Özlem Ünaldı

“Konuşmadığımız “şeyler” hocaların üniversitelerden atılıp, emeklerine el konulmasına, bir köyün basılıp yaşayanlarının işkence görmesine, el kadar bebelerin ölülerinin kıyılara vurmasına, günde 10 saat çalışıp açlık sınırında hayat sürmeye, kadınlara sokak ortasında kıyılması, tüm ötekileştirilmiş insanların yaşam haklarının gaspına neden oluyor kanımca. Konuşulmazsa nefret doğuyor. Herkes birbirinden nefret ediyor. Konuşulmazsa kralın çıplak olduğunu söyleyememiş oluyoruz.” Kemal Aydoğan

Üremek mi, ürememek mi? İşte bütün mesele bu… Doğup büyümüş çocukların, henüz doğmamış çocuklarına biçilen donlarına çarparak yürüyoruz: Borçla, görevle, savaştırılmak için, rakama dönüştürülmek için vs. doğan/doğacak olan çocuklar… Aşkla, mutlulukla, bütün güzel duygularımızla değil de; içimizdeki hayvanın zaaflarından faydalanan diktatörlere hizmet etsin diye, “3 doğurun, 5 doğurun!” bağrışlarının arasında çoğalıyoruz. Aslına bakarsanız bu yolla oluşturulan kalabalığın kurtarıcısı da, yine aşk çocuklarımız oluyor (olabildiği kadar); iyi bir bilgi hafızasıyla, sevgisiyle, ışıldayan davranışlarıyla vs… Ya da bu ışıltılar, diktanın köleleri tarafından teker teker söndürülüyor (bitmeyen ah’lar…) Peki dünyayı ele geçiren tehlikeli kalabalık, kendini neye kaptırdı? İpler kimin elinde? Moda Sahnesi’nin harika projesi “Torun İstiyorum” tam da bundan bahsediyor… Oyunun yönetmeni Kemal Aydoğan’la konuştuk. Buyursunlar…

Öncelikle DTCF hocalarının başına gelenlerle ilgili üzüntümü paylaşmak istiyorum… Hepimiz için çok kırıcı, aynı zamanda ivme yaratan olaylar bunlar. Bir DTCF mezunu olarak bununla ilgili ne söylemek istersin?
Hem DTCF Tiyatro Bölümü hocalarının hem de diğer üniversitelerin hocalarının KHK’lerle üniversiteden uzaklaştırılmaları bir kıyımdır. Bu ülkenin emeğinin zayi edilmesidir. 30-40 yıllık verilen emeği bir çırpıda silip atmaktır. Kamu kaynakları ile oluşturulan değeri, deneyimi yok etmektir. Bunun Türkiye’nin bilim hayatına çok büyük zararlar vereceğini görmek için alim olmak gerekmiyor. Diğer tarafı ise onlarca yıllık emeğin sahiplerini güvencesiz ortada bırakmak. Bu en hafif deyimle vicdansızlıktır. Devletin böyle bir tasarrufu olamaz. Devlet eleştirilerin tümünü dinlemek ve kamuoyu hassasiyetlerini doğru değerlendirmekle mükellef olmalıdır. Devlet taraf tutarsa işte böyle bir tablo çıkar. Henüz suçlu olarak tespit edilmemişken küçücük ilintilerin varlığı gerekçe gösterilerek muhalifler dize getirilmeye çalışılıyor. Asıl savaştan yana olmak suçtur. İnsanın ya da her hangi bir canlının canına kıymak suçtur. Barış istemek suç olabilir mi? Ayrıca 35 yıldır süren bu savaşın kimi kaynaklara göre bütçesi 500 milyar dolardır. Bu para silaha ve savaşmaya aktarılmıştır. Oysa bu para ülke insanının refahına harcansa sağlık, eğitim sistemi hem ücretsiz hem de nitelik olarak çok iyi bir seviyede olurdu. Her açıdan ülkenin başına bela olan meselelerin barışla sonuçlanması için tabi ki akademisyenler, sanatçılar, bilim insanları inisiyatif alıp bireysel ya da gruplar halinde fikirlerini beyan edecekleridir. Bu eylemliliğin suç sayılması asıl suçtur, insani suçtur. Üniversite yaşantısı büyük bir darbe almıştır. Önümüzdeki kuşaklar eğitim konusunda dezavantajlı bir konuma itilmiştir. Bu geleceğimizin karartılmaya çalışılmasıdır. Ülkenin bir an önce kendine gelmesini diliyorum. Çabamız bunun için.

Söylediklerinin tamamına katılıyorum. Bu düşüncelerle sarf edilen çabalar çok kıymetli… Gelelim “Torun İstiyorum”a… Metin şahane Kemal! Nasıl çıktı karşına?10 yıldan fazla oldu oyun metniyle karşılaşalı. Sibel Arslan Yeşilay çevirmişti, Mitos-Boyut yayınevi de basmıştı. İlk okuduğumda da çok heyecanlanmıştım. 10 yıla yakındır değişik kereler gündeme geldi ancak uygun koşulları oluşturup sahneye taşımayı becerememiştik bu oyunu. Bu yıla nasipmiş.


Tam zamanıymış bence! Tebeşir fikrini çok çarpıcı buldum! “Bize çizilen alanda, bize dayatılan hayatları yaşıyoruz.”u sadelikle anlatmaya yetmiş… (Doğru anlamış mıyım?) Buna hangi aşamada karar verdin?
Tebeşir fikri Bengi Günay’ın fikri. Hakikatlerini kaybetmiş, kartonlaşmış, karikatürleşmiş tek boyutluluğa teslim olmuş oyun kişilerini anlatıyor oyun. Faşist ideolojinin egemenliği altına girmiş, şahsi düşünceleri hemen hepsinin faşist ideoloji tarafından üretildiği, bu ideolojinin megafonu olan insanlar. Onlardaki boyut kaybı dekordaki boyutların tek boyuta inmesi fikrini doğurdu. İnsanın üzerine çullanmış, ona kendini unutturmuş, insan olma hakikatiyle yer değiştirmiş bir ideolojiden söz konusu olan. Dolayısıyla yaşanacak çerçeveyi de o ideoloji çiziyor, belirliyor. Bu fikrin uzamdaki karşılığını tebeşirle dekoru çizmek olarak anladık. Bunun karşılık bulması bizi sevindirir.

Üremek Mi, Ürememek Mi? İşte Bütün Mesele Bu!

Çeşitli kültürlerde “üremek” farklı karşılıklar/koşullar bulsa da, hepimiz için ortak bir içgüdü var, kuvvetli bir içgüdü: Türün devamlılığı, sonsuzluk, ölümsüzlük gibi, kaynağı bizden çok derinlerde doğan bir arzu… Sürprizi bozmadan şunu öğrenmek istiyorum: Metni okumadım, bu içgüdünün öz be öz “hayvanlığımız” olduğunu ince ince işlemek metnin önerdiği bir şey mi, yoksa senin getirdiğin bir rejisel karar mı?Bu metnin kuvvetle vurguladığı bir özellik. Faşist ideoloji de zaten insanın bu hayvanlığına yatırım yapıp onu sadece üreyen bir varlık olarak tanımlıyor. Zevki hayattan çıkarıp onun yerine ulvi amaçlar için üremeyi, ulvi amaçlara uygun askerler yetiştirmeyi insana dikte ediyor.

İşini iyi yapan biri, dünyanın en kolay şeyini yapıyor gibi görünür ya; bu oyun da su gibi çıkmış ortaya… Tüm ekibi tebrik ediyorum… Peki, kendini prova süreci için şöyle bir incelesen, her şeyi kolaylaştıran temel kararın hangisiydi?
Öncelikle oyuncu kadrosu. Rollere çok uygun bir oyuncu kadrosu olduğunu düşünüyorum tiyatroyu çok seven, onun için çaba harcayan, bu çabayı verirken sakınmayan bir ekip. Bunun işi hem kolaylaştırdığını hem de zevkli hale getirdiğini söyleyebilirim.

Diniyle, devletiyle; ezeniyle, ezileniyle; bölünüşüyle, birleşmesiyle; ahlâkı ve sırlarıyla, bir ülkeden hiçbir farkı yok “aile”nin… Bu oyun sana da yeni bir bakış açısı getirdi mi toplumsal yaşamla ilgili?
Bunun böyle olduğunu düşünüyordum zaten. Ailenin yapısının içine baskıcı yönetim anlayışlarının sızabileceğini ve insanı bu en zayıf yerinden yakalayıp yere sereceğini biliyordum. Ancak bu oyun faşist ideolojinin, kapitalist neoliberallik gibi makro dillerin aile dolayımıyla “şahısları” nasıl belirlediğini, onların şahsiyetlerini nasıl ezdiğinin mekanizmasını çok net bir biçimde gösterdi bana.

Keza seyirciye de… “Konuşmazsan kaybolur gider” sözünü çok sevdim. Konuşmadığımız şeyler neye dönüşüyor sence?
Konuşmadığımız “şeyler” hocaların üniversitelerden atılıp, emeklerine el konulmasına, bir köyün basılıp yaşayanlarının işkence görmesine, el kadar bebelerin ölülerinin kıyılara vurmasına, günde 10 saat çalışıp açlık sınırında hayat sürmeye, kadınlara sokak ortasında kıyılması, tüm ötekileştirilmiş insanların yaşam haklarının gaspına neden oluyor kanımca. Konuşulmazsa nefret doğuyor. Herkes birbirinden nefret ediyor. Konuşulmazsa kralın çıplak olduğunu söyleyememiş oluyoruz.

Ne okuyorsun bu aralar?
“François Rabelais ve Ortaçağ-Rönesans Halk Kültürü”, Mikail Bahtin’in bir kitabı, 3. Kere okuyorum, müthiş bir eser. Alfa yayınlarından çıktı, Sabri Gürses çevirdi. Bu yeni çeviri. Daha önceki “Rabelais ve Dünyası” adıyla ayrıntı yayınlarından çıkmıştı. Bir de “Dünyanın Tüm Dertleri” diye bir kitaba başladım. Domingo yayınlarından Marcus Chown. Çok yeni “Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor” isimli muhteşem bir kitabı bitirdim; Çetin Balanuye yazmış, ayrıntı yayınlarından.

Teşekkür ederim…
Rica ederim.

“Torun İstiyorum” Künye
Yazan: Thomas Jonigk
Çeviren: Sibel Arslan Yeşilay
Yöneten: Kemal Aydoğan
Sahne Tasarımı:Bengi Günay
Koreograf / Kondisyoner: Yeşim Coşkun
Işık Tasarımı: İrfan Varlı
Afiş Tasarımı: Ethem Onur Bilgiç
Yönetmen Asistanı: Ferhat Asniya, Ahsen Özercan, Berfin Orman
Sahne Tasarımı Asistanı: Didem Soy

Oyuncular
Anne: Nazan Kesal
Oğul: Münircan Cindoruk
Klaus Lager: Caner Cindoruk
Gelin Adayı: Aslı Samat
Norma: Hülya Gülşen
Rahip: Bülent Çolak
Suflöz: Ahsen Özercan

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here