında. Tiyatro edebiyatçısıyız ama asıl baktığımız şey, seyirciye farklı ne verebiliriz ve nasıl en güzel şekilde aktarabiliriz? Seyirciyi farklı sahnelemelere de alıştırmak lazım diye düşünüyorum. Okuma Tiyatrosu bize eski metinle uğraştığımız için de bir avantaj sağlıyor. Şimdi eski bir metnin dekoru, kostümü, provası ayrı bir çalışma gerektiriyor. Böyle bir çalışmaya girişirsek böyle bir oyunun da seyircisini bulmamız gerekiyor. Bizim Okuma Tiyatrolarımızın seyircisi de çok geniş bir kitle değil. Özel olarak talep edilen, tercih edilen bir tür değil şu anda sonuçta. 

Okuma Tiyatrosunun izleyicisi diğer oyunlarınıza göre daha mı az oluyor?

Tabii. “Ne yapıyorsunuz?” diye soranlar oluyor. Haklılar. “Okuyoruz.” dediğimizde, “Neden böyle bir şey yapıyorsunuz?” diye soruyorlar. Hem seyircisi az hem çok bilinmiyor. Seçtiğimiz metinler sonuçta popüler, bilinen, yeni metinler değil. Osmanlı döneminin oyunları da kulağa yabancı geliyor. Ama “Sekizinci”ye önümüzdeki sezon da devam ederiz diye düşünüyorum. Gelecek sene 20.yılımızı kutlayacağız çünkü; aktif bir sezon geçirmeyi planlıyoruz. 

Okuma Tiyatrosunda seyirciyi de oyuna dâhil etme sıkça gördüğümüz bir reji yaklaşımı oluyor. Seyircinin arasında oyunu okuyorsunuz, peki, seyirciyi de oyuna dâhil ettiğiniz, doğrudan iletişim kurduğunuz sahneler oluyor mu?

Biz Forum Tiyatrosunda bunu yapıyoruz. İnteraktif ve katılımcı bir yöntem. Seyirci bu tür bir oyuna geldiğini biliyor. Seyirciyle farklı bir uzlaşma söz konusu Ezilenlerin Tiyatrosu’nda. Fakat Okuma Tiyatrosunda seyirciyi zorlamanın da bir anlamı yok bence. Sonuçta sahneleniyor olsa da bir okuma söz konusu, seyircinin buna dâhil olması çok da gerekli değil bu bakımdan. Biz ihtiyaç duymuyoruz, forum tiyatrosu yaptığımız için. Fakat zaten açık biçim öğeler kullanıyoruz. Göz göze geliyoruz, iletişim kuruyoruz. Girişte tiyatromuzu, amacımızı anlatıyoruz. Böyle bir birliktelik kuruyoruz.

Okuma Tiyatrosunu prova ederken nasıl bir yol izliyorsunuz? Oyuncu karaktere nasıl ve hangi açıdan yaklaşıyor?

Biz ilk okuma provasından önce bir masa başı çalışması yapmış oluyoruz. Kesilmiş, belki değiştirilmiş, bize hazır bir metin elimizde oluyor. Ancak iki metni de gönüllü oyuncularımızla paylaşıyoruz. Önce okuyoruz bir kere, karakterleri değiştirerek.  Sonra üzerine tartışıyoruz. Çoğunlukla ikinci okumada, herkes kendine yakın olan karakteri seçiyor. Ve genelde bu konuda tartışma yaşanmadan herkes kendisine uygun rolü benimsiyor. Rol dağılımından sonra bir okuma daha yapıyoruz. Sonrasında da ise yavaş yavaş mizansenler ortaya çıkıyor. 

Okuma Tiyatrosunun önemli bir işlevi de seyircinin düş gücünü uyarması ve metnin seyircinin düş gücünde tamamlanması. Rejinizi biçimlendirirken böyle bir amaç ediniyor musunuz?

Ekleme yapmasak da yapıbozum nedeniyle metni büyük bir değişime uğratmış oluyoruz. Öyle olmasa gelen seyirci “nerede feminist dramaturji” der. Zaten belirli bir beklentiyle geliyor bize seyirci. Bu nedenle bizim zaten bir yönlendirmemiz var. Hayal gücüne bırakmak doğrudan bir amaç değil bizim için.  Metin bizimle bir şekilde konuşuyor. Ne yapmamız gerektiğini söylüyor. Dolayısıyla oyun düş gücünü uyandırıyorsa bunu metin yapıyor bir şekilde bizi yönlendirerek. 

Öyleyse Tiyatro Boyalı Kuş, feminist düşünceyi desteklemek, seyircisine farklı bir bakış açısı kazandırabilmek adına Feminist Dramaturjiyle Okuma Tiyatrosu’nu hem içerik hem de biçimsel olarak kendi yönelimlerine göre kullanıyor ve bunu yaparken de her zaman estetik bir haz ve düşünsel bir etki yaratmak amacı güdüyor…

Kurulduğu günden itibaren Türkiye’deki feminist harekete, tiyatronun bütün gücünü seferber ederek, sağlam ve önemli katkılar sunan Tiyatro Boyalı Kuş’un bu düşünsel yaklaşımlarıyla yaptıkları katkıların yanında farklı tiyatro biçimlerini kullanması ve bu kullanımda kendini sürekli yenilemesi, üstelik sanata bir de gönüllüleri katarak, estetik ve düşünsel paylaşımın alanını bu denli genişletebilmesi takdiri fazlasıyla hak ediyor. 

Seyircisine en doğru kanaldan ulaşabilmek adına tüm teatral olanakları kullanmaktan geri durmayan, deneysel çalışmalarla tiyatromuza da kıymetli örnekler bırakan Tiyatro Boyalı Kuş, kendi bakış açısı doğrultusunda Okuma Tiyatrosunun başarılı örneklerini sunmaya devam ediyor. Eğer daha önce hiç Feminist Dramaturjiyle Okuma Tiyatrosu izlemediyseniz, Tiyatro Boyalı Kuş’u takip etmenizi öneririm…

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku

UA-133167482-1