Jülide Kural dergimize konuştu: “Ben tiyatro yapıyorum yahu!”

Yavuz Pak
6156 Görüntülenme

Jülide Kural, geçtiğimiz günlerde Selahattin Demirtaş’ın “Devran” adlı kitabını okuma tiyatrosu olarak sahneye taşıdı ve oyun ülke gündeminin merkezine oturdu. Politik arenada günlerce hararetli tartışmalara yol açan oyunun tüm veçhelerini yaratıcısı Jülide Kural ile konuştuk.  

“Benim için en önemli şey estetik kaygıydı”

Yavuz Pak: Selahattin Demirtaş’ın “Devran” kitabını sahneye taşıma fikri nasıl doğdu?

Jülide Kural: “Devran” kitabını okuduğumda doğdu bu düşünce aslında. Aynı anda bazı kaygılar da belirdi içimde. Ben 1982 yılından beri profesyonel oyunculuk yapan ve mesleğini çok seven biriyim. Bu okuma tiyatrosunu estetik boyutlarıyla sahneye nasıl taşıyabilirim, seyirciyle etkileşimi nasıl sağlayabilirim, bütün detayları hesaba katarak nasıl bir yol izleyebilirim, hangi anlarda müzik girmeli, hangi anlarda ışık değişmeli, sade ve mütevazi bir duruşu nasıl sergileyebilirim gibi pek çok estetik kaygıyla başladım çalışmaya. Benim için her şeyden önce sahneye konulacak bir işin temelinde estetik bir kaygı var çünkü.

Yavuz Pak: Bir okuma tiyatrosu olarak son derece başarılı ve etkileyici idi “Devran” sahnede. Ancak politik tartışmaların gölgesinde kaldığı için işin estetik boyutu görülmedi ne yazık ki. Oysa her satırı üzerinde titizlikle durulmuş, farklı şivelerin kullanımından jest ve mimiklere, kostümlerinden müziğine her detayı çok ince düşünülmüş, oldukça başarılı bir okuma tiyatrosuydu.

Jülide Kural: Maalesef, bu boyutu hiç konuşulmadı. Oysa ben bir oyuncu olarak seyircinin duygusunu hissettim sahnede. Elbette tüm oyuncular için önemlidir bu, ancak benim için temel ölçü seyircinin ne hissettiğidir. Bir bütünleşmeyi hissettim. İnsanlarla “yalnızca politik bir şey yapılıyor” düşüncesinin  ötesinde, sanat karşısında duyulan heyecan duygusunda bütünleştik. Elbette ki sahnede söylediğim bir şey var. Elbette söylenilen hikayelerin bir derdi var; ama böylesi bir bütünleşmede benim son derece titiz davranmamın da büyük etkisi var. Beni tanıyan insanlar genellikle bu durumu yetenekle açıklıyorlar ama ben bunun dışında titiz bir oyuncuyum. Mükemmelliyetçi bir yapım var. Bunun sorunlu bir kavram olduğunu biliyorum ama keyif almadığım bir işi yaparken önce ben mutsuz oluyorum. Dolayısıyla benim için en önemli şey estetik kaygıydı. 

Yavuz Pak: Peki  neden “okuma tiyatrosu”? 

Jülide Kural: Ben yıllarca okuma tiyatrosu yaptım. Murathan Mungan’ın “Kadından Kentler” kitabını okuma tiyatrosu olarak yaptım ve bu oyunda Sezen Aksu, Türkan Şoray gibi ünlü isimlerle birlikte sahnedeydik. Onun öncesinde arkadaşım Ayşegül Devecioğlu’nun kitabını okuma tiyatrosu olarak sahnelemiştim. Ben okuma tiyatrosu meselesini kafaya takmış biriyim ve bu konuda araştırmalar yapıyorum. Mesele, biz yazarı öne çıkarırken eşit mi olacağız, yani anlattığımız meseleyi yazarı öne alarak mı anlatacağız, yoksa durumun kendisini var ederek mi yazarı anlatmış olacağız? Bunlar benim yanıtını aradığım önemli sorulardı. Yazarı öne çıkarmayı hep daha çok önemsedim ve oyuncu olarak kendimi hep geride tuttum. Ancak bu durumda, oyun sıkıcı olabiliyor ve oyuncu yalnızca “iyi okuyan” birine dönüşüyor. Benim kafamda uzun yıllardır yanıtını arayan bir başka soru da, bir oyuncu okuma tiyatrosu içinde “nasıl hareket etmeli” sorusuydu. Okuma tiyatrosunun çok keyifli bir şey olabileceğini düşünüyordum ancak yazara da haksızlık etmemek istiyordum. İnsanlar sahne üzerinde oyuncuyu izlerken yazarın kim olduğunu, ne yapmakta olduğunu unutturmamalıyım diye düşündüm; ve böylece aradaki dengeyi bulmaya uğraştım. 

Son zamanlarda çok popülerleşen bu kitabı seçmem kadar seçtikten sonra sahneleme ve seyirciyle buluşturma süreci birincil etken. Neden bu kitabı seçtiğim konusu merak ediliyor çünkü Demirtaş, edebiyatçı olmayan bir kimlik ve “Devran” kitabı da bir oyun değil. Aslında önce “Seher” kitabını düşünmüştüm. “Seher” çok fazla kadın hikayesi olan bir kitaptı ama o dönem başka şeyler oldu ve “Seher” olamadı. “Devran”ı okuduktan sonra ise, kitapta çok fazla erkek hikayesi olduğunu gördüm. Bir kadın olarak sahne üstünde hem erkekleri yönetmek hem de onların bir parçası olmak fikri geldi aklıma. Zaten sahne performansımda da yönettiğimi hissettiriyorum. 

Yavuz Pak: Evet, ışık Jülide Kural’dan tamamen alınıp erkek oyuncuya döndüğünde de, siz kaldığınız karanlıkta dahi mimiklerinizle erkek oyuncuyu yönetmeye devam ediyordunuz. (Gülüşmeler)

Jülide Kural: O esnada, seyirciye diyorum ki “işte şimdi burada doğru ve güzel oldu”. Ben bunu da bir eyleyiş olarak görüyorum. Daha önce belirttiğim gibi okuma tiyatrosunda ciddi bir arayış içindeyim. Bir oyuncu için gözünün sürekli bir kağıtta olması çok bağlayıcı bir şey. Bedenini, sesini bir sürü şeyi bağlıyor. “Devran” oyununda sahnede erkekler erkek hikayelerini okurken ben kitaptaki tek kadın hikayesini okuyacak ve erkekleri yönetecektim. Birlikte üretecektik ama son karar verici ben olacaktım, konsepti belirleyecektim. “Yönetme” sözü kadınların çok sevdiği bir söz değil ama şu an başka bir şey bulamadığımdan bu sözü kullanıyorum. Hedefim buydu ve çok keyifli olacaktı. Ancak süreç böyle olmadı. Üç erkek oyuncu çeşitli kaygılarla ayrıldılar prova sürecinde ve erkek hikayelerini okumak da bana kaldı. Bizim ahlakımızda oyun bırakmak diye bir şey yoktur. Bu durumu anlayamadım. Nihayet, bir kadın, bir erkek oyuncu ve iki müzisyen kaldık ama çok keyifli bir bir çalışma süreci geçirdik. Öte yandan şunu da söylemeliyim: Birçok erkek oyuncu arkadaşım oyundan sonra “neden beni aramadın” diye sordu, onlara da haksızlık edemem. Hatta “eğer yeniden yapacaksan ben hazırım” diyenler de çok oldu. Bence bundan sonra okuma tiyatrosu patlayacak!

Yavuz Pak: Hazırlık süreci ne kadar sürdü?

Jülide Kural: Hazırlık sürecinden ziyade, bu yol ayrımları yüzünden uzadı süreç. Ben hikayeleri ele aldıktan sonra da biraz değiştirdim. Yeni cümleler yazmadım ancak kestim, biçtim, birleştirdim. İnsanlar “biz bu hikayeleri okuduk ama çok değişik geldi” diyorlar. Ben “Devran” kitabını uyarladım aslında ve can alıcı noktaları öne çıkarmayı hedefledim. Bir de çok betimleme ve tekrar olan yerleri çıkardım. Okurken güzel olabilecek ama tekrar tekrar söylendiğinde sahne üstü gerçekliğine çok uymayacak şeyleri ayıkladım ve elbette bunu yaparken de yazardan izin aldım. Zaten Demirtaş bana metinle ilgili “ne yapmak istersem yapabileceğimi” söylemişti. Biz çalışmaya başladıktan sonra benimle birlikte okuyan arkadaşım Ömer Şahin’le sözcük sözcük çalıştık. Ömer, benim titizliğim karşısında gerçekte sabır gösterdi ve çalışma boyunca da hep “ben şanslı biriyim” dedi, sağolsun. Müzisyen arkadaşlarım Talat Yeşil ve Cemal Özkan ve asistanım Sinem, tüm zorlu koşullara rağmen hep dayanışma duygusunu hissettirdiler. Gerçekten “Devran” kitabının hak edeceği bir sevgiyle çalıştık. Ben çalışırken zor bir insanım, her şeyi ince ince yapmaya çalışırken bu arkadaşlarım beni hep anlayışla karşıladılar. 

“Kenter Tiyatrosu’nu özellikle seçtim”

Yavuz Pak: Bu oyun için Kenter Tiyatrosu’nu özellikle mi seçtiniz?

Jülide Kural: Evet Kenter Tiyatrosu’nu özellikle seçtim. Hiç koşulsuz orası olması için mücadele ettim. “Devran” bir okuma tiyatrosuydu ve tiyatroda olmalıydı, Kenter Tiyatrosu’nun da benim hayatımda çok önemli bir yeri var. Orada birkaç sezon oyun oynadım ve Yıldız Kenter benim dört sene boyunca hocalığımı yaptı. Hocamızı yakın zamanda kaybettik ne yazık ki. Benim için yeri çok ayrı, çok şey öğrendiğim bir hocadır Yıldız Hoca.  Ayrıca o tiyatro da benim için çok önemli. Ben ilk kez o sahnede sendeledim mesela. Çok anım var Kenter Tiyatrosu ve Yıldız Hocayla ilgili. Yıldız Hoca öğrencilerle hep itişmeli bir ilişkideydi ama “ben öğrencilerimden öğrendim” diyecek kadar da naif biriydi. Yeniliklere açık biriydi. O yüzden benim kafa yorduğum, yeni yaklaşımlar üzerinde durduğum okuma tiyatrosunu yaparken o sahnede olmak önemliydi. “Devran” oyununun bende biraz da bu yüzden çok özel bir anlamı var. Oyun sırasında, sahnede Yıldız Hoca’nın fotoğrafıyla göz göze gelmek çok özel bir andı. Tam da “Ben Anadolu” şiirini okurken Yıldız Hoca’nın fotoğrafıyla göz göze geldim. Yıldız Hoca bana bakıyor! Ben o anda sahnedeki hareketimin Yıldız Hoca’ya ne kadar benzediğini fark ettim. Bir an kendimde Yıldız Kenter’i gördüm. Aslında benim oyunculuğum Yıldız Hoca’dan çok farklıdır ama o an ben ona bakışımla, duruşumla selam verdim, O da bana güç verdi gibi hissettim.

Yavuz Pak: Erkekler siyah giyerken siz neden kırmızı kostüm tercih ettiniz?

Jülide Kural: İlk aklıma gelen herkesim nötr tonlarda giyinmesiydi, sahnede en görünmez olanı tercih etmekti, yani siyah giymek. Ancak prova sürecinde yaşananlardan sonra bu fikir değişti. Kırmızıda isyan var, direnmenin her biçimi var, ateş var. Tek bir kavram isterseniz ben ona “ateş” derim. Bir ateş yanıyor ve diğerleri onun etrafında dönüyor. “Devran” erkek hikayelerinden oluşan bir kitap ve yalnızca bir kadın hikayesi var. Ben de, “o tek kadın her şeyi yönetseydi belki de daha güzel olurdu” demek istedim. Demirtaş da izleyebilseydi, bundan çok mutlu olurdu diye düşünüyorum. Çünkü kadını çok başka bir yerden algılıyor ve kadınlara çok kıymet veriyor.

Yavuz Pak: Selahattin Demirtaş ile tanışıyor musunuz peki?

Jülide Kural: Demirtaş’la ben sadece bir kez görüştüm, kişisel olarak tanımıyorum. Ama benim dünyanın her yerinde tanışmadığım dostlarım var. Demirtaş da onlardan biri. Bizim birbirimizin ismini bilmemiz gerekmez, biz birbirimizin kalbini biliriz. Selahattin Demirtaş benim için hukukun işlemediği bir ülkenin mağduriyetini yaşayan biri. Ben onun neden yargılandığını, hakkında açılan davaları okudum ve tüm bunlardan çıkardığım şey şu oldu: “Gerçekten demokratik bir hukuk sistemi içinde olabilseydik Demirtaş hapiste olmazdı.” Benim bir sanatçı olarak dünyada, kendi ülkemde olup bitenler konusunda taşıdığım sorumluluklarım var. Haksızlığın olduğu bir yerde suskun kalamayan biriyim, bu benim elimde olmayan bir şey. Yoksa yaşayamam ben, kendimle yüzleşmelerimde bunun hesabını kendime veremem.

Yavuz Pak: Aslında ortaya koyduğunuz tarihi anlamda bir sanatçı duyarlılığı. Bizim bu coğrafyada uzun zamandır unuttuğumuz, ama bir şekilde birilerinin hatırlatması gereken, sanata ve sanatçıya dair etiğin gereği bu.

Jülide Kural: Gerçekten de öyle. Aksi takdirde, ben bugüne kadar -neredeyse 38 yıl olacak- oynadığım oyunların yazarlarına o hesabı veremem. Beni bu ülkede olup biten her şey ilgilendiriyor. Eğer bu ülkede insanlar intihar ediyorsa, bu ülkede kadınlar her gün şiddete uğruyorsa, bu ülkede her gün şiddet ve savaş politikaları güdülüyorsa ve bu yüzden de insanlar açlık çekiyorsa ben bunların nedenlerini sormalıyım. Çünkü bunlar benim sorunum ve elbette bulunduğum her alanda kendimi ifade etmeye çalışacağım. Elbette ben bir siyasetçi değilim, bir siyasetçi tavrında da olamam. Bugüne kadar yaptığım, düşündüğüm, okuduğum, oynadığım karakterlere borçluyum bunu. Sahnede Antigone’yi oynarken, Jeanne d’Arc’ı oynarken, Frida Kahlo’yu oynarken, Çehov’un karakterlerini oynadım ben. Bunların hesabını kendime nasıl vereceğim? Bu karakterler üzerlerine bir kostüm giydirilmiş sahte kişilikler miydi? Benim için değildi. Ben onlarla yüzleştim, onlarla oturdum, onlarla konuştum, onlarda kendimi, kendimde onları buldum. O yüzden bu mesleği yapıyorum, o yüzden suskun kalamam ve kalmayacağım. Beni seven dostlarım çeşitli kaygılar, korkular duyuyorlar. Çünkü hiçbir şey istendiği gibi yürümüyor ama bir tek şeyi yapmamız gerekiyor. Bu ülkede bir araya gelebilmenin, konuşabilmenin, tartışabilmenin yolunu aramalıyız. Çünkü ancak tartışabilecek bir zemini oluşturabilirsek değiştirebiliriz. Yoksa hep birileri nasıl yaşamamız gerektiği konusunda bizim adımıza karar verir.

“Korkmadım, ben korkacak bir şey görmüyorum”

Yavuz Pak: Bugün, bu coğrafyada kolay kolay hiç bir sanatçının cesaret edemeyeceği bir sanatsal eyleyişe imza attınız. Korkmadınız mı?

Jülide Kural: Hayır, korkmadım. Ben korkacak bir şey görmüyorum. Bir gün soru sormaktan, tavır sergilemekten, tartışmaktan, bir araya gelmekten, demokrasiden vazgeçmeye karar verirsek asıl o zaman korkmamız gerekir. Ayrıca, korkmak için ya gizli saklı planlarının olması lazım ya da korkuyu oluşturacak güçlere karşı benim çok tehlikeli ve kötü bir şey yapmış olmam lazım. Oysa ben yayımlanmış bir kitabın güzel öykülerini alıp okuma tiyatrosunu yaptım ve bir çağrı yaptım. Bu çağrı başlangıçta kadınlara yönelik bir çağrıydı. Yaptığım şeyi kavrayabilecek ve bunu benimle birlikte paylaşabilecek insanlarla tek gösterimlik bir duruş sergilemekti. Ben o gece bunun çok güzel bir karşılığını gördüm. 

Yavuz Pak: Politik tartışmaların aksine, sahnenin seyirciyle adeta elele bütünleşmesi unutulmazdı. Zaten salt politik bağlamda böyle bir kaynaşma çok mümkün değil, ancak estetik anlamda çok güzel bir buluşma vardı.

Jülide Kural: Orada farklı düşünüşlere sahip insanlar vardı. Ama herkes ortak bir noktada birleşti. Bu sanatın gücü. Davetiyeler hazırlanırken kendi yoğunluğumdan kaynaklı davetli listesiyle çok ilgilenemedim ama olabildiğince farklı kesimleri çağırmamız gerektiğini özellikle belirttim. “Çağrıyı yapın, gelir ya da gelmez ama yapın” dedim arkadaşlarıma. Bir kısmı gelmişti, bir kısmı da oyun sonrası “neden çağrılmadım” diyerek bana kızdılar. Oyun sonrası hiç politik olmayan bir gazeteci çok güzel bir şey söyledi o da şöyleydi: “Jülide Hanım, ben kitabı okudum. Okuduktan sonra bu hikayeleri yazan bir insanın kötü bir insan olamayacağını düşündüm. Çünkü bu kadar empati kurarak, bu insan hikayelerinin içine dahil olabilmek çok önemli bir gösterge.” Sahne benim bu dünyada gerçekten var olduğumu hissettiğim tek yer. Ben sahnede iyi hissediyorum ve sanki her şeyi orada söyleyebiliyorum, içimdeki bütün sesleri orada dışavurup, bütün şarkıları orada söylüyor gibi hissediyorum ve bundan mutlu oluyorum. O gece de, o mutluluğu gelen seyirciyle nasıl paylaşabildiğimizi gördük. Yalnızca benim için değil, sahnede bulunan diğer arkadaşlarım için de geçerli bu söylediklerim. Bu iş ilk ortaya çıktığında kaba bir politik resmin içinde olacakmış gibi algılanmıştı. Ama  sahnede çok doğal ve çok kısa sürede bu sanatsal eyleyişi bir bütünleşmeye dönüştürdük. Sanki biz sahnedeyken seyircinin yanındaydık, seyirci de sahnede bizim yanımızdaydı ve iç içeydik. Her tiyatrocunun mutlulukla hatırlayacağı bir sürü andan oluşmuş bir geceydi yaşanan aslında.

Yavuz Pak: Sanatın kendine özgü bir hakikati var ve sanatçılar için kendi doğrularını söylemek, düşüncelerini ifade edebilmek -özellikle de içinden geçtiğimiz süreçte- çok kıymetli. Sanatın, sanatçının geri çekildiği, sakındığı, öne çıkmaktan imtina ettiği bir süreçte böyle bir sanatsal eyleyiş, düşüncelerini sanat üzerinden cesurca ifade etmeye çalışan bir sanatçının ortaya çıkması, hem bir sıkışmışlık içindeki ülke sanatı için, hem sanatçılar için hem de özelde tiyatro ve tiyatrocular için tarihsel bir değer taşıyor.

Jülide Kural: Evet, kesinlikle öyle. Aslında benim stratejik olarak yapabileceğim bir şey değil bu. Çünkü strateji yapabilen bir insan değilim. Bazen birilerinden güç alırsın. Yalnız değilsindir. Neden konuşamıyoruz, neden her söylediğimizi tartmak zorunda kalıyoruz, söylesek ne olur ki? Konuşan ve üreten bir varlık olarak doğada kendimizi en üste koymak gibi bir gaflete düşüyoruz. Bu özelliklerimizle kendimizi diğer canlılardan ayırıyoruz ama son günlerde bu özelliklerimizde bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde feragat ediyoruz sanki. O nedenle, söylediğiniz gibi, bu tavrı devam ettirmek çok önemli. İnsanlardaki kaygıyı görüyorum ama bir o kadar da destek alıyorum. Çünkü yaptığım şey meşru bir zeminde. Ortada “bandrollü bir kitap” var, onun içinde hikayeler var ve onu alıp okuma tiyatrosu yapan dört kişi var. Bu hikayeleri dinlemeye gelen çok güzel, çok kıymetli insanlar var. Yapılan tek şey bu!  Bu gerçekliği unutmayalım. Bu gerçekliğin üzerine kötü bir “politik magazin meselesi” bindirilmeye çalışılıyor. Kıymetli bir şey kıymetsiz bir hale getirilmeye çalışılıyor. Ama tarihin önünde durulamayacağını düşünüyorum. Tarihin öyle bir akışı vardır ki, bazen bir söz, bir durum aralanır. O aralanan yerden küçücük bir ışık sızar ve ben de o küçücük ışığın bir yansıması olabilirim. Umarım öyledir. Öyle olmasını umut ediyorum.

“Ben cesur biriyim, çünkü dürüstüm”

Merve Engin: Benim için çok kıymetli bir şey söylediniz. Ben politik olmaya çalışan biriyim. Meslek olarak sormamız ve sorarak ilerlememiz gerektiğini düşünen oyunculardanım. Siz anlatırken beraber yürüyemediğimiz yol arkadaşlarımızla nasıl yapabileceğimiz üzerine bir soru soracaktım ki siz cevabı zaten vermiş oldunuz. Yaptığımız işe doğru özeni gösterdiğimizde, her şeyin çok net bir sorusu var. O soruları ciddi bir özenden geçirerek, yaptığımız işi manifestoya çevirmeden ve fakat korkmadan birlikte yürüyebildiğimiz partnerlerimizle aldığımız yolu, seyirciye sanatın karşılığını vermeye çabalayarak yürüdüğümüz bir yola dönüştürmek çok kıymetli bugün. 

Jülide Kural: Evet. Ben bütün yaşantım boyunca hep o çizgiyi korumaya çalıştım. Bakın, ben utangaç görünmem ama utangaç biriyim aslında. Çok sosyal biri değilim. Ama sahnede öyle değilim. Sahnede her şeyi söyleyebiliyorum, bütün duygularımı gösterebiliyorum, düşüncelerimi ifade edebiliyorum. Yaşamda biriktirdiklerimi süzüyorum sahnede bir bakıma, üstelik bir karakterin ardında bunu yapıyorum. Yani yaşamsal olarak zor olsa da, içinde tutmayarak dürüstçe kendinizi ifade edebiliyorsunuz sahnede. Tiyatroda ayna metaforu çok önemlidir ya, ben aynalara baktığım zaman gördüğüm şeyden mutluyum. Mutlaka içimde kendime itiraf edemediğim şeyler vardır ama ben aynalarıma baktığımda gördüğüm şey dürüst bir şey. O nedenle de korkmuyorum. Bu hayat karşısında dürüst olmayı kendime ilke edindim. O yüzden de hiçbir şeyden korkmuyorum. İnsan yalan söylediğinde korkar. Dürüst insanlara yaptırımlar uygulanır bunu biliyorum. Ama korku dediğimiz şey insanın içinde bir yerdedir. Dışsal etkenler değişebilir ama içinizdeki siz nereye giderseniz oraya gelir. Sizin içinizde ne varsa o sizi cesur ya da korkak yapar. Ben cesur biriyim çünkü dürüstüm. Olabildiğince yalandan kaçarak doğru bildiğim şeyleri söylüyorum. Bu her zaman söylediğim şeyin doğru olduğu anlamına gelmez. Ama doğru olduğuna inanmışımdır, bunun için düşünmüş bunun için bedel ödemişimdir, zaman harcamışımdır.

Merve Engin: Bu noktada, sanat camiasında yan yana durup duramayacağımız arkadaşlarımızla ilgili neler söylemek istersiniz? 

Jülide Kural: Yan yana duramamaktaki en temel etken -özellikle de oyunculuk alanında- iş meselesi. İnsanlar iş bulamıyorlar ve bu sebeple de oyundan önce giden arkadaşlarımı da yargılamıyorum. Her yerde kapılar birilerinin yüzüne kapanırken, kara listeler ortada dolaşırken, koşullarını bilemiyorum tabii. Ama biz bir araya gelebilsek zaten o “kara listeler” oluşmayacak. Çok uzun yıllardır örgütlü bir şekilde bir araya gelebilme bilincini geliştiremedik. Böyle olduğu için de herkes yalnız kalıyor ve tek başına mücadele etmeye çalışıyor. Dolayısıyla da, savrulma çok fazla olabiliyor. Belki düşünsel olarak ya da duygusal olarak benimle birlikte olan çok arkadaşım vardır, ama bunu deklare etmekten bile korkuyorlar. Bizim toplumumuzun “korku toplumu” olmaktan çıkması gerekiyor. Sanatçıların da bunun için adım atması gerekiyor. Toplum olarak birbirimizi iterek, birbirimize düşmanlaşarak, birbirimizden nefret ederek yaşamayı bırakmamız gerekiyor. Farklı fikirde olan insanların yan yana gelmesi gerekiyor, bu yüzden “demokrasi” olmalı diyorum. Demokrasi bunun için gerekli. “Devran” oyununun en temel etkilerinden biri de bu olmalıydı, demokrasi konusunda bir adım atmak! Tüm değerlerimizi kaybediyoruz ve sadece seyirci konumunda kaldığımızda, bizzat biz buna izin vermiş oluyoruz. Oysa bu süreçlerin bedelini yine biz ödeyeceğiz. Çünkü biz bir toplumuz ve iç içe olmak zorundayız. Eskiden de tartışabiliyorduk ama bir araya gelip konuşabiliyorduk. Şimdi tartışamıyoruz, düşman gibiyiz birbirimizi dinlemiyoruz, yargılıyoruz ve yok etmeye yöneliyoruz. Bunu yaptığımız sürece biz kaybedeceğiz. O yüzden bu korkuyu birlikte savurup atalım. 

“Gördüğüm şey ‘biz konuşabiliriz, biz yapabiliriz, biz yan yana gelebiliriz’ diyen kadınlardı.”

Yavuz Pak: O geceye dair çok konuşulan bir şey sormak istiyorum. Özellikle oyunu ön sıradan izleyen “üç kadın” üzerinden çok söz söylendi politik arenada: Selvi Kılıçdaroğlu, Başak Demirtaş ve Dilek İmamoğlu. Ayrıca izleyeciler arasında politikacı kadınlar da vardı, Canan Kaftancıoğlu ve Pervin Buldan gibi. Onları siz mi davet ettiniz oyuna?

Jülide Kural: Başak Demirtaş, Selvi Kılıçdaroğlu ve Dilek İmamoğlu zaten arkadaşlar. Daha önce buluşmuş ve yemek yemişlerdi. Başak Demirtaş bana onları davet etmek istediğini söyledi ve ben ne kadar çok kadın olursa, “ne kadar farklı düşünceden kadın olursa o kadar güzel olur” diye düşündüm. Onlar da hemen kabul etmişler bu daveti. Bir de yanlış bir bilgi dönüyor ortada ve buna açıklık getirmek isterim. Sanki bana ısmarlanmış bir şeyi yapmışım bir planın parçasıymışım gibi bir bilgi kirliliği var. Halbuki burada da itiraf etmiş olayım, ben bu işi yapmak için çok uğraştım ve hiçbir politik parti bana yardım etmedi. Tam tersine tek başıma bu işi yapabilmek için çok mücadele ettim. Hatta kendime “neden başıma bu kadar iş çıkarıyorum” dediğim oldu.

Yavuz Pak: Oyunla ilgili tartışmalarda, siyasi aktörlerin eril dirilinin dolaysız bir yansımasını gördük. Sahnedeki kadından başlayarak, orada bulunan kadınları “erkekleri” üzerinden tanımlayıp “eş” kategorisine indirgeyen, küçümseyen, hatta kadınları değil, onların erkeklerini muhatap alarak “kadını yok sayan eril siyaset dili”nin çarpıcı bir örneği yaşandı bu süreçte.

Jülide Kural: Evet. Eril algıyla ilgili ciddi bir durum var bence de. Kadınlar, sadece birinin hayat arkadaşı gibi tanımlanabiliyor. Bizim bununla mücadele etmemiz gerekiyor. Benim gördüğüm resimde -her ne kadar birinin eşi olarak tanımlansalar da- oyuna gelen üç kadın vardı orada. Bir tiyatro yapılıyor ve Selahattin Demirtaş’ın öyküleri okunuyor ve elbette ki bu kitap benim tarafımdan seçilmiş önemli bulduğum bir duruşu temsil ediyor. Ama o kadınlar oraya geldiği andan itibaren “birilerinin eşi” olarak bulunmuyorlar. O anda sanatın öznesidir o kadınlar. Ben orada Dilek Hanım’ı, Selvi Hanım’ı, Başak Hanım’ı, Pervin Hanım’ı, Canan Hanım’ı görüyorum. Ben o akşam gerçekten seyrettiği oyunla bütünleşen, o oyunla ağlayan, o oyunla gülen, o oyunla umutlanan gerçek bir seyirci gördüm. Ben orada kendileri olarak orada bulunan kadınlar gördüm ve kimsenin eşini görmedim. Gördüğüm şey “biz konuşabiliriz, biz yapabiliriz, biz yan yana gelebiliriz” diyen kadınlardı. Onlar zaten bundan önce de yan yana gelmişlerdi. Burada sanatın gücüne vurgu yapmak gerekiyor belki de. Yan yana gelişlerini “kadınlar kahve içiyor” gibi bir boyuta indirgemek yanlış. Sanat politiktir ve bu politik tavrın karşısında yan yana gelmelerinden büyük bir korku üretildi diye düşünüyorum.

“Ben tiyatro yapıyorum yahu!”

Yavuz Pak: Oysa, tarihsel olarak kadınların barışla ilişkilenmesi üzerinden, bu sanatsal eyleyişin odağındaki “barış, demokrasi ve dayanışma” olguları üzerinden, oradaki kadınların varlığı, yan yana gelmiş olmaları çok önemliydi.

Jülide Kural: Kesinlikle öyleydi. Çünkü tarih boyunca baktığımızda, çatışma bölgelerinde kadınların hep daha birbirini anlamaya, barışı kurmaya yönelik bir anlayışları var. Bu elimizde olmayan ve tarihin bize yüklediği bir şey. Tiyatro da böyle ortaya çıkmıştır zaten tarihte bir bakıma. İnsanlar birbirine korkularından, kaygılarından bahsederek bir araya gelmeye, dayanışmaya başladılar. Tiyatroda da ilk fikir dayanışmadır. İnsandan insana akan bir şey vardır tiyatroda, arada başka bir aracı yoktur. Ben sahnedeki nefes alışımı bile duyar seyirci, ben de onların nefeslerini duyumsuyorum. Ben ilk insanların yaptığı şeyden farklı bir şey yapmıyorum aslında. Derdimi anlatıyorum ve tiyatro dert anlatır. Tiyatro güzel dünyalar kurup, ayaklarınızı uzatın demez; benimle birlikte hissedin ve düşünün der. Bence tiyatronun özünde yatan şey “bir arada olmak ve dayanışmak”. Ben tiyatro yapıyorum yahu! 

 

Yavuz Pak: Bu güzel söyleşi için ve düşüncelerinizi dergimizle paylaştığınız için çok teşekkür ediyoruz. 

Jülide Kural: Ben de size ve Tiyatro… Tiyatro… Dergisi’ne çok teşekkür ediyorum. 

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku