Fatma Onat
onatfat@gmail.com

Tekinsiz bir koku var havada. Köpekler havlıyor durmadan, onlarca, yüzlerce köpek. Bir ölü var bir yerlerde, uğurlanmayı bekleyen. Bir kadın var arzusuna tutunan. Adamlar var, köpek gezdiriyor biri. Diğeri kartvizit dağıtmak peşinde. Nesrin var, yaşlı ve yorgun olana arkadaşlık, bakıcılık eden. Asaletinden koklatmayanların küflenmiş kırıntıları var. O kırıntıların kokusundan burnunun direği sızlamış, ama bu sızıyı “muazzam” bir özleme dönüştürmüş olanlar var. Bir de…

Yaratıcı yazarlık kodları yerleştirilmiş, özenle örülmüş bir tekstin seyirciyle kurduğu ilişkide hakikatin dokusunu fazlasıyla kaybetme, laboratuvar üretimi gibi hissettirme riski fazladır. “Köpeklerin İsyan Günü”nü iki farklı açıdan okumaya kalkıştığınızda bu riske düşülmüş bir yapı görenler olabilir. Diğer taraftan oyun, buna göz kırpan, ama söz konusu riskin sahasından uzaklaşmayı becerebilen bir yol bulmuş kendine. Belirlenmiş açılarını kaybetmeyen, ama doğal bir akış yakalamayı da beceren bir yol bu. Ceren Ercan buralardan dikkatli kuruyor tekstini. Fakat yer yer oyunun niyetinin altını çizme telaşı da seziliyor.

basingorseli2

Organik yapı içinde meselesini pek güzel söyleyebildiği halde, ara cümleler, anektodlarla beziyor tekstinin içini. Birçoğu işlevini fazlasıyla yerine getiren, ara ara “olmasa da olur muydu” hissi veren anlar bunlar. Bir tezgahtar müşteri anektodu var örneğin, çokça bildiğimiz ikili karşıtlığın zemini olan bir mağazada geçen. “Aynı yerden olanların başka yerlerde karşılaştıklarında birbirlerine attıkları o bakış” vurgusu. Ya da ortaklaşılan mekânın ne içinde ne dışında kalabilme çatışması bütün oyuna pek güzel sinmişken, bunu söylem olarak da öne çıkarmak… Sanki bu tarz çıkışlar oyunun kendi sesini tırmalayan aralıklara dönüşüyor.

Reji ikiye bölebilir izleyeni. Kimi, duygusunu oturtmuş bir teksin üzerine bir gömlek büyük geliyor, gereksiz bir gösteriş diyebilir. Ancak belli ki ekip, sahnenin üzerinde ne yaptığının farkında. Klasik bir teatrallik sahasında gezmek niyeti de var. Meselesini oyunlaştırmaktan korkmuyor.  Konstrüksiyonlar, fiziksel mekânı daraltırken oyunun katmanını büyüten, ortaya koyan fonksiyonel bir boyut kazanıyor. Aynı zeminin farklı boyutlarını ortaya koymakta büyük kolaylık sağlıyor. Biçimsel göstergelerin çokluğu bir abartı gibi dursa da tiyatronun, oyunun vurgusunu yapıyor öte taraftan. Oyunculuktaki “artistik” kodlar, her oyuncun stilize bir alanda olduğunu hissettirmesi, dönüştüğü karakter içinde de bunu belirginleştirmekten korkmaması bu yapının işleyişine katkı sağlamakta. Yönetmen Mark Levitas bu noktalarda tutarlı bir yapı kurmuş. Bir yanıyla epik unsur kendini her anlamda varediyor. Tasarlanmış olan içinden gerçeğimize sızan çokça şey var. Sokak adları, adresler hakikatimizin göbeğinde zaten. Sınıfsallık direk imlenmiş. Olaylara Nişantaşı’ndan bakma “klişe”si iyi kurgulanmış.

Oyunun Suzan’ı mühim. Cumhuriyet’in “yeni kadın” kodlarını taşıyan bir annenin biricik kızı olarak ona sadece “asalet”in kırıntıları kalıyor. İçinden çıkamadığı, ama kendine yettiremediği bir aleladeliğe dönüşüyor bu asalet. Odadaki yaşlı kadın, Suzan gibiler için çoğu zaman eleştirilen, ama çokça onur duyulan bir varoluş biçimi aslında. Cengiz’in kompleksi olan şey, Suzan’ın çok önemsemiyor gibi göründüğü “muazzam geçmiş”i. Bazı oyun kişilerinin güç aldığı şey bu geçmişten arta kalanlar. Kent soylu ve varlıklı olmanın “galibiyet”iyle sahaya inmenin gururunu, bu haksız rekabetin kısmi utancını yaşıyor Suzan. Merhametini annesine ve Nesrin’e uzattığı eliyle tartıyor. Bu kadar ağırlık ona yetiyor gibi gözükse de huzursuz ve tedirgin halleri yetmediğinin göstergesi.

basingorsel

Sarmaşık’taki Cenk’in Kürt’ü görme biçimi gibi, Suzan’ın kocası Cengiz’in Köpek Gezdiren Genç’e bakış açısı da genellenebilecek bir sığlığı ortaya koyuyor. Cengiz, tedirginliğine, kaybettiklerine, mutsuzluğuna, korkusuna kabahatli biçtiği birine dönüştürüyor neredeyse, “Kürt mü o?” diye sorduğu genç adamı. Genç’in etnisitesinden emin değiliz. Emin olmamız da önemli değil zaten, çünkü burda imlediği şeyin alanı farklı. Üzerinde durulan şey, etnik bir göndermenin ötesinde suça biçilen bir kavrama dönüştürülmesi. Aklına tehlike, tekinsizlik, suçlu getirenin adını koyduğu bir kavramsallık yükleniyor. Sarmaşık’ın Kürt’ünün konumlandığı yere yakınmış gibi duran, ama bakış olarak daha lokal bir perspektif yakalayan bir yapı. Toplumun hasarlı görme biçimini, gerçeği gölgelemeyen bir ironiye dönüştürüyor oyun. Bir yanıyla yine epik bir unsur karşımıza çıkan.

Köpeklerin başlatacağı büyük bir isyan sezdiriyor oyun. Bu hem bir bakış hem de güçlü bir atmosfer dokusu oluşturuyor. Fakat ritmik bir aksaklık seziliyor sanki. Oyun gittikçe bu gücü kaybeden, herkesi sessizleştiren, kıstıran bir alana çekiliyor gibi. Karakterlerin hepsi bir kapana sıkışmış duygusu veriyor. Oyunun çokça kullandığı zamansal ve mekansal ilişki karakterlerin vardırıldığı noktadan sebep hızla bozuluyor sanki. Sahnedekinin hakikatle kurduğu ilişkiye baktığımzda bu ilişkinin güçlenmesi, havada asılı kalan o “isyan”ın yere düşmek yerine biraz salınması gerektiği. Buralardan bakınca oyun, kendi kendine haksızlık eden bir akışın içine giriyor. Demeye çalıştığı şeyle götürdüğü yer arasında bir çelişki seziliyor. Oysa başka bir koku var bütünde. İnsanın kendini kötü gördüğü aynadan uzaklaştığı yere sürükleyen bir koku. Kokudan kaçmak yerine peşine düşülmeli sanki. “Köpeklerin İsyan Günü”ne hep beraber tanıklık etmeli.

Görüldüğü üzre oyunun yapısal etkisinin eleştireni de kontrolüne aldığını söylemek yanlış olmaz. Siz öyle yapmayın, arkanıza yaslanın ve izleyin. Sözü değerli, seyri güzel bir oyuna kaptırıverin.

Köpeklerin İsyan Günü
Yazan: Ceren Ercan
Yöneten: Mark Levitas
Oyuncular: Zuhal Gencer Erkaya, Kanbolat Görkem Arslan, Elif Ürse, Sercan Gülbahar

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here