Yavuz Pak

“Arkaik toplumlarda, kralın tahta çıkma töreni kutsanma ve lanetlenmenin bir araya geldiği ritüellerdi. Kutsallığın temsilcisi, aynı zamanda en iğrenç şeyleri yapabilecek, bütün tabuları çiğneyebilecek bir yaratık olmalıydı. Kutsal krallığın adayı, törenlerde, gerçek ya da simgesel olarak, onu toplumun kuralları üstüne çıkararak dışlayan bir kral-krallık/uyruklar-toplum arası kesinti ve kutsallaşma edimine ya da haram birleşmeye zorlanabilirdi. Lundalar ve Kubalar’da krallık, önderin kızkardeşiyle ilişkide bulunduğu bir törenle kurulurdu. Kral böylece kutsanır, bir yandan evrensel düzenin sürmesi için tabii bir güce, öte yandan da dehşet verici bir yaratığa dönüşürdü. Bazen ona yasaklanmış yiyecekler yedirilir, ezilmiş cinsel organlardan kanlı artıklardan yapılmış içkiler içirilirdi. Rukubalar, kralın klanından çelimsiz bir bebeği boğar, kestikleri bir koçun etinden yaptıkları yemeğe onun etinden de bir parça koyar ve bunu önderlerine yedirirlerdi. Bu işlemlerle yamyamlaştırdıkları krallarına, onunla aynı kaptan yiyecek ve içecek olanları bile lanetlenmiş kılacak ve uzak durulması gereken, kutsal/mistik bir güç kazandırdıklarına inanıyorlardı.”  (1)

“Halk, çoban olmadan yolunu bulamayan bir koyun sürüsüdür. Çoban onu otlatsın, yününü kırksın, sütünü sağsın ve bıçağı boğazına sürsün. Halka cumhuriyeti ve demokrasiyi sevdirmenin tek bir yolu var, o da hükümdarı bir canavara dönüştürerek zorbalıktan nefret ettirmek… Gaddarlık korku doğurur, korku ise iktidarın ta kendisidir. İşte bu ilkeye dayanıyordu benim yüce atalarımın tahtı.” (2)

2017 yılının son günlerinde prömiyeri yapılan, Baba Sahne’nin üçüncü oyunu Kanlı Komedya ‘Caligula’, sezonun en çarpıcı oyunlarından biri olarak büyük ilgi görüyor.  Stefan Tsanev’in yazdığı, Hüseyin Mevsim’in dilimize çevirdiği oyunun yönetmen koltuğunda Ragıp Yavuz oturuyor. Tsanev, ülkemizde sahnelenen “Jean Darc’ın Öteki Ölümü”, “Socrates’in Son Gecesi” ve “Bütün Çılgınlar Sever Beni” gibi oyunlardan tanınan, aykırı ve son derece sarsıcı metinlere imza atan, Bulgaristan’ın en usta kalemlerinden biri. Oyun, Cemal Bâli Akal’ın arkaik temelini çizdiği “kutsal canavar”ın, yani “kralın”, asırlar sonra “demokratik cumhuriyetin beşiği” Roma’da tahta çıkan versiyonu Caligula üzerinden “iktidar” ve “demokrasi” kavramları üzerine tarihsel bir tartışmayı merkezine alıyor.  Caligula, asıl adı Gaius Julius Caesar Augustus Germanicus olan bir Roma İmparatoru ve Sezarıdır. M.S. 37 – 41 yılları arasında, çok da uzun olmayan iktidarında, akla hayale gelmeyecek zulümlere ve işkencelere imza atan bu eli kanlı diktatör,  tarihe sınır tanımayan vahşeti ile geçer. Demokrasi ve cumhuriyeti lağvederek kendisini sınırsız yetkilerle donatmakla kalmayıp, atını Roma’nın biricik ve tek konsülü ilân eden, zenginlerin mallarına el koyan, halka ağır vergiler dayatan, heykelini diktirerek kendisine tapınılmasını izleyen, zevk için kelle uçuran, insan avcılığı yapan, çılgın projelerle tarihe geçmeye çabalayan ve ahlâki tüm değerleri ayaklar altına alan Caligula, yarattığı korku imparatorluğu ile tanrısal bir güce sahip olur. Caligula her geçen gün güçlenerek ilahlaşırken, Roma halkı O’na sessizce boyun eğmektedir. Tek tek tüm demokratik haklarından ve cumhuriyetin kazanımlarından direnmeksizin vazgeçen halk,  gözleri önünde “kutsal bir canavara” dönüşen bu diktatöre sorgusuz sualsiz itaat etmeye başlar ve zamanla O’na tapınarak tüm varlığını teslim eder. Nitekim, tarihin bu unutulmaz despotunun iktidarı, dünden bugüne,  “demokrasi” kavramının sorgulanmasında sembolik bir önem taşır.
“Ben mi deliyim, yoksa onlar mı çıldırmış?! Ben mi canavarım, yoksa onlar mı ucube?! Atımı senatör seçen de aynı bu yavşaklar!… Hani aşağılanmaktan, utançtan ve nefretten titremesi gerekiyordu? Cinnet geçirmesi, kudurması, çıldırması, canavarlaşması, hiddetten zıplayıp beni öldürmesi gerekiyordu? O ise yalnızca susuyor!” (3)

Birhan Keskin, Taş Parçaları adlı şiirinde “Tecellinin içinde ecel durur sevgilim, görmedin mi? / adaletin içinde bir zalim oturur.” der. (4) Benzer biçimde, “demokrasinin içinde de bir zalim oturur” zira ontolojik olarak demokrasi iktidara içkin bir kavramdır ve uygun koşulları bulduğu her anda despotik iktidarları yaratır:“Demos”un(halk) kratos (iktidar) ile bütünleştiği politik uzam, aynı zamanda demos ile karşılıklı bir etkileşime giren kratosun en vahşi veçhelerine gebedir.

“Halk, zorbalıktan başka bir şey bilmiyor; zorbalıkla emzirildiğinden, zorbalığa anası gibi alışmış ve o yüzden bütün bunları çekiyor; hayır, hayır, çekmiyor, normal hayatını yaşıyor, bunu normal kabul ediyor, hatta hoşuna gidiyor, çünkü başka bir hayat bilmiyor… Şimdi aniden cumhuriyeti ve demokrasiyi ilân etsen, “Halk, sana özgürlüğünü veriyorum!” desen, birden afallayacak.” (5)
Büyük büyük dedem Platon, demokrasinin mucidi Atina’da, tam da demokrasinin inşa edildiği dönemde yaşamış ve ömrünü “demokrasiyi aşmaya”, kusurlu demokratik yönetimin yerine kusursuz işleyen bir başka yönetim biçimi kurgulamaya adamıştı ve fakat bunu başarmaya ömrü vefa etmemişti. “Politeia” adlı kitabında şu meşhur sözleri ile demokrasiye şu tarihsel eleştiriyi getirmişti: “Demokrasinin esas prensibi, halkın egemenliğidir. Ancak toplumun kendini yönetecekleri iyi seçebilmesi için yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır. Eğer bu sağlanamazsa demokrasi, otokrasiye, tek bir kişinin mutlak, sınırsız biçimde iktidarı elinde tuttuğu bir siyasal sisteme evrilir. Halk övülmeyi sever. Onun için güzel sözlü halkavcıları (demagoglar) yetersiz de olsalar başa geçebilirler. Oy toplamasını bilen herkesin, devleti idare edebileceği de sanılır. Demokrasi bir eğitim işidir. Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse, oligarşi, az sayıda kişinin iktidarı elinde bulundurduğu düzen oluşur. Sürdürülürse demagoglar türer. Demogoglardan da diktatörler çıkar.”  (6)

“Halk, özgür olmak istemiyor, çünkü tembel, çünkü aptallaşmış, çünkü özgür olunca, düşünmesi gerek!… “Hayır, halk “İstemiyorum!” diyor! Halk; halk meclisi istemiyor! Halk; kendi kaderini kendi tayin etmek istemiyor; oy vermek istemiyor, sandık başına gitmektense, meyhanede kafa bulmayı tercih ediyor. Halk, demokrasi değil, Sezar istiyor! “ (7)
Platon’a göre, demokratik yasanın kendisi aldatıcı bir görünümdür. Demokratik insan, yasanın değişmezliği içerisinde düşüncenin (ideanın) evrenselliğini değil, şahsi hazzının ve çıkarlarının peşinde bir varlıktır. Demokratik toplumun temelinde “egoist insan” bulunur.  Politeia kitabında demokrasi tek bir hali olmayan bir politik rejim olduğunu söyler ve ekler: Demokrasi tek bir yapıya sahip değildir, çünkü hepsine sahiptir. Bu bir “rejim panayırıdır”, asli meselesi çıkarları ve hakları tüketmek olan insanların sevdiği ve benimsediği bir “palyaço kıyafetidir. Canının istediğini yapan insanların topluluğu değil, topluluğu yapılandıran bütün ilişkilerin tersine dönmesidir: Yöneticiler yönetilenleri andırır, yönetilenler de yöneticileri. Yönetmeye uygun olanlar, onları bu rolle uygun hale getiren elverişliliğe sahip olanlardır; yönetilmeye uygun olanlarsa birincileri tamamlama durumunda olanlardır.” (8) İşte demokrasinin yarattığı “belâ” tam da burada yatar. 2500 yıl önce, Platon’un çizdiği demokratik insan portresinin, küresel ağlar ve kitle tüketimi çağındaki demokratik insanın eksiksiz bir portresini yansıtıyor oluşu hem şaşırtıcı hem de düşündürücüdür. 2500 yıl sonra bugün, farklı biçimler altında tüm dünyaya en mükemmel yönetim biçimi olarak dayatılan demokrasi, hâlâ aşılması, ötesine geçilmesi zorunlu bir kavram olarak önümüzde duruyor. 21. yüzyılla birlikte dünyanın girdiği “post-faşizmler” çağı, “demokratik rejimler”in aldatıcı görünümleri ile Platon’un öngördüğü “demagog diktatörlükler” üzerinden insanlığı karanlık ve kan kokan bir dehlize mahkum ediyor.

Oyunun estetik veçhelerine gelince… Ragıp Yavuz başarılı uyarlamasıyla, sık sık günümüze göndermeler yaparak politik hicvin taşı gediğine oturtan müthiş örneklerini sergiliyor ve metni varsıllaştırarak yerelleştiriyor. Rejisini distopik bir kurgu üzerine inşa ediyor. Kurguladığı tiyatral mekân seyircide “distopya” algısı yaratan bir yapıyı örgülüyor ve oyun boyunca farklı versiyonlarıyla işitilecek bir “ritm” yaratarak bu ritme eşlik eden ve sahnenin arka fonunda beliren görsellerle besliyor distopik yapıyı. Olay akışıyla beraber mekân algısının yarattığı ilüzyonu kırarak yüzünü seyirciye dönüyor sık sık. Böylece sözü geçen dünya seyredilen değil yaşanan bir dünya olarak hayal gücünün ve izleyenin etkinliğinin de önünü açıyor. Ütopik bir toplum anlayışının anti-tezi olan distopyanın temsil ettiği otoriter-totaliter baskıcı sistemi iliklerine kadar duyumsatıyor bizlere. Öyle ki, dramatik aksiyonu zaman zaman arka plana itme uğruna, gerçekte yapmak istediği şeyi, seyirci ile dolaysız bir yüzleşmeyi ve onu rahatsız etmeyi başarıyor.  Deneyimli oyuncu Levend Öktem,  hafif topal, kambur ve öfkelenip heyecanlandığında kekeleyen Cladius rolünde ustalığını konuşturuyor. Caligula’yı canlandıran Ahmet Saraçoğlu beden dili ve yüksek enerjisiyle bütünleştirdiği başarılı mimikleriyle çılgın ve zalim bir imparator kompozisyonunu başarıyla taşıyor sahneye. Özellikle, ağza alınmayacak hakaretler ve küfürler savurarak ve halkı aşağılayarak nefretini kusarken muhteşem bir distopik karaktere dönüşüyor. Ecem Üstündağ, dili kesilmiş, transseksüel bir eski tragedya oyuncusu olan Mnester gibi zorlu bir karakteri 75 dakika boyunca kusursuz biçimde sahneye taşırken, bedenin olağanüstü esnekliği ve danslarındaki muhteşem performansıyla Caligula’nın atı İnsitatus’u canlandıran Pınar Coşkun, unutulmaz bir estetik performansa imza atıyor. Bu noktada, Yasemin Gezgin’in koreografisini de kutlamak gerek. Oyunun ruhuna ve metnin içeriğine son derece uygun kostümlere ve distopik bir sahne tasarımına imza atan Barış Dinçel, tiyatromuzda alanının vazgeçilmezlerinden biri olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.
Düşünsel ve estetik olarak bir bütün olarak “Kanlı Komedya ‘Caligula’, yarattığı distopya ile demokrasinin, sürüsünü besleyen çoban modelinden kopuşuna bir davet niteliğinde. Bu kopuşu reddetmenin sonuçları sahnede dolaysız biçimde sergileniyor. Platon da, demokrasiyi aşmak için, onun varlık koşullarının ortadan kaldırılması gerektiği salık verir ve demokrasinin panzehirini şöyle tarif eder: “Yönetici olmak için gerekli hiçbir ünvanın olmamasına dayanan “anarşik yönetim.” (Anarşi terimi, “an-arşi”den, yani olumsuzluk ön eki olan “an” ile buyruk, yönetici ilke anlamına gelen “arkhe” kavramının birleşmesinden doğar) En iyi yönetim, yönetme arzusu duymayanların yönetimidir ve bir yönetimin politik olmasının koşulu, yönetmeye ilişkin herhangibir ünvanın olmaması üzerine yönetimin kurulmasıdır.” (9)

Kanlı Komedya ‘Caligula’, seyirciyi işte bu tarihsel sorgulamanın eşiğine getiriyor ve tarihsel olanla güncel olanın apaçık bağlarını teşhir ederek asırlar öncesinden bugüne sesleniyor. Uzak bir geçmişin değil, tam da bugünün anlatıldığını hissettiriyor izleyicisine. Nitekim, distopya ile gerçekçiliğin birleştiği oyun, post-faşizmler çağının yangın yerine çevirdiği dünyamızı tarihsel/diyalektik bir anlayışla kavramanın önünü açarak, özgürlükçü bir direniş çağrısına imza atıyor ve sanatın o eşsiz ilkesini hayata geçiriyor: “Sanatın gücü aslında bizim gücümüzdür. Sanatın gücü, öznelliğin toplumsal şeklinin özgürlüğüdür aslında. Sanatın gücünün derdi bizim özgürlüğümüzdür.” (10) Kurulduğu günden bu yana sahnelediği oyunlarla “direniş simgesi” haline gelen “Baba Sahne”, sanatın bu gücünün icrasının merkezlerinden biri haline geliyor hızla. Ve Ragıp Yavuz, inadına direnen bir “sakıncalı piyade” olarak, Jacques Rancière’in şu sözlerine can veriyor: “Sanatçı, tahakküm ilişkilerinin estetik olarak askıya alınmasını, tahakkümsüz bir dünyanın ana ilkesine dönüştürmeyi önerir ve devlet düzeyinde devrim olarak kavranan siyasal devrimin karşısına, bir duyumsama cemaatinin oluşturulması anlamında devrimi çıkarır.” (11)

 Kaynakça:
1-
Akal, Cemal Bâli. “İktidarın Üç Yüzü”, Dost Yayınevi, Ankara, 2012
2-
Kanlı Komedya ‘Caligula’ oyun teksti
3-Kanlı Komedya ‘Caligula’ oyun teksti
4-
Keskin, Birhan. “Y’ol”, Metis Yayınları, İstanbul, 2016
5-
Kanlı Komedya ‘Caligula’ oyun teksti
6-
“Devlet”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2006
7-
Kanlı Komedya ‘Caligula’ oyun teksti
8-
Rancière, Jacques. “Demokrasi Nefreti”, İletişim Yayınları, İstanbul, 2014
9-
Rancière, Jacques. a.g.e.
10-
Groys, Boris “Sanatın Gücü”, Hayalperest Yayınevi, İstanbul, 2014
11-
Rancière, Jacques. “Estetiğin huzursuzluğu”, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here