Yavuz Pak

Sistemli felsefenin ve estetik felsefesinin kurucusu, büyük büyük dedem Platon, “Tiyatro ve koro meraklılarının pek çoğu güzel seslere, güzel renklere, kısaca güzelliğin her türden biçimsel yansımasına hayrandır. Ama bu kişiler güzellik ideasının, güzelin özünün bilgisine sahip olmadıkları için, gerçekte güzeli görmeye ve anlamaya vakıf değildirler. Sanatçı bile olsalar, gerçek güzelliğin yeryüzündeki imgelerine saygı duymayı dahi bilmezler ve haz ile acı arasında salınıp duran duyguların sarhoşluğuna kapılırlar.  Bu bilgiye sahip olmak için hakikâtin peşinden koşan felsefenin eyleyicisi olmak gerekir.” der. (1) Jülide Kural, “felsefe kökenli” bir sanatçı olarak, işte bu diyalektik bütünselliğin farkındalığıyla tam da bu eyleyişin istisnai temsilcilerinden biri. Bilgisi, birikimi, etik duruşu ve estetik yaratıcılığı ile “sanatçı” kimliğini tarihsel özüne iade etmeyi başarabilen bir oyuncu. Hayatında ve sanatında mihenk taşı olan “felsefe” geçmişini şöyle özetliyor: “Ülkemizde felsefe kökenli çok az sanatçı var. Ben konservatuvarla eş zamanlı olarak felsefe okudum. Felsefe beni hep mutlu etti. Felsefe öğrencisiyken de ezberci biri değildim ve bilginin bende sınırlaması yoktu. Bilgi bazen size dayatılan ve tekrar etmeniz istenen şeydir. Ben hep özgürce felsefi irdeleme ve yorum yaptım. Başarılı bir felsefe öğrencisi olmamı buna borçluyum belki de. Felsefe bana tam bir düşünsel özgürlük alanı sundu. Bilginin asıl güzelliği, size düşünme ve yorumlama yeteneği kazandırabilmesidir ve ben felsefede bunu yakaladım. Bilgi, bıraktığı tortu ile insanı dönüştürebilir. Bence belirleyici olan ve insanı özgürleştiren budur. Dört sene felsefe okudum ve sonra okuduğum her şeyi bir kenara koyup felsefede beni bu kadar mutlu eden şeyin ne olduğunu sorguladım. Anladım ki, felsefeyi, bana bilginin ışığında düşünmenin ne kadar lezzetli bir şey olduğunu öğrettiği için çok seviyorum. İşte bu yüzden, bir karakterle ya da bir tiyatro metniyle karşılaştığımda kurduğum düşünsel bağdan büyük bir haz alıyorum. Bir oyunu tarihsel ve toplumsal boyutlarıyla kavrama ve analiz etmede bana çok büyük bir katkı sağlıyor felsefe.”

Sanat ile felsefe arasındaki ilişkinin tarihi, tiyatronun Antik Yunan’da yükseliş dönemine kadar uzanır. Aslında Platon ile birlikte doğan sistemli felsefenin kaynağında tragedya metinleri vardır. Tragedyalarda işlenen, tanrılar ve insanlar arasındaki ilişkiler, dünyevi olanla uhrevi olanın çatışmaları ve ortaya çıkan çözümsüzlüklerin sorunsallaştırılması felsefenin temelini oluşturur. O günden bu yana da, sanatsal faaliyet, felsefeden bağımsız olarak açıklanamaz. “Antik Yunan’da politik düşünceyi felsefeden soyutlamak nasıl olası değilse, felsefe ile yakın bir kan bağı bulunan tiyatro sanatını, özellikle de onun pek özel bir biçimi olan tragedyayı (tragoidia) da felsefeden ayrı olarak düşünmek olası değildir. Denilebilir ki felsefe, tiyatro sahnesine doğmuştur.” (2) “Felsefe benim için hayatım boyunca çok önemli oldu. Beni çok derinleştiren, çok başka dünyalara, hayatı sorgulamaya götüren uçsuz bucaksız bir alan felsefe. Ama ben felsefeyi en çok, sanatı ve tiyatroyu daha iyi anlamak ve kavramak için, oynadığım oyunları daha iyi çözümlemek ve belki zamanla yönetmenlik yapmak için sevdim sanırım. Ayrıca, bir oyuncunun düşebileceği egosantrik durumlardan korunmamı da felsefeye borçluyum. Nihayetinde felsefe, o gencecik yaşımda içgüdüsel olarak hissettiğim gibi,  anlama, derinleşme, çok boyutlu olarak sorgulama ve gerçekliği kavrama yeteneği kazandırarak oyunculuk mesleğinde ve sanat anlayışımda bana çok büyük katkı yaptı.” diyen Kural, bu tarihsel ilişkiyi kendisi üzerinden teyit ediyor.

Felsefe ile ilgili olduğu kadar, ya da daha doğrusu, tam da felsefe ile bu kadar ilgili olduğu için, “politika” ile de iç içe bir sanatçı Jülide Kural. Sanatın politikayla ilişkisi; kavramla imgenin, notayla bestenin, ağaçla ormanın diyalektik ilişkisi gibidir. Sanat, bazen bedel ödeyen tek bir insanın dili, elleri olur; onu ayağa kaldırırken toplumsal bir direncin de kaldıracına dönüşür. Tek bir sanatçının sözleri, bazen binlerce kişilik bir koronun şarkılarını mayalar. Kural’ın şu sözleri bu mayanın özüne dair: “Yaşamın kendisi gibi, sanat ve insan her anda ve her alanda politiktir tartışmasız. Bütün politik iktidarlar bu nedenle sanata ve sanatçıya müdahil olmuşlardır.  Özellikle, politik baskı dönemlerinde bu durum daha da netleşir ve sert bir boyut kazanır. Bu tür dönemlerde taraf olmak, düşünce belirtmek durumu daha belirgin olarak ortaya çıkar. Politika sanata müdahil oldukça, sanat da politikayla ilişkilenir doğal olarak. Ben düşünce suçuyla çok yargılandım bu ülkede. Ama aslında ben Çehov, Shakespeare, Tolstoy, Dostoyevski okuyorum ve onların sözlerini sahnede söyleyerek suç işliyorum. Farkında değilsiniz ama ben 35 yıldır suç işliyorum zaten! Atinalı Timon’un replikleri yeter suç işlemeye. Bu suçu engellemek için benim beynimi yok etmeniz gerekiyor. Aksi takdirde, siz yasaklasanız da ben suç işleyeceğim. Yine hissedeceğim, yine düşüneceğim ve yine soru soracağım!”

Tiyatro, daha tarih sahnesine adım attığında, Kural’ın belirttiği gibi, “politik”tir: “M.Ö.6. ve M.Ö. 5. yüzyıllarda tragedyanın, Atina polisinde üstlenmiş olduğu politik bir rol vardır. ‘Tragedya’, Atina’da demokrasi ile doğmuş, kendine özgü anlatım ve eleştiri biçimiyle politik ve toplumsal değerlerin yurttaşlarca sorgulanmasında önemli bir rol oynamış, yurt sevgisi, kahramanlık, yasal adalet, toplumun ortak iyisi gibi konuları sahneye taşımıştır. Benzer biçimde, aynı dönemde ortaya gelişen ve bugünün yozlaşmış komedyasından çok farklı olan ‘eski komedya’ da, politik taşlamayı ve varolan düzenin eleştirisini merkezine alarak politikayla bütünleşmiştir.” (3)  Devam ediyor Kural: Sanatın varoluşunun temelinde zaten iktidarların haksız uygulamalarına karşı olmak, politik bir duruşa sahip olmak var. Çünkü özgürlük talep etmek politikaysa, politika sanatın doğasında var. Soru sormak politika yapmaksa, bu sanatın en temel görevi. Gerçeğin peşine düşmek politikaysa, bu sanatın varoluş nedeni. Bugün biz sanatçılar yaşamı sorguluyorsak, toplumu ve insanı sorguluyorsak, sürekli politika yapıyoruz demektir. Kendimizi ifade etmenin yolu, benim için sahneye çıkmaktır, bir başkası için yazmak, diğeri için şarkı söylemek, öbürü için resim yapmaktır. İnsanın olduğu her yerde sanat, sanatın olduğu her yerde özgürlük talebi var olacaktır. Bu yüzden sanatı hayattan, hayatı sanattan ve bütün bu kavramları da özgürlük talebinden ayrı düşünemeyiz.” Günümüz sanat felsefesinin en önemli isimlerinden Jacques Rancière, Kural’ın bu sözlerini teyit ediyor: “Mekânın ve yeteneklerin bölüşümünde bir çatlak ortaya çıktığında başlayan politika, ortak nesnelerin tanımlanmasına imkân tanıyan duyumsanabilir çerçeveleri yeniden yapılandırma etkinliğidir. Politika, ilkin bireylere ve gruplara belli tipte bir mekân ve zaman, belli bir var olma, görme ve söyleme biçimi tahsis ederek bireyleri ve grupları emre ve itaate, kamusal hayata veya özel hayata hazırlayan doğal düzenin duyumsanabilir apaçıklığını bozar ve polisin eşitsizce paylaştırdığı duyulur alanı yeniden şekillendirir. Yani mutabakat rejiminin bir uyuşmazlıkla, bir sorgulamayla boşa çıkarıldığı pratiğin adıdır politika. Estetik deneyimin temsilcisi olan sanatçı, politikaya temas ediyorsa, kendini de bir uyuşmazlık deneyimi olarak tanımladığı içindir. Tam da bu noktada, sanatın ve politikanın işleyişinin aynı olduğunu ortaya koymamız gerekir. Sanat ve politika, uyuşmazlık biçimleri olarak, yaşama müdahil olan sorgulayıcı ve özgürleştirici pratikler olarak, yani duyumsanabilir olanın ortak deneyimini yeniden yapılandırma işlemleri olarak birbirine bağlıdırlar. Dolayısıyla, sanat ve politika; duyulur olanın yeniden şekillendirilmesiyle ilgilidir. Öyleyse, ikisi de aynı uzamda, aynı ilkeyle çalışır. Bu da demektir ki, sanat ve politika, iki sabit ve ayrı gerçeklik değildir çünkü, sanatın ve sanatçının politikayla teması kaçınılmazdır.” (4)

“Bu tarihsel kesitte, bu coğrafyada sanatçı olmak çok ağır bir sorumluluk, çok ağır bir tarihsel yük aslında. Tiyatro oyunlarının seçimleri, içerikleri vb. etkileniyor özellikle bu tür baskı dönemlerinde. Nasıl bir oyunda oynamak istediğiniz,  neyi haykırmak istediğiniz, hangi çığlıkların içinden bir ışık demeti çıkarabileceğinizi düşünmek durumundasınız her şeyden önce. Özellikle de benim gibi özgürlükten, eşitlikten, barıştan yana bir sanatçı için bu daha da büyük bir anlam taşıyor. Çünkü bu türden karanlık süreçlerden geçerken, ülke ve toplum ağır koşullar altındayken, sanatçı olarak duruşunun, nasıl bir tavır sergilediğinin, gözünü kapatıp görmezden gelemeyeceğini bilmenin yarattığı ağır bir sorumluluk var.”  diyor Kural. Politik olanın zirve noktasını oluşturduğu bir süreçte, bir seçim ya da seçimler yapma anına vurgu yapıyor bu sözleriyle. Siyasetin sağır bedenlere kazıdığı yaşam emri ile politikanın dilimizden dökülen özgürlük çığlığı arasında bir seçim belki bu. “To be or not to be” diyen Hamlet’i bunaltan hayaletlerin yüzlerce misli topraktan doğrulup özgürlüğü mırıldanırken, tiyatrocuların  kaçınılmaz olarak yapmaları gereken tercihlerin altını çiziyor ve şu meşhur önermeyi hatırlatıyor bizlere: “Tiyatro, hiçbir zaman sadece tiyatro değildir.”

Sanatsal etiğe ve eyleyişe duyarlı sanatçıların artık çok ender bulunduğu günümüzde, sanatın toplumsallığı düşüncesinden uzaklaşılmış, sanatsal yaratımın toplumsal bir dışavurum nesnesi olmaktan ziyade kişisel bir ontolojik ben-oluş olduğu fikri yaygınlaşmıştır. Bugün, gerçek sanatçılar, sınırlandırılmış özgürlüklerini korumak için zorlu bir mücadele vermek durumunda kalmaktadırlar. Zira, sanat ve sanatçılar sistemle entegre olmaya mecbur edilmekte; aksi halde ötekileştirilmektedir. Bu bağlamda, aynı zamanda bir “aydın” olarak sanatçıya düşen tarihsel görev, sistemi topyekun bir eleştiriye tabi tutmak ve yaratımına bu eleştiriyi adapte ederek, insanların beğenisine sunmak olduğu kadar, iktidar-özne ve iktidar-nesne arasındaki güç ilişkilerini topyekun sarsacak açılımlara imza atmaktır. Sanatçının aydın sorumluluğu, tam da bu noktada başlar. Jülide Kural, sanatçı kimliğinin yanı sıra, ilkeli duruşu, eşine az rastlanan cesareti ve yılmadan taşıdığı “aydın” kimliğiyle öne çıkan, üstlendiği tarihsel/toplumsal sorumluluklara dair politik mücadele vermekten hiçbir zaman kaçınmamış bir oyuncu. Bu zorlu mücadeleye dair şunları söylüyor: “Onlarca yıldır bu ülkede aynı sorunlar, birbirini takip eden baskı dönemleri, darbeler, sıkıyönetimler, olağanüstü haller sürüp gidiyor. Geçenlerde İnsan Hakları Vakfı’ndan bir arkadaşımla karşılaştım 30 yıl sonra. Ve 30 yıl sonra hâlâ aynı sorunlarla boğuştuğumuzu konuştuk. Onlarca yıldır, insan hakları, eşitlik, barış kavramları üzerinden mücadele ediyoruz durmaksızın. Bir yol alıp alamadığımızı sorduk kendimize. Asıl soru bu bence. Bir sanatçının hem insan olarak, hem sanatçı olarak hem de aydın olarak kendisine sorması gereken bir soru bu. Bütün bu süreçlerden çok şey öğrendik aslında, hatalarımız oldu, başarılarımız oldu. Kimi zaman çok elitist olduk, kitleleri unuttuk; kendi entelektüel dünyamızda çok şeyi kurup yeniden inşa ederken milyonlarca insanla birlikte yaşadığımız gerçeğini teorik olarak bilip, pratiğe taşımayı beceremedik. Tarih bu hatalarımızı yüzümüze vurdu ve şimdi maalesef daha acımasız bir biçimde bu gerçeklikle yüzleşmek durumunda kaldık. Ama neticede, kendi tarihimizden de öğrendik ve biliyoruz ki, tarihte her zaman kazananlar haklılar olacak. Tarih bizim haklılığımızı ortaya koyacaktır. Bunun için tarihi beklemeyeceğiz elbette. Çünkü, söylediğimiz her sözle, koyduğumuz her tavırla, oynadığımız her oyunla tarihi biz yönlendiriyor ve biz yazıyoruz aslında.”

Foucault’ya göre “entelektüelin politikleşmesi geleneksel olarak iki şeyden hareketle olur: “Burjuva toplumunda, kapitalist üretim sisteminde ve bu sistemin ürettiği veya dayattığı ideoloji içinde bir entelektüel olarak konumundan ve belli bir hakikâti ortaya çıkardığı, hiç algılanmadıkları yerlerde politik ilişkileri göz önüne serdiği ölçüde kendi söyleminden. Dolayısıyla, entelektüel vicdandır, bilinçtir ve belâgattır.” (5) Aydın sanatçılar, her şeyden önce, Jülide Kural gibi özgür ve bağımsız düşünme ve inisiyatif alma becerisi olan ve inisiyatifleri doğrultusunda toplumsal/politik alana müdahil olan insanlardır. Dünya artık acımasız güç odaklarının pençesindedir, bu bilinçle aydın-sanatçı, bir yandan dünyayı daha yaşanılır kılacak estetik formların insan özüyle buluşmasına olanak sağlamaya çabalarken, diğer yandan tüm sanatsal duyarlılığı ve yaşam anlayışıyla, bedensel ve zihinsel varlığını adadığı toplumsal sorunlarla yaklaşımı ile öne çıkar. Kural, toplumsal/politik alanda hep varolmuş, inisiyatif almaktan hiç çekinmemiş ancak kendi özerkliğinden ve özgürlüğünden de ödün vermemiş bir sanatçı olarak şunları söylüyor: “Bir sanatçı olarak mesleğimi icra etmenin yanında, ülkenin koşulları gereği, doğrudan politik girişimlerde bulunmak zorunluluğum var. Ama ben bir politikacı değilim. Çok teklif aldım politik yapılardan ama hiç düşünmedim çünkü bana uygun bir iş değil. Böyle bir niyetim hiç olmadı, olmayacak da. Çünkü ben bir sanatçıyım ve özgürlük alanıma sahip olduğum sürece ‘hayır’ deme cesaretini taşıyabilirim. Bir politik yapıya ait olamam ben. Ama kimsenin söyleyemediği zamanlarda bile düşüncelerimi söylemekten geri durmadım. Sözümü saklamam çünkü. En son düşünce suçlusu olarak yargılandığım mahkemede, hiç geri adım atmadan, hukuki manevra yapmadan ve taviz vermeden düşüncelerimi aynen tekrarladım. Çünkü ben haklıyım ve düşüncelerimi sonuna kadar savunurum. Benim hiçbir düşüncemin arkasında kişisel çıkarım yok. Ben bu ülkeyi çok seviyorum ve insanlara hâlâ inancım var. Çünkü ben dünyayı seviyorum ve bir ütopya olarak insana inanıyorum. Kendime inanabiliyorsam, insana da inanabilmem gerekir. Bir şeyler için bedel ödemenin kendisi de insan kalabilmenin gereği.”

Özgürlük”, Jülide Kural için yaşamın anlamı adeta. Özgürlüğünü tehdit eden her şeyden her zaman uzak durmuş ve bazen kendisiyle dahi savaşmaktan çekinmemiş bir sanatçı O. “Şöhret” olgusuyla verdiği mücadele bunun en önemli göstergesi: “Süper Baba dizisinde ünlü olduktan sonra, sinemadan, televizyondan,  reklamlardan çok teklif aldım ama hepsini reddettim. Çok ünlüydüm, çok para kazanıyordum, çok beğeniliyordum ama bu bir yandan çok rahatsız ediyordu beni. Şöhretin beni nesneleştirdiğini düşünüyordum. Popüler kültürün bir parçası olamıyorum ben. Bunu hiç sevmiyorum ve o imaj rahatsız ediyor bir süre sonra beni. Ve iki yıl oynadıktan sonra ayrıldım diziden. Sadece bir yanımın tümüyle öne çıkışı sıkmıştı artık beni. Sıfırlanmam gerektiğini düşündüm o zaman. Ve sonra her şeyi bırakıp Almanya’ya gittim. Orada her şeye sıfırdan başladım.” Sanatındaki başarıların şöhretin kapılarını ardına kadar açtığı ve egosunu tehlikeli biçimde yükselttiği dönemlerde, her şeye yeniden başlamayı göze alacak kadar cesur biri Jülide Kural. Gerçekte egosunun peşinden sürüklenmemiş, bilakis, egosunu kontrol altında tutmak,  onun girdabında yitip gitmemek için direnmiş, egosunun yaratıcı özgürlüğünü yutmasına ve yaşamsal hakikatinin sınırlarına girmesine izin vermemiş hiçbir zaman. Sanatsal duruşunu koruyabilmek için tüm açıklığıyla kendisiyle yüzleşmekten çekinmemiş, varlığını besleyen egosu ne zaman O’nu yoldan çıkartacak, varoluş kudretinin önüne geçecek olsa, egosunu ve onu yaratan maddi yaşam koşullarını dinamitleyerek yeniden iç dünyasına, dingin sularına, yani öz benliğine ve özgürlüğüne dönmeyi bilmiş hep. Pek az sanatçının sahip olabileceği yeteneğine ilave ettiği güçlü irade, özgürlükçü anlayış, mücadeleci ve asi ruh,  insan ve sanatçı Jülide Kural’ı bir Anka kuşu gibi yeniden ve yeniden doğuran en önemli yönleri olmuş: “Bana hayatım boyunca çok olanak sunuldu. Eğer benim şu sol yanım, felsefeci yanım, düşünen yanım olmasaydı egomun kurbanı olabilirdim. Eğer bunlardan azade bir sanatçı olarak sistemle uzlaşsaydım, çok başka olabilirdi her şey.  Hayatımın farklı dönemlerinde çok cazip teklifleri reddettim. Meselâ en kötü günümde bile prensip olarak reddettiğim reklâmlarda oynamadım. Sadece egosantrik yanımla kalsaydım sistem içinde çok başka bir yerde olurdum. Muhtemelen bu rolleri bu şekilde oynayamazdım ve böyle bir sanatçı olamazdım.”

Sanatçı, önyargılarla, klişelerle, sınır ve duvarlarla tıka basa doldurulmuş algılarımızı boşaltmayı, düşünce ve bedenin devinebilmesi için boşluk yaratmayı bilendir. Yeni ilişkilerin, yeni kavramların, çokluğun bir arada, yan yana durabileceği doğurgan bir boşluk… Henüz yüzeye çıkmamış çokluğu içeren ve yeni ilişkilere, dünyalara gebe bir boşluk… Ancak “özgürlüğün” doldurabileceği bir boşluk… Tam da bu yüzden, “buğulu bir cama bir şey yazacak olsanız aklınıza ilk ne gelir?” sorumuzu yanıtlarken, kişisel tarihini ve sanatçı kimliğini yansıtan o sözcük tereddütsüz dökülüyor Jülide Kural’ın dudaklarından:” Özgürlük !!! ” Kural’ın sanatsal eyleyişine eşlik eden politik mücadelesi ve aydın bir sanatçı olarak teorik/pratik birikimi, gerçekte O’nun “varolma kudretinin” mayasında bulunan “özgürlük” aşkının dışa vuran farklı veçheleri. Bu bağlamda, Spinoza’nın özgürlük anlayışı O’nu özetliyor gibi: “Sırf kendi yapısının zorunluluğuyla (necessitas) var olan ve eylemlerini yalnızca kendisi belirleyen şeye özgür diyorum.. Bu anlamda insanı özgür olmak için harekete geçiren ve onu özgür kılan şey, ‘hakikâtin’ bilgisidir. Özgür yaşam, aklı temele alan bireyin kendi yargısına uygun eylemde bulunmasını, aktif olmasını gerektirir.” (6)

Kural, felsefeden sanata, estetikten özgürlüğe dokunan yolculuğunda, insanlığın gerçeklikle kurduğu tarihsel ilişkiye ve içinden çıkılmaz bir şekilde peşinden sürüklendiği yaratıcı hayallerine nüfuz ederken, hakikâtin ışığını alnında hissediyor. O, sanatın tarihi boyunca doğruya, güzele ve iyiye dair direngen ve kalıcı eserler yaratma arzusunu gerçekleştirebilmek için çabalarken, pek çok sanatçının peşinden koştuğu ama çoğunun başaramadığı şeye, “sanat yoluyla ölümsüzlüğe” uzanıyor. 20. asrın en büyük filozofu Deleuze, şu sözleriyle Jülide Kural’ın sanatsal varoluşunu özetliyor: “Hayır, sanat bir iletişim değil, enformasyon-karşı enformasyon filan değildir. Bir tanım gibi davranamayacağım, bir fikir ileri süreyim yine de: Sanat, ölüme karşı dirençtir… Ama ölüme karşı direncin ikinci bir tarzıyla bir buluşması vardır sanatın: Yani insanların kavgasıyla; ölüme, tahakküme, baskılara karşı umutlu kavgasıyla…” (7)

Kaynakça:
1-
Platon, “Diyaloglar”, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2015
2-
Kılan Paksoy, Banu. “Tragedya ve Siyaset”, Mitos Boyut Yayınları, İstanbul, 2011
3-
Kılan Paksoy, Banu. a.g.e.
4-
Ranciere, “Estetiğin Siyaseti”. Sanat,  Siyaset. Ed. : Ali Artun,  İletişim Yayınları,  İstanbul,  2011
5-
Foucault, Michel. “Entelektüelin Siyasi İşlevi”, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2016
6-
Spinoza, Benedictus . “Ethica”, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2004
7-
Deleuze, Gilles. “Yaratma Eylemi Nedir”, http://www.korotonomedya.net/kor/index.php?id=6,23,0,0,1,0

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here