Kemal Kocatürk: “Ekonomik Darboğazdan Ülke Nasıl Çıkacaksa, Tiyatro Da Aynı Şekilde Çıkacaktır”

Yavuz Pak
3591 Görüntülenme

Dünyayı sarsan korona virüs salgını 11 Mart itibarıyla “resmen” ülkemize de giriş yaparak ekonomiden toplumsal yaşama, politikadan sanata yaşamın tüm alanlarını sarstı. Seyirci ve sahnelenen oyun sayılarının ivmelendiği bir sezonunun bitimine daha aylar varken, salgın nedeniyle birdenbire tiyatrolar kapandı; tiyatrocular da seyircileriyle birlikte evlerine kapanarak ne zaman biteceği bilinmeyen bir karabasanın içinde buldular kendilerini…

Büyük bölümü prekarya koşullarında (sigortasız, esnek mesai saatleri, yevmiye usulü çalışma, süreksiz ve düşük gelirli işler) yaşayan tiyatro emekçileri, kendi yağında kavrulmaya çalışan özel tiyatrolar, bodrum katlarındaki sahnelerinde bir sonraki oyunlarının bütçesini denkleştirmeye çabalayan  bağımsız tiyatrolar… Oyuncusundan kostümcüsüne, ışıkçısından dekorcusuna kadar binlerce tiyatro emekçisi bu salgınla birlikte çok ciddi ekonomik sorunlarla yüzyüze kaldılar…

Tiyatro… Tiyatro… Dergisi olarak, içinden geçtiğimiz pandemi sürecinde tiyatroların yaşadığı somut, maddi sorunları yansıtmak ve tiyatrocuların bu sorunlar ve çözüm önerileriyle ilgili görüşlerini kamuoyu ile paylaşmak amacıyla Pandemi Sürecinde Tiyatrolar” başlıklı bir söyleşi dizisi başlattık.

Bugünkü konuğumuz, Tiyatro Kumpanyası’ndan Kemal Kocatürk…

Yavuz Pak: Tiyatronuzun ekonomik yapısı koronavirüs salgınından nasıl etkilendi? Sürecin olumsuz etkilerini telafi etmek için neler yapmayı düşünüyorsunuz? Son birkaç sezondur tiyatroda yaşanan nicel büyüme, maddi anlamda tiyatronuzu bu türden olağanüstü süreçlere karşı dayanıklı kılacak kadar etkili oldu mu? Sizce tiyatro emekçileri bu sürecin yaratacağı ekonomik depremden nasıl korunabilir? 

Kemal Kocatürk: Tiyatro Kumpanyası, son üç sezondur varlığını Berlin’de sürdürmekte. Bu bağlamda, Türkiye’de olan biten ile ilişkili olsa da ekonomik olarak varlığını Berlin seyircisine borçlu. Salgın döneminde dünyadaki her tiyatro gibi biz de perdemizi kapatmak ve var olan oyunlarımızı iptal etmek zorunda kaldık. Bunun karşılığında da Berlin hükümetinin sanat evleri ve sanatçıları koruma amaçlı maddi olarak destek sunması neticesinde şimdilik bu zorlu dönemi ayakta kalarak sürdürüyoruz. Türkiye’deki son birkaç yıldır nicel büyümeyi ilgiyle takip ettim, ama bunun “geçici” olduğunun bilincindeydim. Zira, Tv’lerde iş bulamayan ünlülere yaslanarak ve yeni işlerin üretilmediği, “eskinin tekrarı” şeklinde yürüyen bu süreç, belki daha nitelikli işlere doğru evrilebilirdi ama sanırım buna salgın süreci müsaade etmedi. Bundan sonra da ne derece yol verir hep birlikte göreceğiz. Köklü bir sanat geleneğinden yoksun olan Türkiye Tiyatrosu, bu ekonomik darboğazdan “ülke nasıl çıkacaksa”, o da “aynı şekilde” çıkacaktır. Uyanık olup, yaratılmış olan kaosun doğru tahlilini yapmak, belki ülkenin resminin  de “sanatçılar tarafından” değiştirilmesi bağlamında bir fırsat olabilir. Ama henüz bu atmosferden “çok uzak” görünüyor. Çünkü, sanatçının bugünkü ödevi ne yazık ki şimdilik karnını doyurabilmek ve ayakta kalabilmek. Yani, “sanatsal yaratının ve yaratıcılığın” şimdilik topyekün uzağında görünüyor; ama hiç değilse bu dönemi “örgütlenerek” değerlendirebilir. 

Yavuz Pak: Koronavirüs felaketinin, ekonomiden politikaya, sağlıktan eğitime toplumsal yaşamın pek çok alanında köklü değişimlerin önünü açacağı, dünyanın eskisi gibi olmayacağı söyleniyor. Sizce, bu süreç, Türkiye’nin -tiyatro alanında sübvansiyonları belirleyen- kültür politikalarında, ya da daha genel anlamda devlet-tiyatro ilişkisinde bir değişimin başlangıcı olabilir mi? 

Kemal Kocatürk: Az önce de değindiğim gibi, Türkiye’nin hiçbir vakit “kültürel anlamda bir politikası” olmadı, olamadı. Devleti yönetenlerin sanata olan uzaklığı sürdüğü sürece de bu pek mümkün görünmüyor. Kitlelerin yoğun baskısı olmadan bir “kültürel reform” yaratılması da söz konusu değil. Çünkü, ne devletin böyle bir ihtiyacı var ne de kitlelerin. Devlet erkinin daha açık fikirli yöneticilere geçmediği sürece de böyle bir durum ihtiyaç dahilinde olmayacaktır. Devletin tiyatro ile olan ilişkisi son “70 yıldır” hiç değişmedi. Parayı veren elin kendisi olduğunu düşünen devlet, ancak “kendi istekleri” doğrultusunda tiyatro yapılmasına izin verdi. Devletin belirlemiş olduğu sınırların dışına çıkmanın neredeyse imkansız olduğu bir alanda yapılan tiyatro, hem devlette, hem de sanatçıda bir alışkanlık oluşturdu. Gelinen noktada, devlet daha fazla sıkıştırarak, sanatı ve sanatçıyı tamamen kontrolü altına aldı ama bundan yana sanatçıların da yıllar içinde oluşturdukları “alışkanlık ve konfor”, karşılıklı memnuniyete dönüştü. Bu bağlamda devletin sanatı sübvanse etme durumu son 15 yıldır belli kriterlere bağlanarak, sanatçı üzerinde daha da yoğun bir “baskıya” dönüştü. Devletin denetlemediği sanat ürünleri, büyük kitlelerle buluşamaz hale geldi. Bu sadece tiyatro alanında değil, her türlü kültürel alanda kendini en ağır şekliyle göstermiş ve tanımlamış durumda. 

Yavuz Pak: Salgın sürecinde tüm topluma evde kalınması salık verilirken, milyonlarca işçi, emekçi hastalık riskiyle sokağa çıkarak çalışmak durumunda kaldı. Bu durum, ekonomik tercihler kadar, meslek örgütlerinin ve sendikaların zayıflığı olarak yorumlandı. Sizce, koronavirüs süreci tiyatrolar ve tiyatrocular için, asgari müştereklerde buluşmayı ve mesleki dayanışmayı inşa ederek sorunlarının çözümü için bir örgütlü bir mücadele vermenin önünü açabilir mi? 

Kemal Kocatürk: Bunu tüm toplumdan soyutlayarak, salt tiyatro sanatı üzerinden sonuçlandırmak pek mümkün görünmüyor. Tüm dünya üzerinde görüldü ki, “kapitalizm” en ağır koşullarıyla insanlığın üzerine çöreklenmiş durumda. Asıl soru, bundan sonra insanlık nasıl bir yaşam istiyor? Bu temel soruya tüm dünya halkları hep birlikte bir cevap arayacaktır. Bu sorunun cevabının da öyle kolayca verilebileceğini pek sanmıyorum. Uzun erimli, “örgütlü büyük mücadelelerin” dönemi yeniden tüm dünya için gündemde. Ne ki, Türkiye toplumu, böylesi bir döneme müthiş “hazırlıksı”z yakalandı. Örgütsüz bir toplumun, nasıl hızla çöktüğüne hep birlikte şahit olduk. Örgütlü olmanın önemi bir kez daha tüm açıklığıyla ortaya çıktı. Toplumsal yapılanmanın “çürüklüğü” bu denli ortadayken, zaten 15 yıldır ağır bir şekilde kurulmuş olan baskıcı yapı, salgın bahanesiyle iktidar ve sermaye için daha da elverişli ve iştahlı bir hale geldi. Toplum için artık ölüm kalım meselesi haline gelen ekonomik dar boğaz, belki “yeni bir dalganın” başlangıcı olabilir. Bu önemli bir fırsat ama bu fırsatı değerlendirecek dinamikler o kadar hantal, o kadar tembel ve kıstırılmış durumda ki… Bilemiyorum. 

Yavuz Pak: Tiyatronun asal bileşeni olan “seyirciye”, bugün zor durumda olan diğer asal bileşenini temsil eden bir “oyuncu” olarak ne söylemek istersiniz? 

Kemal Kocatürk: Öyle bir dönemden geçiyoruz ki, bugün için yaptığım işin ne kadar gerekli olup olmadığını derinlemesine sorgulama zamanım oldu. Böyle bir dönemde asıl gerekli olanın, insanlığın geleceğine ışık tutanın ne olduğunu bir kez daha görme fırsatımız oldu. Sanat, yaşanabilir bir dünyada, hayatı daha güzelleştirmek için çaba harcadı ve harcamaya devam edecek. Ama önce “yaşanılabilir bir dünyayı hep birlikte” inşa edebilirsek. 

Yavuz Pak: Çok teşekkürler…

Kemal Kocatürk: Ben teşekkür ederim. Sevgiler…

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku