Latif Acarlıoğlu

İngilizce başlığı The 39 Steps olan “39 Basamak”, öncelikle İskoç yazar John Buchan’ın 1915 yılında yazdığı bir roman. Korku filmlerinin usta yönetmeni Alfred Hitchcock 1935 yılında aynı adı taşıyan bir film çekmiş, daha sonra Patrick Barlow 2005 yılında hem romandan hem filmden esinlenerek “39 Basamak”ı tiyatroya uyarlamış. Bu durumda, Buchan’ın roman kurgusu, Hictchcock’un sinema deneyimi, Barlow’un tiyatro ustalığı ve Mehmet Ergen’in dilimize çevirip uyarlaması ile birleşerek güzel bir karışım ortaya çıkmış.

Yönetmen Oğuz Utku Güneş de, 39 Basamak’ı sahnelerken, aynı çizgiyi sürdürerek, hatta daha ileri giderek Batı türü komik öğeleri geleneksel Türk tiyatrosunun özellikleriyle bezemiş; daha çok yerel kostüm, ezgi, söylem ve şiveleri ön plana çıkarmış! Normalde Annabella Schimhidt’in, Richard Hannay’ı Londra’dan başlayıp İskoçya’ya uzanan bir casusluk olayının içine çekmesiyle bağlayan serüvenini, yönetmen Güneş, tanıtım kitapçığında “hibrit bir gen arayışı” olarak niteleyerek doğrudan Türkiye’ye sabitlemiş ve İstanbul’dan başlatıp Anadolu’nun içlerinde Eskişehir, Konya, Akşehir, Adana gibi illerde sürdürmüş. Adını korumakla birlikte Hannay bu kez İngiliz değil, annesi İngiliz olan bir Türk. Richard dışında diğer üç oyuncu ise bizden isimlerle anılmakta.

Konusuna gelince, tarihler Ağustos 1935’i gösterdiğinde, eğlenmek üzere tiyatroya giden 35 yaşlarında, “varoluşsal problemleri” olan “Ayhan Işık bıyıklı” Richard “güzel” ve bir o kadar da “gizemli” bir Rus ajanıyla karşılaşır. Silahlı adamlar tarafından takip edilen ve herhangi bir ülkede yaşamayan bu kadın, tiyatro salonunda dikkati dağıtmak için havaya ateş eder. Richard’ı da bu casusluk olayına bulaştırmak istercesine, ona 39 Basamak’tan söz eder. Kendisini takip eden adamların çok gizli bilgileri ülke dışına çıkarmak istediklerini ileri sürerek, şeflerinin çok güçlü biri olduğunu, yüz kişinin kılığına girebildiğini ve saklayamadığı tek şeyin (parmağını göstererek) bir bölümü eksik olan serçe parmağı olduğunu, sadece oradan tanınabileceğini anlatır. Onları durduracak tek kişinin kendisi olduğuna vurgu yaparak Richard’dan yardım ister. Bu işi çözebilmek için Anadolu’da bir adamı görmesi gerekmektedir. Kendisini Richard’in evine davet ettirdikten sonra, casus filmlerinde görmeğe alıştığımız gibi onu baştan çıkarmaya çalışan bu çekici ajan, tam ona sarılacakken sırtına saplanan, kocaman bir bıçakla üstüne yığılır ve ölür.

Bundan sonra, Richard kendini birden bire Anadolu’nun çeşitli kent ve yörelerinde geçecek olan bu casusluk şebekesinin ortasında bulur, üstelik başrolde! Bu nefes kesen maceraya adeta tuz biber eken binbir surat iki soytarının da katılmasıyla ortaya çıkan olaylar, iyice içinden çıkılamayan bir komediye dönüşür. Cinayetten sorumlu tutulan Richard kaçarken, kılıktan kılığa bürünen soytarılar kovalar. Bu arada geçilen yörelerin özelliğine uygun kıyafet ve yerel ağızlar özellikle dikkat çekerken, oyuncuların nasıl bu kadar hızlı kıyafet ve şive değiştirdikleri merak edilen bir soru olarak kalacaktır.

Sunucu, bazen seyircilere de seslenerek etkileşimli bir yapı sunarken, salonda seyirciler, özellikle soru-cevap sahnesinde alkışlarla oyunun doğal parçası haline gelir. Diğer yandan, 39 basamağın ne anlama geldiği baştan sona gizemini korurken, seyircilerden bir kısmının sahnedeki basamakları saymaya koyulmuş olmaları olasıdır.

Aşk, macera, cinayet, korku unsurlarının bolca kullanıldığı bu gösteri, iki perde halinde yaklaşık iki saat sürmekte. Seyirciler bir an olsun sıkılmak bir yana, salonu kahkahayla boğmakta. Diğer yandan, dekor, kostüm, bazen canlı olmak üzere müzik, koreografi, gölgelerin yansıtıldığı pembe perde, oyuncuların cambazlıkları ile sahnede görülen müzik aletleri, bıçak ve tabanca gibi araçlar, bu gülmeceyi doruğa çıkararak gösteriyi bir ziyafete çevirir.

Oyunculara gelince, genelde daha ciddi ve ağır rollerde görmeğe alıştığımız M. Alp Sunaoğlu, Richard’ı canlandırırken bu kez son derece devingen! Keza Rus Ajanı, Çiftçi Karısı ve Esas Kız rollerini oynayan Gonca Yakut, sahnede tek kadın olmanın avantajını iyi kullanarak oldukça dikkat çekip, bazen yüksek topuk ayakkabılarla merdivenlerde basamaktan basamağa seke seke bir hal olurken, seyirci nefesini tutup gözünü ondan ayıramaz. Yine aynı şekilde, hatta çok daha dinamik soytarı rollerini üstlenen Hakkı Kuş ve Ali Eyidoğan, Sunucu, Polis, Bay Hafız, Sütçü, Kontrolör, Bozacı, Şıracı, Gazete Satıcısı, Çiftçi, Numan, Nuran, hatta Sünnetçi… gibi onlarca rolü üstlenerek müzik çalıp dans eder, silah sıkıp çamaşır satar, takla bile atarak öyle hızlı hareket ederler ki seyircinin gözleri onları izlemekten yorulurken, kendilerinin canlılıklarından bir şey kaybetmemeleri hayranlık uyandırır. Kısacası, hemen her şeyin olabildiği 39 Basamak’ta dalavereler, aksilikler birbirini kovalarken seyirciler korkunun nasıl komediye dönüştüğüne tanık olur.

Bu satırlarda, oyunun ne kadar canlı, ne kadar heyecanlı, ne kadar komik ve hızlı oynandığı söylense, yine de bir şeyler eksik kalacak, gidip görmek gerekecektir! Çünkü bu güne kadar gördüğümüz oyunlardan çok farklı bir yapı söz konusu. Bu yönüyle uzun zaman “sıra dışı” bir oyun olarak unutulmayacağa benziyor! Tabi ki yönetmen Güneş başta olmak üzere, bütün oyuncuları kutluyorum. Ayrıca sahnede görülmeyen kahramanlara, özellikle de iki saat içinde, cübbeli, takkeli, iri tane tespihli Hafız’dan tutun da göğsü çeyrek altın kaplı sünnet çocuğuna kadar sayısız kostümleri tasarlayan Tülay Kale’ye, böylesine canlı ve hareketli koreografiye imza atan Ezgi Coşkun’a, perdeye yansıtılan gölgeleri ve bazen el fenerleri, bazen de ışıklarla yapılan aydınlatma ve odaklamalar için ışık tasarımcısı Ayşe Ayter’e “bravo” diyorum.

Övgülerden anlaşıldığı gibi, 39 Basamak sezonun kaçırılmaması gereken bir gösterisi! Tabi şanslı olup bilet bulabilenlere…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here