Kuyuya Atılan “Ben, Anadolu”

Şirin İnci
1437 Görüntülenme
Kuyuya Atılan “Ben, Anadolu”

2012 yılının Nisan ayında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda M. Ergün Işıldar’ın yönetmenliğini yaptığı, Jean Paul Sartre’ın Nekrassov oyununun prömiyerini Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde izlemiştim. Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde öğrenciydim o yıl. Ödev konum da tiyatro oyunu izleyip yönetmeniyle röportaj yapmamdı. Sartre’ı çok sevdiğim için bu oyunu seçmiş ve M. Ergün Işıldar’la röportaj yapmıştım. Fakat oyun, sezonun son ayında sahnelenmesine rağmen diğer sezon oynanmadı. Önce kısaltılacak dendi sonrası sessizlik… Yıllardır bu oyunun hangi sebeple kuyuya atıldığını merak ettim durdum. (M. Ergün Işıldar’ı rahmetle anıyorum.)

O tarihten beri, “Bir oyun hangi nedenle sahnelenir”, “Bir oyun hangi nedenle kaldırılır”, “Repertuvar hangi amaçla hazırlanır”, “Kurula değerlendirilmesi üzere verilen oyunlar neye göre kabul edilir neye göre reddedilir”, “İkili ilişkiler tiyatro sanatında nasıl yürür” gibi sorular bir yumak oluşturdu zihnimde; özellikle ödenekli tiyatro kurumlarında.

21 Aralık günü Tiyatro Dergisi’nde Turgay Tural’ın “Ben Anadolu’ya Kıymayın Efendiler…” yazısını okuduğumda zihnimdeki yumağın başına bir düğüm daha atılınca oyunun yönetmeni Sibel ÖZER CHULLİAT ile röportaj yapmak istedim.

Ben, Anadolu oyunu Ankara Devlet Tiyatrosu’nda 2 Ekim 2018 tarihinde Stüdyo Sahne’de prömiyer yapmış. O günden sonra da kuyunun dibine atılmış. Oyuna bilet alıp giden seyirciler şaşkın; çünkü oyun “Teknik problemler yüzünden” ibaresiyle sahnelenmemiş, seyirciler bilet aldıkları oyunun yerine bir başka oyun izlemek durumunda kalmış. Peki, bu açıklamanın ardından neredeyse üç ay geçmesine rağmen teknik problem neden giderilemiyor? Neden bu teknik problemden oyunun yönetmeninin dahi haberi olmamış?

Güngör Dilmen’in Pan Yayınları’ndan yayımlanan Ben, Anadolu kitabı eşliğinde Sibel Hanım’la -şu an yurt dışında olmasından kaynaklı- yazıştık. 

Bu yazıdaki amaç, benim gibi tiyatroya dair soru yumağı olan zihinleri aydınlatmak, emeğin, zamanın ve bütçenin hiçe sayılmasını; keyfi uygulamaları önleyebilmek, tiyatronun en önemli amacı olan ‘anlama-anlatma’ kavramlarını yerine getirmek ve tiyatroseverlerin sorularına yanıt bulabilmektir. Elbette bu röportajdan sonra Devlet Tiyatroları’nın da söz hakkının olduğunu belirtmem gerek. Mustafa Kurt ile görüşebilmek ve onunla bu konu hakkında röportaj yapmak istediğimi de ‘anlama-anlatma, yaşanılan bu durumu kamuoyuna tarafsızca iletme’ kavramları çerçevesinde çok isterim.

Merhaba Sibel Hanım. Öncelikli olarak yönettiğiniz oyunu izleyip; oyun izlenimim üzerine röportaj yapmayı tercih ederdim diye söze başlamak istiyorum. Ama bizi buluşturan şey, şu an oyununuzun esas sebep gösterilmeden sahnelenmiyor oluşu. Oyunun şu an gösterimde olmamasının nedeni nedir? 

Merhaba Şirin Hanım. Öncelikle ben de size benimle röportaj yapmayı teklif ettiğiniz için teşekkür etmek isterim. Çünkü T.C. gibi 80 milyon nüfusu olan, kültürel ve tarihi bakımdan fevkalade öneme sahip bir ülkede, devletinin % 100 sübvansiyonuyla ayakta duran ve hem volüm hem imaj bakımından ülkenin en büyük tiyatrosunun kalesinde, başkent Ankara’da ‘Ben Anadolu’ adında bir oyun prömiyeri yapıldıktan sonra kaldırılır; hem halka hem yönetmene hem de basına hiçbir açıklama yapılmaz ve nasıl olur da HİÇ KİMSEDEN ses çıkmaz diye dehşet ve utanç içinde tek başıma oyunumuzu sahnelere geri kazandırmak için mücadele veriyordum; bu hareketinizle mücadelemin boşa olmadığını kanıtladınız, bu anlamda umutlarıma umut kattınız. Tekrar teşekkür ederim. Düşünebiliyor musunuz, örneğin Comédie Française’de yaşansa bu olay, Paris’te, Fransız basınında ve sonrasında neler olurdu?

Böyle bir kayıtsızlık, ‘hiçbir şey olmamış gibi’ davranma durumu DT kalibresindeki bir kuruma yakışmayacak bir ciddiyetsizliktir. Birinin özel tiyatrosu olsa belki anlaşılabilir; ancak Devlet Tiyatroları bu ülkedeki tiyatro sanatının etik, rasyonel, artistik seviyesini yükseltmek ve halka hesap vermekle yükümlüdür. Kaldı ki oyunumu kaldıran idareciler; halkı, basını, yönetmen olarak şahsımı bilgilendirmemekle de kalmadılar; ben oyunu kaldırmalarındaki gerekçelerini yazılı, sözlü talep ettiğim halde açıklama yapmayı reddettiler, oyunun fotoğraflarını ve prömiyerde çekilen filmini, broşürünü vermediler; yasakladılar. Bu aşama sanıyorum konunun ciddiyet boyutunun bir daha ve tekrar tekrar değerlendirilmesini gerektiriyor. 

İzleyemediğim bir oyunla ilgili elbette soru sormak da o denli güç. Fakat sürecin bu aşamaya nasıl geldiğini anlamaya çalışan biri olarak prova sürecinizi, kast seçiminizi, oyunu nasıl yorumladığınızı merak ediyorum. Güngör Dilmen’in 6000 yıllık Anadolu tarihini –bir üçleme- alt başlığıyla yazdığı oyun, kadında vücut buluyor. Oyun daha önce birçok yerde sahnelenmiş. O zamanda da türlü eleştiriler almış. Hatta Prof. Dr. İnci Enginün Türk Dili Dergisi’ne 1987 yılının Şubat ayında Yücel Erten’in yönettiği, Yıldız Kenter’in oynadığı oyunun Amerika’ya gönderileceğini öğrendiğinde “Bir kere daha bana büyük bir hüzün verdi” diye durumu yorumlamış. Merakımı mazur görerek çalışma sürecinizden bahsedebilir misiniz?

Oyunu nasıl sahneye koyduğumu burada anlatmamın okuyucuya çok bir şey katacağı kanısında değilim. Mutlaka ve mutlaka oyun geri gelmeli, seyirciyle, akademisyenle, basınla, hatta devletle buluşmalı ve üstüne konuşmalıyız. ‘Hayalet bir oyundan’ konuşmanın anlamına inanmıyorum. Oyunumu hepimiz adına, önce görmek, göstermek, sonra üstünde konuşmak için tekrar tekrar geri istiyorum. Elbette sorumlu bir yönetmen olarak, daha Türkler Anadolu’ya gelmeden başlayan, Osmanlı’yı ve nihayet Cumhuriyet Dönemi’ni içine alan ve kadın ağzından aktarılan bu oyunu çok büyük bir tarihi sorumlulukla sahneledim. Anadolu’nun çok katmanlı yapısı içinde bugün Türk kadını/insanı olarak yaşamanın Türk bireyi üstünde yarattığı VAROLUŞSAL travmalara neşter attım. Doğrudur, Ayasofya’nın geleceği için çırpınan Theodora’ya Sultanahmet’in içinde 2 dakika ezan dinlettim. Doğrudur, Latife ve Fikriye’yi Çankaya Köşkü’ne yakışacak gelin olma bağlamında gırtlak gırtlağa, ölümüne kavga ettirdim (dansla elbette). Yine doğrudur, koskoca Tanrıça Kübele’yi köylü Gordios’a ‘al beni Gordios, evlen benimle Gordios’ diye yalvarttım. Çok doğrudur, Şair Nigar Tunalı Hilmi Bey’in ‘Fransızca’ kaleme aldığı siyasi, hukuksal tekliflerinin en can alıcı yerinde ‘cinsel eşitliğe evet, ama sınıf eşitliğine hayır’ dediği anda Aysun Kayacı’yla Çoban figürlerini sinevizyondan çıplak kral imajıyla birlikte gösterdim. Yine doğrudur, Şair Nigar, Şair Fikret’in şiiri halka, halk diline indirgemesini kınadığında Aşık Veysel’i dinletip, türküsünün sözlerini tepetaklak sinevizyondan verdirdim. Çok doğrudur, Atatürk’ün anlatıldığı yerde Ata’nın ne subay ne kravatlı haliyle fotoğrafını değil, sadece gözlerini gösteren fotoğrafının eşliğinde 36 padişahın görüntüsünü geçtim. Fevkalade doğrudur, bürokrasiyi temsilen kravatı kadının boynuna geçmiş urgan olarak metaforize ettim ve oyunun sonunda bu aynı kravatı kestim. Şimdilik bu kadar, gerisi kitapta.

“Özer, oyunun temasına uygun olarak kadın ve kadın sorunlarına değinerek başladığı konuşmasını bürokrasiye eleştiriler yönelterek devam ettirdi. Tonu giderek sertleşen sitem ve eleştirilerini oyununun prömiyerine gelmeyen Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Mustafa Kurt’u protesto etmek amacıyla küçük bir eylemle bitirdi: ‘Tüm kadınlar ve ezilenler adına elimdeki bu kravatı kesiyorum!’ diyerek makasla kestiği kravatı ön sırada, benim yanımda oturan Devlet Tiyatroları Genel Müdür Yardımcısı Kutay Sungar’a fırlattı! Aynı anda, Özer’in ağzından şu cümleler çıkıyordu: ‘Genel Müdürünüz teşrif etmemişler oyunumuza. Ama sen al bu kesik kravatı, amirlerine, müdürlerine götür, bir taraflarına soksunlar!’ (tam olarak kullandığı kelimeler bunlardı) Kutay Sungar bu tepki üzerine ilk şaşkınlığı üzerinden attıktan sonra kesik kravatı sahneye geri fırlattı ve hışımla kalkarak beraberindeki heyetle birlikte salonu terk etti. Bu arada, aldığım duyulara göre, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Mustafa Kurt’un ‘Ben, Anadolu’ oyununun prömiyerine gelmeme nedeni, aynı gün bir başka salonda prömiyer yapan ve izlemeye Kültür Bakanı Yardımcısı’nın da geldiği bir başka oyununda protokole eşlik etmesi.” Turgay Tural’ın yazısından aldığım bu paragraf için siz ne söylemek istersiniz? Mustafa Kurt’un prömiyere gelmemesinin ardında başka bir neden mi vardı da siz oyunun ilk gününde makas ve kravatı hazır bulundurdunuz?

Şirinciğim, alıntı içeren paragrafta çok hata var. O gece çekilen filmi versin bize DT, ne dediğimi açık açık duyalım. Şimdi hiç polemik yaratmayalım, ben ne dediğimi çok iyi biliyorum ve her bir cümlemin onurla ve sempatiyle arkasındayım. 

Genel Müdür prömiyere neden gelmedi bilmeme imkan yok. Ama prömiyere 5 gün kala ışık tasarımcım böbrek ağrısı şikayetiyle oyundan arkasında tek bir ışık Q’su dahi bırakmadan ayrıldı. Son 5 günde benim sahnelediğim komplekslikte bir oyunun ışık rejisine sıfırdan başlamak ne demek biliyor musunuz? İM-KAN-SIZ! Ne Ankara Müdürü, ne Başrejisör ne de Genel Müdür beni aradı o gün. Bekledim, tık yok. Aşağıdan yukarı hepsini aradım, sekreterlere not bıraktım. Genel Müdür geri döndü, yerine yeni bir ışıkçı verdi, hiç sesimi çıkarmadım ve derhal sahneye girdim yeni tasarımcıyla. Yeni tasarımcı ne rejimi biliyor ne konuya hakim. 36 saat tiyatrodan çıkmadan, TEK TEK bütün Q’ları çalıştım. Işıktaki arkadaşlarım dahi şaşırdılar, hiç kimse oyunu bitirebileceğime ihtimal vermiyordu ama hiç uyumadan pırıl pırıl bir prömiyer yaptım. Işık tasarımcımın ne bir rapor ne bir açıklama getirmeden elini kolunu sallaya sallaya oyunu bırakıp çıkması düpedüz bir sabotajdır. Hele idare kendisine bu hususta hiçbir sorgulama yapmayınca… Yine de ekibin sağlığı ve oyunun başarısı, seyircinin mahrum bırakılmaması için hiç sesimi çıkarmadım. Provalar sırasınca yapılan projeksiyon aleti sayısına direnme, Theodora’yi kıbleye döndürüp ezan dinletme, Aysun Kayacı imajı gösterme, Paris Heykeli’nin çıplak olarak görünmesi, sanatçımın küvette filmini çekmem, vb. konularda ‘devleti yaralayacağım’ argümanı ileri sürülerek defalarca bürokratik tacizlere maruz kalmıştım. Bu taciz örneklerinin sayısı çok, pek çok… Ancak onları değerlendirme yerinin burası olduğu kanısında değilim. Kitabımda sanatsal perspektiften bir değerlendirmeyle ne anlama geldiklerini ve her birini nasıl göğüslediğimi kanıtlarıyla anlatıyorum. Sonuç itibarıyla Mustafa Kurt, ihtimalen utancından gelememiştir prömiyere diye düşünüyorum. Çünkü benden bir özür bile dilemediler.

Kravatla makası, oyunda başladığım urgan-kravat metaforunu seyircinin gözleri önünde tamamına erdirmek ve bu bürokrasinin varlığının biz sanatçıları ezen değil, işini kolaylaştıran bir hale gelmesini önermek maksadıyla hazır bulundurdum. Eğer Genel Müdür gelse, finalde bu jestimi sorumlulukla ve sanatçı duyarlılığıyla değerlendirip kesilen kravatla elimi sıksa, birlikte halkı selamlasak bence Türk Tiyatrosu 100 yıl ileri giderdi. Kendisinden böyle bir sanatçı jesti beklerdim. Maalesef kendisinin sanatçılık kapasitesini çok abartmışım.

Oyununuzun “teknik nedenlerle” sahnelenmediğini prömiyerden sonraki ilk gösterimde sahne amirinden öğrendiğinizi, tarafınıza bilgi verilmediğini söylediniz. Bu sebeple kuruma ulaşma çabanız da sonuçsuz kalmış. Aklıma bu durumla ilgili iki şey geliyor: Birincisi; Güngör Dilmen’in Ben, Anadolu oyununun sansüre uğratılmak istenmesi… İkincisi; oyunun sahnelenme sürecinde ekibin-kurumun bireysel anlaşmazlıklara düştüğü… Bu sorularım için ne söylemek istersiniz?

Bakın, şimdi size çok acıklı bir şey anlatmak zorundayım. İdareci arkadaşlar oyuna sansür yapmadılar çünkü maalesef oyunun ne olduğunu bile anlamadılar. Benim neşter attığım cerahatler koltuklarında oturmalarına mani olacak endişesiyle beni sanatla hiç alakası olmayan, tamamen bürokratik sebeplerle her yola başvurup döndürmeye çalıştılar. Açıkçası; artistik argümantasyon seviyeleri seviyemle başa çıkamadığı için provalar sırasında beni durduramadılar. Her atağı savuşturmayı bildim. Ez cümle Şirinciğim, bir şeyi kişileştirmek, öç almaya dönüştürmek için dahi bir şuur gerekir ancak arkadaşlar şuur dışı bir panik içindeydiler, bu seviyelere kadar dahi konuyu değerlendirebildiklerini sanmıyorum. Kurum adına çok yazık, karar mercileri fark ederler inşallah. 

Emek, zaman, para harcandıktan sonra kim ya da kimler bir oyunu esas neden göstermeksizin kaldırıyor? Yasal prosedürde böylesi bir durumda hak talebi yok mu? 

Şöyle desem yeterli olur inşallah: Hizmet alımı şeklinde beni görevlendirmelerinin karşılığı ödemeleri gereken parayı bana ödemedi DT. Avukat aracılığıyla söke söke aldım. Daha konuşmama gerek var mı?

Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Mustafa Kurt’tan “Kaldırdığınız oyunumuzu programa al, devlet-basın galası yapalım, sahnede selamlamada çık elimi sık, bir buket çiçek ver, hepimizden özür dile, sarılalım. Türk Tiyatrosu 100 yıl ileri gitsin” diye sosyal medyada duyurduğunuz çağrınıza yanıt alabildiniz mi?

Hayır. Bu vesileyle, sayenizde bir daha tekrarlamak isterim. Gel, teklifime el uzat Mustafa, Türk Tiyatrosu 100 yıl ileri gitsin. 

Başınıza gelen bu durumla ilgili bir gündem oluşursa ve karşılıklı görüşme sağlanırsa ne kadar ileri gideriz bilmiyorum ama birçok kişinin de devlet ve şehir tiyatrolarına karşı küskünlüğünün geçeceğini umut ediyorum. Keyfi uygulamalar neticesinde yılgın bir grup var kurumlarda; taşın altına soktukları ellerinin ezildiğini anlatıyorlar. Mücadele varsa umut da vardır; sizin umudunuzu besleyen eylemsel faaliyetler neler olacak?

Böyle oturumlara çok geç bile kalındı. Ama yine de böyle bir oturum oluşursa ben katılmaktan onur ve keyif duyarım. Şahsi olarak şu anda kitabımla ilgileniyorum. ABD’de sahneye koymamı istedikleri, üstünde konuştuğumuz bir oyun var bir tiyatroyla. Ülkem beni ne zaman çağırırsa koşa koşa gelirim. Bu tür toplantılar, halkımızın da önünde yapılırsa, ülkemizde sanat yapan kişilerin düzeylerinin rasyonel reel olarak görülmesi bakımından çok yararlı olur. Bunu şunun için söylüyorum: Mücadele, zulüm, vs. çok önemli de, bir de donanım diye bir şey var. Tartım, ölçü, sarkasm, hiciv, bilgi, stil belli bir seviyeye ulaşmadıkça zulüm dahi ifade edilemez. Nerede cerahatlerimiz var, hangi cümleleri tümleçsiz, fiilsiz, öznesiz kuruyoruz, ağzımızdan çıkanı kulağımız duyuyor mu, bütün bunları halkın önünde transparan bir şekilde sergileyelim. 10 yılda Türkiye bambaşka bir ülke olur. Liyakat problemi doğal olarak çözülür. Ve tabii yazalım, yazalım, yazalım. 

Bu güzel röportaj için çok teşekkür ederim. Saygılarımı, sevgilerimi sunuyorum.

Dr. Sibel Özer Chulliat

 

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku