Kırmızı En Neşeli Renktir: “Süper İyi Günler”

Şirin İnci
1717 Görüntülenme

Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla*

İnsanlar sadece insanları değil, hayvanları ve bitkileri öldürmeye devam ediyor hâlâ!

Görüntüler akıp gidiyor zamanın herhangi bir anında ekranın içinde. Yan yana dizilmiş öldürülen köpekler Batıkent’te… Bir kadın var ekranın hemen aşağısında; çıkmış elini kolunu sallayarak sokağa, öylece, ulu orta hayvan avında… Deniz kenarında yürüyor bir adam; kaydı öyle bıraksanız sanırsınız ki deniz kokusuyla nefes almakta; ilerliyor görüntü, bir kedi koca ellerin nefretinde denizin içinde çığlık çığlığa… 

Sahnenin ortası, oturuyoruz seyirci koltuğunda. Yerde boylu boyunca uzanan bir köpeğin hemen başında biri öylece bakıyor köpeğe… Adı: Christopher Boone ve işte o saniye başlıyor hikaye… 

Tiyatrokare’nin Süper İyi Günler oyununu izlemek için Kozzy Kültür Merkezi’ndeydim. 

Mark Haddon’un Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan yayımlanan romanın çevirmeni Övgü Doğangün. Haddon, bu kitabıyla Whitbread Ödülü, Guardian Ödülü ve Commonwealth Yazarları Ödülü’nü kazanmış. İlk İngiltere’de ve sonrasında 15 dile çevrilerek 32 ülkede okuyucuyla buluşan Süper İyi Günler’i sahneye uyarlayan isim Simon Stephens. Oyunu yurt dışında izledikten ve üzerinde iki yıl çalıştıktan sonra çevirisini ve yönetmenliğini üstlenerek bu sezon bu romanı -oyunu- sahnelerimize kazandıran isim ise Nedim Saban.

İnsanlar köpeklerin işine karışmamalı, onları öldürmemeli. Ama biri öldürüldüğü zaman katili bulmak gerekir. Sadece bir köpek de önemlidir. Katil bulunmalı ki, cezalandırılsın.

Tohum Otizm Vakfı ile iş birliğine giren ve Dünya Otizm Farkındalık Günü Projesi ile yola çıkan Tiyatrokare; oyun boyunca sadece Asperger sendromlu bireyi değil, aile içi anlaşmazlığı, hayvan haklarını, insanlar arasındaki ilişkilerin açmazlıklarını konu edinip sahnede bilinç algısı yaratıyor. Öyle ya, korku ve öfke bilinmezliklerle oluşur; tanınır ve bilinir olandan neden korksun ki insan? 

Espri yapmasını bilmiyorum çünkü onları anlamıyorum.

Daha önce Küçük Salon’da Emre Tandoğan’ın yönetmenliğinde Faust, Şato, Otomatik Portakal oyununda beğeni ile izlediğim Emir Özden, bu kez Tiyatrokare’de Christopher rolünde karşıma çıkıyor. Üç oyundaki farklı rolleriyle benzerlik taşımayan, dahası o rollerde kendisini izlediğimi unutturan bir oyunculuk izlediğim… 

Christopher, 15 yaşında Asperger Sendromlu bir gençtir. Yaşadığı sokaktan öteye tek başına gitmemiştir henüz. Christopher’ın hayali astronot olmaktır. Özel bir okulda okur. Dünya üzerindeki tüm ülkelerin başkentlerini sayabilir, matematik ve uzay bilimi konusunda çok yeteneklidir. Yalan söyleyemez; metaforik ve birden fazla anlam taşıyan cümleleri idrak etmekte zorlanır. Basitlikten, yalınlıktan yanadır zihni. Bir gün komşularının köpeği Wellington öldürülür. Çevresindekiler karşı çıksa da köpeği kimin öldürdüğünü bulmak için dedektif gibi araştırmaya koyulur ve bu araştırma sırasında gizlenen olayların içinde bulur kendisini. 

Mark Haddon, romanında bilinç akış yöntemini öyle ustalıkla kaleme almış ki Asperger Sendromu taşıyan Christopher’ın iç dünyasını Asperger olmasak dahi algılayabiliyor dahası karşılaştıklarımızla anlamdırabiliyoruz kendi hayatımızda da. Elbette bu anlatıda oyunculuğuyla oyunun çıtası Emir Özden, bizlere “sahiden” sesleniyor sahnede. Rol dağılımında Sıobhan rolündeki Didem İnselel; yumuşacık sesi ve hikayedeki insancıl sevgisiyle hikayenin içindeki hikayeyi oyunculuğuyla o kadar samimi kılmış ki… Seyirdeki ben, Christopher yazmaya hep devam etsin ve onun yazdıklarını Didem İnselel anlatsın istedi oyun boyunca. 

“Gökyüzüne fırlatılmış bir top yavaş yavaş düşer ya, yıldızlar da aynen yavaş yavaş evrenin merkezine düşecekler. Ve o zaman tüm yıldızları görebileceğiz. Işık o kadar parlak ve sıcak olacak ki, herkes yanarak ölecek. Ve karanlık gece kalmayacak. Dünya üzerinde hiç kimse kalmadığı için bütün yıldızları sadece hiç kimse görecek.”

Koreografi ve teknolojinin iç içe geçtiği üç boyutlu animasyonlar eşliğinde tamamı 80 metrekare LED ekranlardan oluşan özel dekorla oynanan bu oyun, seyircide yarattığı anlatı-izlek-canlandırma-hayal etme ve bilinç içi algılamadaki estetik görüntü içinde Türkiye’de bir ilki gerçekleştiriyor. Özellikle Christopher’ın anlattığı yıldızlı sahnede –nasıl uzay bilimi ile ilgili belgesellerde izlediğim o görüntülerde kendimden geçip başka bir aleme yol alıyorsam- kendimi başka bir yolda, evrende, hissettim ve çok beğendim. Bu çok beğeniye elbette genç oyuncuların katkıları çok büyük. Kimi zaman bankamatiği kimi zaman yağmur damlasını kimi zaman sayıları kimi zaman da renkleri beden kullanımlarıyla temsil ettiler. Sahneden ve oyunun koreografisinden kopmadan öylesine birbiriyle uyumlulardı ki tiyatronun bir ekip işi olduğunu bir kez daha bu oyunda gördüm. Bu koreografiyi tasarlayan isim ise Orçun Okurgan. Tabii bu takım çalışmasında müzikleriyle Arda Kemirgent ve Son Feci Bisiklet’e oyunun devinimindeki üreticilikleriyle ne söylesem az kalır. 

Asperger Sendromlu bir çocuğun ebeveyni olarak Korel Cezayirli’yi baba rolüyle açmazlarının içinde daha çok hissetmek isterdim, annesi rolündeki Ayça Erturan’ı ise tepkileri ve bu tepkilerindeki oyunculuğuyla kimi yerde abartılı bulduğumu söylemeliyim. 

Bu dünyada insanlar ikiye ayrılır: İyi insan ve kötü insan!

Oyunda komşu rolündeki Celile Toyon, bana Asperger Sendromu hikayesi taşıyan Ben Amir Khan filmindeki annenin oğluna söylediği bu diyalogunu sahneye her çıktığında hatırlattı. Mimikleri, Christopher’a yaklaşımı, sahnedeki hissi ve o güzelim kostümü içindeki gülümsemesiyle “iyi insan” diye mırıldandım; her insanın böyle bir komşusu olsun temennisinde bulunmaktan kendimi alamadım. 

Kostüm tasarımı Makbule Mercan’a ait olan oyunda sadece Roger’in baklava dilimli süveterini hem oyunun geçtiği yer hem de bulunduğumuz zamanı göz önünde bulundurarak eğreti buldum.

Çoğunluk mu tekillik mi; yaşadığımız dünya üzerinde insan hakları mı canlı hakları mı; karmaşık ilişkiler, karmaşık duygular, karmaşık olağanlar mı yoksa algılamadaki sadelik mi yaşantıda belirlilik mi sevginin dolaysızlığı mı? Daha bir sürü karşıt soru içinde Nedim Saban ve ekibi, Süper İyi Günler oyunu için çok ter dökmüş besbelli. Özellikle böyle bir oyunun sahneye taşınması, özel bir tiyatro ekibi olarak oyunlarını bu teknolojiyle sahnelemeleri epey güç iken Tiyatrokare hem tiyatro diliyle bu farkındalığı yaratmayı hem de bizlere Asperger Sendromlu bireyi -bireyleri- tanıtma, anlatma, anlama temeli üzerinden yaşantımıza ortak etmeyi başarmış. 

Bu sezon izlediğim, oyun çıkışında zihnimde soru yaratan, yazmaya başlama düşüncesiyle türlü yazıları okumamı sağlayan iyi oyunlardan biri Süper İyi Günler. Keşke hepimiz Asperger olsak dedirtircesine bir duyarlılık ve hayatı müthiş bir netlikte algılama…

Öyle ya, hangi birimiz bir canlıya zarar verdi diye türlü zorlukları düşünmeden düştük ki yollara!

Süper İyi Günler 

Mark Haddon (Yazar)

Simon Stephens (Uyarlayan)

Nedim Saban (Çevirmen / Yönetmen)

Kerem Çetinel (Tasarımcı)

Tufan Dağtekin (Tasarımcı)

Halim Ercan (İkinci Yönetmen)

Bülent Seyran (Sanat Koordinatörü)

Ezgi Gizem Gülümser (Dramaturg)

Orçun Okurgan (Koreograf)

Arda Kemirgent (Müzisyen)

Selin Cankı Ceylan (Asistan)

Aysuda Dalğıç (Yönetmen Yardımcısı)

Celile Toyon (Oyuncu), Emir Özden (Oyuncu), Korel Cezayirli (Oyuncu), Ayça Erturan (Oyuncu), Didem İnselel (Oyuncu), Cem Arslan (Oyuncu), Uğur Can Arıkan (Oyuncu), Şebnem Şeviktürk (Oyuncu), Onur Kırat (Oyuncu), İbrahim Can Sayan (Oyuncu), Sevcan Aydın (Oyuncu), Beste Koçak (Oyuncu)

www. tiyatrokare.com.tr

www.superiyigunleroyun.com

facebook: superiyigunler

instagram: superiyigunleroyun

 

Kaynakça:

*Vatan Haini / Nazım Hikmet Şiiri

https://www.doktorix.com/asperger-sendromu-belirtileri-ve-otizm-farki/

http://www.superiyigunler.com/

Mark Haddon / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları / Süper İyi Günler

Süper İyi Günler Metni / Uyarlayan: Simon Stephens/ Çeviren: Nedim Saban

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku