Yıllar önce İBBŞT’den atılan, daha sonra açmış olduğu davayı kazanıp, kuruma dönen ama kısa bir süre sonra istifa eden Mehmet Atak, o dönemi yazmış. Atak’ın yazısını olduğu gibi yayımlıyoruz.

***

FETÖ gerekçesiyle, İBBŞT’den uzaklaştırılanlar listesinin başında Kemal Kocatürk ismini görünce ister istemez aklıma “Seneler önce İBBŞT’de kadromun iptali ve idari mahkemeyle geri döndükten sonra senelerce uğradığım mobing FETÖ marifeti miydi?” sorusu geldi.

Hele hele akabinde, talep etmediğim halde Kenan’ın (Işık) bu kadro iptali ve akabinde mahkeme kararıyla geri döndükten sonra uğradığım mobingin nedenini bulmayı takmasını hatırlayınca bu soru iyice pekişti. Kenan farklı dönemlerde kazdıkça hep karşısına çıkan Shakespeare’in “geri sessizlik” kelamı olmuştu. Kazılarında en ilerlediği noktada ise, Kenan’ın söylediğine göre iş “KURCALAMA ABİ”yle son bulmuştu.

Bir tedavi sebebiyle Ankara’da bulunduğum için, bunu yazarken evde bulunan yerden yüksekliği 40cm’yi bulan resmi yazışmalar, dava dosyalarına ulaşım şansım olmadığı için tam tarihleri yazamayacağım ama arzu eden olursa, “bilgi edinme hakkı kanunu”yla ya da daha sonra doğrudan bakıp benim göndermemle  tam tarihleri edinebilir.

Nurullah Tuncer, dönemim Genel Sanat Yönetmeni
Nurullah Tuncer, dönemin Genel Sanat Yönetmeni

ABD’de “neo-stanislavskien yöntem” üzerine üç aylık bir atölye çalışması için burs almıştım. Panoyoa asılmış, ismimim oyuncu ya da yönetmen olarak yazıldığı hiçbir distribüsyon olmadığı için dönemin İBBŞT yönetimine gidip, üç aylık bir “ücretsiz izin” talep ettim. Dönemin İBBŞT Genel Sanat Yönetmeni Nurullah Tuncer, bir Rus yönetmeninin geleceğini ve beni seçerse ne olacağını sorunca, ödenekli tiyatrolara dair soru işaretlerim olsa da, önünde sonunda herkesten alınan vergilerle işleyen ödenekli bir tiyatro kadrosunda olduğumu ve etik bir mecburiyetim olduğunu düşünerek izin talebimden vazgeçip bir maille ABD’ye katılamayacağımı bildirdim.

Akabinde maaşım gününde yatmayınca pek aldırmadım, zaman zaman bir-iki günlük gecikmeler olabiliyordu (?). Ama tanıdığım herkesin maaşının yattığını öğrenince muhasebeyi aradım ve yönetim kurulu kararıyla kadromun iptal edildiğini öğrendim. Üstelik ücretsiz izin istediğimde ve bana “ya Rus rejisör seni isterse” dediklerinde, zaten kadromu çoktan iptal etmişler.

Kemal Kocatürk, dönemin Genel Sanat Yönetmen Yardımcısı
Kemal Kocatürk, dönemin Genel Sanat Yönetmen Yardımcısı

Bundan sonrası tam bir kara komediydi. Bir tebligat gelmemişti. Bir arkadaşımın arkadaşı, iyi bir avukat Yaşar Bey yardım etmeyi teklif etti. İBBŞT’ye gittik, bana eski tarihli bir imza attırıp tebligatı vermeye çalıştılar, Yaşar Bey engel oldu. Bir gün sonra bir müstahdemle evime tebligat gönderildi, aldığım tarihle imzalayıp aldım. Tebligattaki tarih bir önceki yönetimin olduğu tarihti ama imzalar bu yönetimdi  (sonradan yanlış tarih yazıldığı iddia edilmiş) ve kadromun iptalinde dönemin İBŞT Başkanının imzası yoktu.

Daha sonra kadromun iptaline neden olarak iki yönetim önce Behçet Necatigil’den Beckettien bir çatıyla uyarlayıp sahneye koyduğum “Kedi” adlı oyunun “başarısızlığı” gösteriliyordu. İddialarına  göre Kedi, İBBŞT’nin 300 kişilik salonunda ortalama 45 bilet satışıyla oynamıştı. Evet ortalama bilet satışı 45’ti ama İBBŞT’nin 300 kişilik salonu olmadığı gibi, “Kedi” sadece 50 kişilik Muhsin Ertuğrul Cep Tiyatrosu’nda oynamıştı.

İşin en tuhaf yanı da iki yönetim önce oynayıp bitmiş “Kedi” oyunundaki “başarım” nedeniyle verilen dilekçenin altında imzası olan Nurullah Tuncer, iki yönetim sonra bu kez Genel Sanat Yönetmeni sıfatıyla iki dönem önce bitmiş “Kedi” oyunundaki “başarısızlığım” sebebiyle kadromun iptali talebiyle de imza atmıştı.

Aynı süreçte, emekli olarak TAL’in (Tiyatro Araştırma Laboratuvarı) Başkanlığını sürdüren Ayla Algan’ın da işine son verilmiş. Kendisine tebligat yapılmadığı için TAL’e gelen Ayla Hanım anahtarların değiştirildiğini görünce haklı olarak çok üzülmüştü.  Beklan Algan’ın kurup Ayla Hanım, Erol Keskin ve Haluk Şevket Ataseven’in Türkiye Tiyatrosu’nun geleceği için laboratuvar işlevi gören, pek çok araştırma yapmış TAL’in başına Tuncer, Kocatürk üçlüsünün üçüncüsü Mustafa Aslan getirilmiş ve yılların araştırma laboratuvarı bir hamlede halk oyunları merkezine dönüşmüştü. (Duygu Seda Tomru’nun kitapçığı harici, Beklan Beyin senelerce üzerinde çalıştığı “ontik oyunculuk”un hâlâ ciddi bir metod kitabına dönüştürülüp beynelmilel tiyatro literatürüne kazandırılmamış olması içimde uktedir.)

Aynı kadronun daha sonra kadrosunu iptal ettiği isim ise, ne daha önce ne daha sonra bir örneği olmadığı halde bir gecikme sebebiyle tiyatrodan atılan Serra Yımaz’dır. Serra, geri dönmek istemedi.

Yaşar Bey, titiz detaylı bir dava dosyası hazırladı ve ben yeniden yazıp ‘acceptance’ alınca, cebimde 35 dolarla South San Francisco’ya uçtum. İki dolar da ‘bart’a verip San Francisco’ya giderek workshop’a katıldım.

Benim yokluğumda dava sürmüş ve idari mahkemede haklılığım ve göreve iade kararım çıkmış. Daha sonra kadrolaşmalarla yargının da nasıl hukuk dışı işlediğine defalarca şahit olduğum için hep Yaşar Bey’in titiz dava dosyası kadar, benim yokluğumda medyada çıkan yazılar ve şu an adı aklıma gelenlerden rahmetli Mücap Ofluoğlu, Kemal Bekir, İsmet Ay, Beklan Algan ve Ayla Algan, Kenan Işık, Ahmet Levendoğlu, Ayşe Emel Mesçi. Nesrin Kazankaya, Meral Çetinkaya, Deniz Türkali, Celile Toyon, Suna Selen, Rozet Hubeş, Aslı Öngören, Fırat Tanış, Sevgi Sanlı, Ali Akay, Beral Medra, Lale Tayla, Selim İleri, Nilgün Cerrahoğlu, Semih Kaplanoğlu, Seçkin Yasar gibi bazısıyla beraber çalıştığım, bazısı yönetmen ya da oyuncu olarak işlerimi seyretmiş isimlerin durumu eleştirip, bana destek veren demeçlerinin, bir kadroya ait bile olsa yargı mensuplarını keyfi davranmaktan geri tuttuğunu düşünürüm.

Bu süreçte mesela dönemin Posta Gazetesi’nde köşe yazan Füsün Özbilgen, mevzuu irdeleyen ve eleştiren yazıları nedeniyle İBBŞT tarafından tehdit edildiğini şahitler önünde söylemiştir.

Ya da, İBBŞT’deki ilk rejim “Ölüm ve Oyun” Japan Performing  Enstitute tarafından Togo Festivali’nde sahnelenmek için seçilip de Dışişleri Bakanlığı oyunun bir kasedini daha isteyince, daha sonra Beykoz Belediye Başkanı olan, dönemin İBBŞT Müdürü Muharrem Ergün, “kurumda M. Atak adında bir yönetmen yoktur ve “Ölüm ve Oyun” adlı bir oyun hiç sahnelenmemiştir” şeklinde resmi bir cevap vermiş. (resmi yazı mevcut). Bunun üzerine oyunda rol alan ve oyunun sahnelendiği dönem İBBŞT Genel Sanat Yönetmeni olan Kenan Işık ve oyunda rol alan ve  oyunun sahnelendiği dönem TAL Başkanı olan Ayla Algan medyada ağır cevaplar vermişlerdi.

“Ölüm ve Oyun” Shakespeare’in çeşitli oyunları ile soneleri ve Huizinga ile Adler’in öğretilerinden, Mina Hanımın (Urgan) da katkısıyla benim tarafından metni yazılıp sahneye konmuş, misafir oyuncu olarak muhteşem Samiye Hün, Mücap Ofluoğlu, Necdet Mahfi Ayral, Beklan Algan’ın ve  oyuncu olarak Ayla Algan, Kenan Işık, Erdal Özyağcılar, Murat Daltaban, Aslı Öngören, Aslı İçözü, Semah Tuğsel, Berrin Akdeniz, Esin Umulu, Fırat Tanış, Alper Kul, Sevi Algan, Eftal Gülbudak gibi 30’a yakın İBŞT oyuncusunun rol aldığı bir oyundur.

İdari mahkeme göreve iade kararı verip, mecburen çağrı yapılınca, hem bunu onur meselesi yaptığım hem de ben dahil vergi alınabilen herkesin vergileriyle işleyen ödenekli bir tiyatronun kimsenin babasının çiftliği olmadığı ve keyfince at oynatamayacağına olan inancımla geri döndüm.

Önce bir “ıssızlaştırma kampanyası”yla karşılaştım. Kadrom iptal olmadan önce aralarında evime gelmek için kırk takla atanlar  (evime dostlarım ve dost olacağıma inandıklarım dışında insanların gelmesini istemem) ve uzun sohbet etmeye çalışan, kendilerini “solcu” olarak niteleyen yaşça benden hayli büyüklerin de olduğu meslektaşlarım benden vebalı gibi kaçmaya, benimle selamlaşıp konuşursa yönetimce mimlenecekleri korkusuyla, göz göze gelmemek için kafalarını çevirmeye başladılar.

Tabii yokluğumda mevzua dair itirazlarını doğrudan belirtmiş olduklarını öğrendiğim Celile Hanım (Toyon), Aslı (Öngören), Bennu (Yıldırımlar) gibi on kadar meslektaşım istisna. Bunların biri de hiç tahmin etmediğim, toplam iki oyunda birlikte çalıştığım Zihni Bey’dir (Göktay). Herkes kafasını çevirirken o görür görmez seslenip selam verdi ve her karşılaşmada alenen selamdan imtina etmedi (ben de buradaki öyargımdan utanırım). Oyuncu meslektaşlarımın aksine tiyatronun diğer unsurlarındaki insanlar başta Cahit Abi (Kök), Ömer Abi (soyismini unuttum), Türkan Hanım (Kafadar) vd yönetimce mimlenmeyi önemsemeyip daha önceki tavırları neyse aynen sürdürdüler. Hatta rahmetli Cahit Abi tüm bu süreçte çırpınıp durmuş sevgili rahmetli Marlene’den (Ayça Telırmak) bile önce mevzuu öğrenince beni arayıp neye ihtiyacın var, ne yapabilirim diye sormuş insandır.

Issızlaştırmanın hemen akabi ise “mobing” süreci başladı. Düşünce ve İfade hürriyetine aykırı olsa da bağlayan 657’inci madde dolayısıyla ne yapsam dilekçe vermeye başladım. Ve ayda bir-iki kez disiplin soruşturmasına uğramaya ve düzenli teşvikimin kesilmesine. Mesela Cumhuriyet Gazetesi röportaj yapmak istiyor, ben bir dilekçe verip izin istiyorum, dilekçeye karşılık onay geliyor, ama röportaj yayınlanınca ben izinsiz röportaj vermekten disiplin soruşturmasına uğruyorum.  Bu dönem arkadaşım hukuk profesörü İştar Gözaydın düzenli idari hukuk ve dilekçeler hususunda bana yardımcı oldu, ama talebimiz üzerine sevk edilen üst disiplin kurulu da aynı isimlerden oluştuğu için resmi belgeler bile işe yaramayıp mobing sürüp gitti. Hatta bir seferinde, yine şahitler huzurunda ben ayrıldıktan sonra Genel Sanat Yönetmeni de olan, dönemin dramaturgu Hilmi Zafer Şahin bir toplantı tutanağı taslağını yırtılmış olarak çöpten almış, bantla birleştirdiğimizde “Mehmet Atak’ı disipline sevk için neden..” gibi bir şey ortaya çıkmıştı (mevcut)

Bu süreçte aralarında 300 küsur sayfa story-board’ı çizilmiş Bernarda Alba’nın Evi (Lorca), Korku (N. Pakdil), Tirbüşon (M. Frisch), Ak Şeytan (Webster), Kılpayı (E. Albee), Gizli Oturum (Sartre), Ihlamur Ağacı (V.Ö.Bener), Samiye (Samiye Hün’ün hayatı, Darübedayi Tarihi ve TC’nin siyasi ve sosyal tarihiyle birlikte ele alınacağı yarı dans tiyatrosu bir belgesel tiyatro), Benim Cyranolarım (E. Rosytand uyarlaması), Troilus ve Cressieda (Shakespeare), Corialonus (Shakespeare), Oynatılan İnsan (Huizinga ve Adler’in öğretileri, bir arada kullanılarak üç ayrı oyunculuk metoduyla Beckett’in End Game’inin uyarlaması) gibi pek çok proje verdim. Ama hiçbirine cevap bile verilmeden, senelerce bir-iki etkinlik dışında ne oyuncu ne yönetmen olarak hiçbir görevlendirme yapılmadan (maalesef yönetmeliğe göre görevlendirme yapılmadan bir şey yapmanız mümkün değil) atıl bekletildim.

Bu süreçte ben de kuruma, bağlı olduğu kurumlara, alâkalı kurumlara, teftiş kurumuna genelde yönetimin, özelde Kocatürk’ün usulsüzlüklerine dair dilekçeler verdim. Ve bir usulsüzlük yapılabileceğine dair kuşkularım o kadar ilerledi ki, sonradan “almadık” denmemesi için tüm dilekçelerimi, neredeyse tüm oyunlarımın afişini yapmış sevgili Ayşe Kalyoncu’nun şahitliğinde teslim ettim.

Sonunda cezalandırma olarak (maalesef özel bir ihtisas olan çocuk tiyatroları ödenekli tiyatrolarda bir ceza mecraıdır), Levent Üzümcü’nün sahnelediği ve çıkmış bir çocuk oyununda görev verildi. Ben de çocuk oyunlarının ayrı bir ihtisas olduğu, pedagoji eğitimim olmadığı ve bunun sonuncu oluşabileceklerden sorumluluk kabul etmeyeceğimi ve yasal prova sürecimi talep eden bir dilekçe verip rol aldım. O dönem yönetim kurulunda olan Hülya Karakaş’tan gelmiş bir bilgiye göre, Kocatürk yarı yaşımda olan diğer oyuncuların yanında hantal kalacağımı düşünmüş olmalı ki, kadromun yine iptaline neden olabilir diye tüm yönetimin beni izleyip rapor yazmasını istemiş, ama bu işlemedi.

Disiplin soruşturmaları, çalıştırmama vb süren mobing ancak Tuncer, Kocatürk, Aslan ekibinin görevden alınışıyla sona erdi. Ama bu sürecin stresi bende major depresyon, tetiklenmiş hipertiroidite gibi belgesi olan pek çok tezahür gösterdi.

Tuncer, ekibi olmadan Genel Sanat Yönetmenliğine döndüğünde, Kenan’ın (Işık) Karen Blixen uyarlaması “Ölümsüz Öykü”de oynadım. Oyun başlarken gerekçeler arasında “insan malzemesinden mutsuzluğumu” da yazıp sezon sonunda işleme konmak üzere istifa dilekçemi verdim. Oyunun dekoratörü Tuncer’di, bir- iki  kez “gadre uğradın” diyerek iletişim denedi, “Nurullah, oyun provalarında sonuna kadar konuşuruz oyuna dair ama prova çıkışı selamını bile almam. ‘Gadre uğradın’ kelamı benim için hiçbir şey ifade etmiyor, ancak kamusal alanda nedenini açıklar ve hukuki sorumluluğunu üstlenirsen bir mânâsı olur” dedim.

Shakespearevari “İntikam soğuk yenen bir yemektir” diskuruyla değil ama FETÖ’de Kocatürk’ün ismini görüp, kadromun iptali, idari mahkemeyle dönüşümden sonra uğradığım mobing ve bunu araştıran Kenan’ın (Işık) hep gelip dayandığı “Kurcalama abi” lafını hatırlayınca “Acaba tüm bunlar FETÖ marifeti miydi?” diye soruyorum. Ama niye sadece Kocatürk? Nurullah Tuncer niye yok? Belki çoktan emekli olmuştur. Mustafa Aslan zaten çoktandır mevta.

Sevgiyle kalın,

Mehmet Atak

Ps. Aynı haberde bazılarını tanımadığım 6 isim daha yazılıydı, bazıları hiç inandırıcı gelmedi. İradelere aleni bir militarist tahakküm tamahı olan bir darbe girişimi ve buna dahil olanların hesabını vermelerini tabii canı gönülden isterim, ama kurunun yanında yaş mağdurlar yaratılmamasını da dilerim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here