M.Sadık Aslankara

Tennese Williams, dünya tiyatrosunun olduğu kadar bizim tiyatromuzun yazarlarından biri olarak da alınabilir pekâlâ. Öyle ya, Arzu Tramvayı, Sırça Kümes, Kızgın Damdaki Kedi vb. Williams oyunlarıyla on yıllardır haşır neşir olduğu düşünülürse seyircimizin, bu öne sürüşü kim yadırgayabilir ki?

Tiyatro dünyamıza yenice katılmış bir topluluğun onunla perde açması bu yüzden bana pek olağan göründü. Bu yeni topluluk, Mam’art. Tennese Williams’tan sergiledikleri oyun, Kızgın Damdaki Kedi.

Serkan Salihoğlu,Tuğrul Tülek, Feri Baycu Güler üçlüsünce çevrilen oyunun yönetmeni Serkan Salihoğlu. Sahne, ışık, kostüm tasarımlarında aynı ikili var: Serkan Salihoğlu, Feri Baycu Güler. Sanem Türkan’ın da eşliğiyle.

Yönetmen Salihoğlu, çeviriden sahne-ışık tasarımına oyunun hemen her yanına uzanmış. Tanıtmalıkta dramaturg anılmadığına göre Tennese Williams’ın âdeta Serkan Salihoğlu bakışıyla seyirci önüne geldiği öne sürülebilir. Bir sakıncası var mı? Yok elbette. Önemli olan sahnede somutlanan Tennese Williams oyununu görüp bu yönde öne sürüşler getirmek.

Bir Tennese Williams Var, Tennese Williams’tan İçeri…

Tennese Williams oyunları, birbiriyle ilişkilenişleri temelinde aile, grup vb. üyesi bireyler arasında yaşanan sözsüz gerilim temelinde yapılandırılan, bütün bunları seyircisine dramatik dolantılar eşliğinde yoğun psikolojik kompozisyonlara dayalı hâlde aktaran metinler olarak nitelenebilir.

İktidar, onun kör gözü şiddet, bunu ele veren cinsellik, Tennese Williams oyunlarının olmazsa olmaz sacayağı bağlamında alınabilir buna göre. Bunlar bir biçimde ekonomik gücün ya da bundan kaynaklanan buyurganlığın gösterenleri.

Toplumca bizim de pek yatkın olduğumuz aile soslu hikâyeler, akide şekeri gibi alınabilir kolayca. Hele birbirleriyle ilişkilenen insanlar cinsellikleri, bu yöndeki tutkularıyla, hatta libidoları da sezdirilerek alınıyorsa eğer. Özellikle “mal kavgası” deyişi, bunun artık ayağa düşmüş kullanılışı, kişilerin deneylediği yaşantısal karşılıklarla birlikte bizi apaçık hem sarar hem de sarsar. Sözgelimi bizde hemen herkesin yaşantısına katılmış bir olgu değil midir “mal kavgası”?

Türk tiyatrosunun da, bu yönde gelenek olarak devraldığı tiyatro anlayışı, bu açıdan “aile” temelinde toplumca kendimizi anlatabilme isteğimize karşılık gelen yanlarıyla üzerinde durulacak bir önemli veri.

Bizim tiyatromuzda da ağırlıklı yeri bulunan baba-oğul, anne-kız alışverişi, buna eklenen miras bağlamında taşların yerinden oynaması, artık sonuna gelinse de büyük aile içinde olumsuzlukları tetikleyen kardeş eşleri, eş uyumsuzluğu, bu arada akrabalar arası gizli cinsel ilişkilenişler, sarsıntılara yol açan birer aile verisi olarak karşımıza çıkmaz mı hep? Evli-bekâr olmak da fark etmez, kendi başına ağırlıklı güce sahip çünkü bu dinamik. Önemli olan eş ya da sevgili de değil, ya ne, şu; güç, bunun göstereni olarak iki veri geliyor oyunlarda önümüze: para, bunun ele geçirilişinde işlevli kılınmış şiddet. Sonuçta amaç alabildiğine görünürleşiyor, çünkü birbirini çağıran bütünleyici anlamında para ve iktidar, aşk ya da cinsellikten çok daha önemli hale geliyor.

Şu da söylenebilir; bizde de büyük bölümü, anlattığı hikâyeyle sınırlı kalmakla birlikte dikkat çekici nice oyun metni olduğu asla unutulmamalı. Tennese Williams metinlerinin bizde karşılık bulması doğal bundan ötürü.

Şimdi işte bunun nasıl yorumlandığına, sahnede nasıl gerçekleştirildiğine, plastik açıdan bunların nasıl somutlandığına bakalım biraz da…

Mam’art ve Salihoğlu Bakışıyla “Kızgın Damdaki Kedi”…

Serkan Salihoğlu, çevirmenlikten rejiye, sahne-ışık tasarımına uzanan bir dizi katkıyla oyunla kol kolalık sürdürürken böylesi konuların, sorunların bizim toplumumuzda da kendisine ciddi karşılıklar bulduğunu biliyor kuşkusuz.

İlişkiler temelinde, iktidar sorunsalı odağında bu, yalnız Amerikan toplumlarını değil tüm dünya toplumlarını ilgilendiriyor.

Ne var ki gündelik yaşamda dengeleme amacıyla kimi sıkıntılar sarakaya alınırken, biçemsel bütünlük yansıtabilmeli. Salihoğlu, oyuna iki boyutlu bir bakış açısıyla yaklaşıyor sanki. İlkinde Büyükbabanın mirası özelinde herkesin verdiği kıran kırana savaş gündeme getirilirken, ikinci planda bunun göstergesi bağlamında küçük oğulla geline dayalı gerilimli ilişki öne alınıyor. Söz konusu ikili sahne, dramatik ayrıntılarla yapılandırılırken, ötekileri temsilen büyük oğulla şürekası, sınıfsal, ekonomik boyuttaki bu güçlü savaşımın birer figüranı olarak kalıp sahnenin gerisinde göstermeci biçemle hazırda bekletiliyor. Dramatik olanla göstermeci yapı bir tür estetik çatışmaya yol açıyor denebilir.

Kızgın Damı Sahnede Yansılamak…

Önde küçük oğulla gelin dramatik dolantının, açmazların hakkını teslim ederek kendi oyunculuk düzeylerinde eksiksiz bir yansıtım sergiliyor. Küçük gelinle oğulda Sezin Akbaşoğulları, Tuğrul Tülek bu dramatik gerilimin, tamı tamına hakkını vererek dinamosunu oluşturuyor. Sezin, içindeki o fırtınanın nasıl kasırgaya dönüştüğünü sözlerden çok ayrıntılarla gösterirken, Tuğrul da o derin uçurumun başında, suskunlukla içine gömüldüğü çaresizliği resmediyor.

Ya ötekiler? Ayten Uncuoğlu, Ünal Silver… Biçemsel çatışmanın tehdidi altında kalmıyor mu peki? Öndeki sahne dramatik biçemle yansıtılırken diğerleri göstermeci anlayışın çizgiselliğinden kurtulamıyor nitekim. Aynı şekilde Bennur Duyucu’yla Ömür Kayakırılmaz da babalarından kalacak mirasın peşine düşmüş çok çocuklu gelinle büyük oğulda öylece bakıyorlar. Bu da onca özene karşın gerçektenlik duygusunun seyirciye geçmesinin önünü tıkıyor sanki.

Ne var ki Kızgın Damdaki Kedi, yine de bizim oyunumuz. Mehmet Çakıcı’nın, iktidar savaşını yansıtan afiş fotoğrafı bunu gösteriyor, belirgin bir soyutlayım eşliğinde. Hepimiz nasıl da suçluyuz, tıpkı kızgın damdakiler gibi, tıpkı kendi ailelerimizde yaşadıklarımıza benzer biçimde.

Hiç kuşkum yok, toplumca biz, Kızgın Damdaki Kedi’ye bakmaya dünden hazırız. Hadi o halde, Kızgın Damdaki Kedi de sizi bekliyor zaten.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here