Pınar Erol

Normal insanın işi değil tiyatro. Hele özel tiyatro kurmak. Bunun için ya deli olman gerekir ya da süper kahraman. Feri Baycu Güler, kızının gözünde ikincisi. Benim gözümde niye farklı olsun ki? Buna inanmak için, anne evi gibi sığınılacak yeni bir tiyatro kurması başlı başına yeterli. Acılı dünyayı, coşkuya, güzelliğe, anlamaya ama en çok da umutlanmaya çeviren, kalbi paramparça insanları sanatla sağaltan birine deli gözüyle bakamayacağıma göre ancak teşekkür edebilirim.

 “Özel Kadınlar Listesi”, “Nereye Gitti Bütün Çiçekler”, “Kızgın Damdaki Kedi”ye önümüzdeki yıllarda hangi oyunlar eklenecek, Mam’art, tiyatro tarihine hangi cümlelerle geçecek meraktayım. “Susmak, söylenmemiş yalanlardan daha kötüdür.” “Hiçbir yer güvenli değil.” “Bazen gerçek, yalandan bile çirkindir” cümlelerini çarpıştırmaları yetmedi; tüm çekmeceleri açtırıp, çıkanlarla yüzleşme cesaretinin ardındaki el oldular. Tenessee Williams, “Bizler kendi derimiz içinde ebedi yalnızlığa mahkumuz” demiş. Onlar yalnızlığı serbest bıraktılar. İstenmeyen sesleri bastırmakla kalmayıp, vakti kıymetli olanlara sanatlı tınılar sundular. İyi oyunun peşine düştüler, allayıp pullamayan, bizi kandırmayan, yumuşatmayan, ajite etmeyen, olduğu gibi aktarılan temiz, sağlam oyunlardaki samimiyetleri ve usulcacık iddialarıyla kendilerini sevdirdiler.  

 Tiyatro mevsimini seviyorum. Mam’art’ın “Kızgın Damdaki Kedi”siyle buluşmaya günler kala kendi heyecanıma şaşırıyorum. Kavuşmayı özlemek bu. Bence asıl tiyatrodan fışkırıyor hayat. Hem ne hayat!

Mam’art 2015’te kuruldu, isim annesi (kızı) Dafne, hatta logo da ona ait. Bu senin öğrencilik hayalindi ama insan daha öğrenciyken böyle hayallar kurar mı?Feri Baycu Güler: Okula çok büyük hayallerle giriyoruz, çok büyük star olacağımızı sanıyoruz. Sonra üçüncü sınıfta gerçeklerle karşılaşınca, kafamızı yere vuruyoruz. Mezun olduktan sonra da nerede iş bulacağız diyoruz. Ben 1999’da mezun olduğumda bu kadar çok özel tiyatro yoktu. Ben de başka bir yol çizdim kendime. Aslında tiyatro kurma niyetinde falan değildim. Ben bir yerde oynama, bir tarafa tamamen entegre olma niyetindeydim. Uzun zamandır oyunculuğu bıraktığım için de herhangi bir şekilde bu kapım açık değildi artık. İkincisi de, birlikte çalıştığım insanlar prodüksiyonla başa çıkamadılar ve ben hüngür hüngür ağlarken eşim bana, “Sen yıllardır ticaret yapıyorsun. Bunun da bir tarafında mutlaka ticaret bilgisinin olması gerekiyor. Sen neden yapmıyorsun” dedi. İşin içine girince şunu fark ettim: Elbette ki sanat yapıyoruz ama eğer ticaret bilmezsen yaptığın sanatı hiç kimseye satamazsın ve gösteremezsin. Sanatsal anlamda çok uzak kalmıştım ve boştaydım ve ne yapacağımı bilmiyordum. Ama şanslıydım çünkü biz o noktada Tuğrul’la buluştuk. Ona dedim ki, “Ben böyle bir şey yapmak istiyorum ama iki kalas bir heves olmasın, üstünde bir şey olsun”. Böyle çıktık yola ve şükürler olsun ki iyi yol arkadaşlarına rastladım. Tuğrul’un da etkisiyle bana kalbini açan, aynı zamanda imkânlarını da açan insanlara rastladım. Bu seneki prodüksiyonda Serkan çok ısrar etmesine rağmen ben oynamadım.
Serkan Salihoğlu: Ben valla dükkân senin, oyna dedim.
Feri Baycu Güler: Çünkü Mam’art’ı kurarken sadece kendim oynayacağım gibi bir hevesim yoktu. Tüm oyunlarda ben oynasam ve hep Tuğrul yönetse tekrara düşeceğiz ve seyirci bulamayacağız. Benim yapmak istediğim hiçbir zaman bu değildi. Benim hayalimde, hep bir “company” kurmak vardı. Ancak o zaman, yazarıyla, yönetmeniyle, oyuncusuyla bunu becerebilirsem Mam’art’ın çok başarılı olduğunu düşünürüm. Ben hep aynı oyuncular ve aynı yönetmenlerle olsun istemiyorum. İki yıl Tuğrul yönetti oyunları, bu yıl Serkan’la çalıştık. Şimdi Serkan’ın dilini gördük. O bana çok taze ve yeni. Biz şimdi bu dinamiği oturtabilir miyiz, ona bakıyoruz. Yarın, öbür gün, başka bir yönetmen gelip bir şey yapacak. Ben isteyen herkese hoşgeldiniz diyorum. Biz şans tanıyan taraftayız. Seneye başkaları olacak ve biz bir ekip olmayı başaracağız zaman içerisinde. Belki kendi yazarlarımız olacak. Öbür türlü, tekelleşmeye başlıyorsun.

Bu üçlü ilk oyunda da beraberdi. Nasıl buluştunuz?
Serkan Salihoğlu:
Tuğrul ilk kuruluşundan beri var. İlk oyuna (Özel Kadınlar Listesi) hem onun ricasıyla hem de ona destek olmak için dahil oldum. Tuğrul yakın arkadaşım. Uzun senelerdir birlikte, aynı kurumlarda çalışmamızın, aynı yollardan geçmemizin getirdiği bir şey var. “İki Kişilik Yaz”ın prova süreci ve ardından üç sene oyun sürecinin getirdiği bir güven ilişkisi ve büyük bir dostluk var. Aslında o dönem benim Dot-in-house geçmişim vardı. Geçtiğimiz Mayıs ayında, biraz daha free-lance çalışmak istememle dahil oldum buraya. Haftaya Cuma (13 Ekim) burada prömiyer yapıyorum, Pazar Almanya’ya gidiyorum ve Pazartesi orada provaya başlıyorum. O bitiyor, dönüyorum, burada Devlet Tiyatrosu’nda başlıyorum gibi bir takvimim var şu an.

Oyunun yazarı Türk izleyicinin tanıdığı bir isim. Neil LaBute’un oyunları ülkemizde de sahnelendi: ‘Güzellik kavramı’ üzerine ‘üçleme’si “Şeylerin Şekli” Aksanat Yeni Kuşak Tiyatro’sunda, “Zorla Güzellik” Kent Oyuncuları’nda, “Şişman Domuz” Bakırköy Belediye Tiyatroları’nda sahnelendi. Ayrıca “Kayıp” Craft Tiyatro’da, “Hansel ve Gretel’in Öteki Hikayesi” Oyun Atölyesi’nde oynandı, oynanıyor. “Some Girls” – Özel Kadınlar Listesi Mam’art’ın ilk oyunu ve ilk oyunun sorumluluğu vardır. Bu artık tiyatronun tarihçesinde hep karşına çıkacak bir şey. Tarihe düşüldü yani. Kötücüllüğün, zaafların şiirsel anlatımıyla bilinen yazarın bu oyununu seçme sebepleriniz neydi?
Feri Baycu Güler: Ben bunu çok duygusal bir taraftan söyleyebilirim. Ben o bebeği doğurdum çünkü orada. Bizim için ilk olan bir şeyi yaptık, yeni bir şey yaptık.
Tuğrul Tülek: Aynı zamanda hem tekst olarak, hem tavır olarak, hem sahneye konuş, hem de oyunculuk biçimi olarak Mam’art’ın durduğu yeri de çok iyi özetleyen bir oyun. Dolayısıyla oyunu biz hep laboratuvar çalışması gibi düşündük. Oyundaki fikri en iyi nasıl anlatırız üzerinden yola çıkarak, bizi engelleyebileceğini düşündüğümüz birtakım ögelere hiç kafayı takmadan; sadece hissin ve hikayenin üstünde çalıştık. “Nereye Gitti Bütün Çiçekler”de de aynı şey vardı. O da bizim tavrımızı, duruşumuzu çok net belirleyen bir oyundu. Biz klasik bir eseri de sahneye koysak, çağdaş bir yazarın eserini de sahneye koysak, izleyeceğimiz yolu orada belli ettik aslında.
Feri Baycu Güler: Daha az riskli bir oyunla başladık, dürüst olmak gerekirse.
Tuğrul Tülek: Ben öyle düşünmüyorum. Kreşendosu olan bir oyun değildi o. Seyirci sahne üstünde kavga, dövüş, ağlayan, bağıran ya da gülmekten yerlere yatan bir şeyler izlemediği sürece, oyunlarla ilgili tam olarak ne düşüneceğini bilmiyor. O da öyle bir oyundu, seyirciyi bir kreşendoyla sahneden uğurlamıyordu.
Feri Baycu Güler: Büyük isimli oyunlardan biriyle başladığında, seyirci zaten kafasında bir yargıyla geliyor. Aynen şimdi “Kızgın Damdaki Kedi”ye geleceği gibi. Neil LaBute o anlamda oyuncuya da büyük imkân sağlayan bir yazar. Ben bu noktada daha risksiz bir oyun olduğunu düşündüm. Kendimizi sınamak için daha minimaldik. O daha küçük bir prodüksiyondu. Bodrum’da Tuğrul’u aradığımda ve “Ben böyle bir şey yapacağım, sen olur musun” dediğimde ve onun, “Sen varsan, ben gelirim” cevabında, bu bizim de aslında birbirimizi sınamamızdı. Tuğrul Mam’art’ta oynamasa da toplantılarımızda karar mercilerimizden birisi. O bir parçası Mam’art’ın yani. Adı Genel Sanat Yönetmeni ama aslında “partner”lik bu. Tuğrul bu sene başka bir oyun önermişti ve bana oynamamı söylemişti. Ben de ona bu oyunu söyledim ve “oyunun rejisini bana verseler benim aklıma hakikaten sen gelirsin, sen oyna” dedim. Belki şimdi oyuncusu da olduğunda daha farklı hissediyordur kendisini.
Tuğrul Tülek: Ben en başından beri nasıl hissediyorsam, yine öyle hissediyorum. Ben hep kendimi bir parçası gibi hissettim. İyi ve konforlu hissettiğim, çalışmaktan çok büyük keyif aldığım bir yer Mam’art. Ama oyundan ötürü ve rolden ötürü nerede oynarsam oynayayım, o oyunculuk başka bir sorumluluk yüklüyor insana.
Feri Baycu Güler: Bize de hep iyi işler yapma sorumluluğu yüklüyor. İyi iş yapmaktan kastım, iyi oyun çıkarmak, seyircinin alkışını almak değil. Biz olabildiğince temiz işler yapmak istiyoruz. Bizim için şunun denmesini ben pek arzu etmiyorum: Çok tatlılar ama keşke biraz daha paraları olsaydı o prodüksiyon için falan… O zaman yapmayacağım. Bu kadar net. Başından beri kararım bu. Eğer boyumuzu aşıyorsa, biz oraya girmeyiz.

Özel Kadınlar Listesi

Mam’art’ın bendeki resmini söyleyeyim sana. Daha ilk oyunda, oyuncularıyla dikkatimi çekmişti. Sonra oyunlarını seyrettiğimde, örneğin “Nereye Gitti Bütün Çiçekler”de insanca duyguya dokunduğu yerle beni yakaladı. Evet acıttı,  gözlerim her seferinde sulandı ama sonunda da o umut veren haliyle çok tutunduğum, çok sevdiğim bir oyun oldu. Her iki oyun da zamana, mekâna sıkışmayan tekstlerdi. Evrensel konulu, tertemiz oyunlar izledik hep.
Tuğrul Tülek: Türkiye’de özel tiyatrolar için, “yazık üç beş hevesli arkadaş bir araya gelmişler, onlar da bunu yapabilmişler” gibi bir hoşgörüye gidebiliyor bazen seyirci. Bunun da doğru bir tavır olduğunu düşünmüyorum. Prodüksiyon her zaman ekonomiyle ilgili bir şey değil; öncelikle fikirle ilgili bir şey. “Kızgın Damdaki Kedi”de çok isteseydik seyircinin gözünü boyayan, çok süslü bir şey de yaptırabilirdik, dekora bulayabilirdik oyunu. Ve inan, oyunu öyle sahnelemek en kolayı olurdu. Oysa tiyatro seyircinin hayal gücüne o kadar çok imkân tanıyan bir anlatım diline sahip ki… Bazen prodüksiyon adına, ucuz numaraların yapıldığı şeyleri izliyoruz sahnelerde. Bu genellikle de ödenekli tiyarolarda oluyor ne yazık ki. Aslında bunun, totalinde tiyatroya zarar verdiğini düşünüyorum. Önceliğiniz estetik bakış değilse, onu barındıramıyorsanız, istediğiniz kadar para harcayın, onun hiç önemi yok. İşin içinde o sanatlı dil olmadığı sürece zaten bir önemi yok yaptığının.
Feri Baycu Güler: “Ama bizim imkânımız bu kadar” diyen özel tiyatrolar, yapmayın o zaman! Bakkalın sana, “kusura bakma, benim imkânım bu kadar, bu bozuk malı alacaksın” deme hakkı var mı? Ödenekliler yapabilir ama biz de yapabiliriz. Biz başka bir yol seçeriz bunu yapmak için. Kötü bir şeyi, özürlerinin arkasına gizleyenleri kabul etmenin karşılığı yok. Biz “Nereye Gitti Bütün Çiçekler”i ilk yaptığımızda otuz kişi, kırk kişi geldi sadece. Ama biz direttik. Enerjimizi başka şeylere değil, ayakta durmaya harcamak istedik. Bütün ekip inandı, bugün turne yapıyoruz biz.

Nereye Gitti Bütün Çiçekler

İkinci oyununuz Eve Ensler’ın 1996’da yazdığı “Necessary Targets” -“Nereye Gitti Bütün Çiçekler”i seçerken de evraka evraka diye Tuğrul’u arıyorsun ve onunla birlikte hem çeviriyorsunuz hem uyarlıyorsunuz. 8 Kasım 2016’da prömiyer yapan oyuna bu sezon da devam edeceksiniz. Ve oynandığı günün öncesinde de, sonrasında da, ne yazık ki hep doğruluyor “hiçbir yerde güvende değiliz” sözünü. Mesela 12 Ekim 2015’te “Özel Kadınlar Listesi” için yapmayı planladığınız prömiyer de Ankara’daki patlamadan dolayı erteleniyor.
Feri Baycu Güler: Ah, evet. Ben de evimde oturuyordum, beş dakika içinde silahlarla taranınca kaçmak zorunda kaldım. İşte Las Vegas’ta yaşananlar. Hiçbir yer güvenli değil yani. Bu arada ben seyircinin de çok evrildiğini düşünüyorum. İstatistiklere göre seyirciler; eğlenmeye gidenler, alternatif tiyatrolara gidenler, bir de Devlet ve Şehir Tiyatroları’nda neredeyse yıllık bilet alanlar olarak üçe ayrılıyor. Ama seyirci artık buraya da gelmeye başladı. Sadece gülmeye giden seyirci de elini taşın altına koyuyor artık. Ben hâlâ umudun olduğunu düşünüyorum. Ağlamamak için böyle oyunlara gelmeyenler, ayakta alkışlıyor oyunu. Şimdi bütün oluyoruz, bu çok önemli çünkü samimiyetin, özgürlüğün olduğu yer tiyatro.

Nazan Kesal ve Tuğrul Tülek ile “Oyunculuk Atölyesi” 18 Mart’ta başladı ve 8 hafta boyunca devam etti. Ayrıca 2 Nisan 2017’den itibaren Nisan Akman, Rabia Sultan Düzenli ve Fatoş Koçak ile “Oyuncu Yönetimi ve Audition Atölyesi” (Kamera önü oyunculuğu) yapıldı sanırım. Sonra bir proje oldu mu katılımcılarla? Bu atölyelerden bir şey çıktı mı?
Feri Baycu Güler: Atölyeleri yapma amacımız Mam’art’a para sağlamak değildi. Bizim derdimiz, kendi ekibimizi yetiştirmek. O bir yere evrilecek zamanla. Ben üzerime ekstra sorumluluk alan biriyim yaradılış olarak. Bize gelenlerin gözlerinde oyunculuk yapma isteğini gördüğüm halde onlara sırtımı dönersem, ben bu işi yapamam. Genelde yapılan oyunculuk atölyeleri sektöre oyuncu yetiştirmek için. Biz bunu yapmıyoruz. Biz bildiğimiz konservatif yönteme geri döndük. Stanislavski ile başlıyoruz yani. Burada oyuncu yetiştirirken de hakikaten ders vermeyi seven, sadece maddi bir kazanç beklemeyen eğitimcilerle çalışmak zorundayız.

Senden başka Hülya Gülşen, Beste Bereket, Başak Daşman, Deniz Karaoğlu ilk oyunun oyuncuları. Hatta Başak Daşman en iyi yardımcı kadın oyuncu dalında Afife’ye aday olmuştu. Sonra Şenay Gürler, Hale Akınlı, Gözde Kansu, Goncagül Sunar, Melisa Doğu, Ece Yüksel ikinci oyunun isimleri. Şimdi de “Kızgın Damdaki Kedi”de Sezin Akbaşoğulları, Tuğrul Tülek, Ünal Silver, Ayten Uncuoğlu, Bennur Duyucu ve Ömür Kayakırılmaz” la çalışıyorsunuz. Oyuncularla kadrolaşmayı düşünmek zor. Sanırım her proje, her oyun kendi oyuncusunu buluyor.
Feri Baycu Güler: Biz kime oynar mısın dediysek, yüzde doksan hepsi kabul etti. O yüzden de bu arkadaşlar mümkün olduğu kadar geri dönsün, ekibin içinde olsun istiyorum.

Bu yıl Tenessee Williams yılı olacak. Her ikisi de Pulitzer ödüllü “Kızgın Damdaki Kedi” ve “Arzu Tramvayı” sahnelenecek. Siz 13 Ekim’de Trump’ta prömiyer yapıyorsunuz.  Heyecan dorukta.
Serkan Salihoğlu: Burnu havadalık gibi görünmesin ama ben şunu açıkça söylemekten çekinmiyorum. Bazen bazı oyunlar kült olması sebebiyle çok fazla önem taşıyor gibi oluyor ya, bu benim için çok geçerli değil. Ben filmi seyretmedim. Metin araştırmam dışında başka bir metin de okumadım. Tezini yazmam sebebiyle eski Alman Tiyatro Edebiyatı üzerine, yeni İngiliz Edebiyatı üzerine çok daha uzman olduğumu söyleyebilirim ama Amerikan oyunları  hakkında çok büyük dramaturjik ve tarihsel bilgim yok. Bir kere klasiğin günümüze nasıl taşınması gerektiği üzerinden kendime sorular sorarak yola çıktım. Yine birçok oyunumda yapmayı sevdiğim şey olan başka bir dil oluşturmaya çalıştım. Tabii ki oyun, herkesin bekleyebileceği gibi klasik öğeleri barındırıyor. Aslında başka dokunuşlarla, anlatılması gereken şeyi başka bir dille, -başka bir tercüme diye tanımlıyorum ben onu-, dilin tercümesiyle değil; sahne duygusunun sahneye tercümesiyle alakalı bir form arayışı var tabii ki. O yüzden en baştan Tuğrul, Feri oturup beraber iki hafta falan bu cümle nasıl olsun, o cümle nasıl olsun diye dil üzerine çalıştığımızdan, oyuncularla provaya başladığımızda da bu teksti onlara sunduğumuzdan, baştan beri aslında hedefe yönelik bir noktadan çıkıyoruz. Ve bir oyunu, klasik olmasından dolayı çok fazla önemseyerek, nasıl olması gerekir diye değil de; o oyunun bugün nasıl sahnelenmesiyle alakalı daha fazla sorumluluklarımız olduğunu düşünüyorduk.

Tekst aslında tiyatro metni olarak yazılıyor. Sonra 1958’de Richard Brooks tarafından çekilen filmde Elizabeth Taylor, Paul Newman oynuyor. Biliyorsunuzdur muhtemelen…
Serkan Salihoğlu: Bence bilmiyorumdur. Provaların başında da film çok konuşuldu. Bir gün yatarken sadece bir iki dakika baktım, ha tamam dedim ve bıraktım. Aslında beni yönlendirmesinden sakınmaktan da başka bir şey… Hatta belki seyretsem faydası da olurdu bilmiyorum ama izlememek ve elimdeki metinle yola çıkmak bana daha kafa açıcı geldi. İngilizce metinde üç perde var. Üçüncü perdenin Elia Kazan versiyonu var. Ben ikisine de baktım ve biz orjinalini kullandık.

Bak biliyormuşsun, ben de bunu söyleyecektim. Peter Brook, Tenessee Williams’a 1956’da kendisinden oyunu yönetmesi istendiğini yazmış mektubunda. “Arzu Tramvayı Fransa’da kendi yolunu bize rağmen çizdi, gel gör ki ben şimdi kendimi “Kızgın Damdaki Kedi”yi yönetmek üzere Paris’e davet edilmiş buluyorum! Tabii ki, her zaman sizin oyunlarınızdan birini yapmak istemiş olduğumdan dolayı çok heyecanlı ve memnunum”. Bunun karşılığında Tenessee Williams heyecanlanmış ve şöyle yanıtlamış: “Her zaman bir oyunumun sizin tarafınızdan sahnelenmesini istemişimdir ve eğer oyunu benim kendi üçüncü perdem ile, yani özgün olarak tasarladığım ve yazdığım şekilde açarsanız, her şeyi bir yana bırakıp bunu görmek için oraya uçacağım; ne var ki oyunun başlıca fazileti olan yoğun dürüstlüğün olmadığını düşündüğüm bir biçimde olacaksa onu tekrar görmemin bir anlamı yok.”
Serkan Salihoğlu: O hikayeyi hiç bilmiyorum, hadi bakalım! Aslına bakarsan karar vermesi çok kolay oldu. İlk defa klasik bir oyun yapıyorum. Almanya’da yaptığım oyunların hepsi modern, yeni Alman oyunlarıydı. Bu sene ilk defa farklı şeyler yapıyorum. Burada bir klasik yapacağım, Almanya’da masal yapacağım, Devlet Tiyatroları’nda yeni Türk yazarı yapacağım. Bambaşka şeyler deniyorum. Normalde bir David Greig metni geldiğinde “A tamam,üç sene önce de şunu yapmıştım falan gibi” tak tak yapardık. Böyle hep ezbere bildiğimiz yerlerden gelirdi. Bu sefer bildiğimiz yerden gelmiyor. Aslında orjinal edebiyat metnini alıp onun üzerinden yola çıkmak ve kendi kararlarınızı bunun üzerinden vermek bana çok daha mantıklı geldi ve asıl işin bizi zorlayacak “challenging” tarafı da o taraf oldu. Bir klasik metnin dil yapısı, dramaturjik yapısı, anlatı yapısı bugünkü seyirci, o zamanki seyirci, o zamanki seyretme alışkanlığı, şimdiki seyretme alışkanlığı, bu coğrafya, o coğrafya, tüm bunların hepsini düşünmek gerekiyor. Bunların hepsini hesap etmek gerekiyor.

Tenesse Williams da oyundaki gibi Güney’li, o da Brick gibi alkolik. Hatta gerçek adı Thomas Lanier olan yazar, kardeşlik kulübünde güneyli aksanı yüzünden doğduğu eyaletin adı olan “Tennessee” lakabını almış.
Tuğrul Tülek: Tenesse Williams hep kendinden yola çıkarak hayalindeki kadınları, hayalindeki adamları, belki de kendi olmak istediği adamları ya da aşık olduğu insanları yazmıştır. Mutlaka bir sürü ortak şey vardır oyundaki karakterlerin olay örgüleriyle diğer bütün oyunlarının. Zaten kendisiyle bağlantısız olması mümkün değil. Bu da çok güzel bir ayrıntı tabii.
Serkan Salihoğlu: Bunun Güney Amerika’da geçmesi de, ailenin Güney Amerikalı olması da bizi ilgilendirmedi. Oyunu edebiyat olarak okuduğunda çok fazla şeyler çıkıyor ama bunlar bizim temizlediğimiz ve biraz daha globalleştirdiğimiz, yani güncel tarafa çekmeye çalıştığımız şeyler olarak karşımıza çıkıyor bu oyunda. Biz burada bilmem ne eyaletini görmüyoruz da; bir aile görüyoruz. Her yerde olabilecek, her yerde yaşayabilecek bir aile görüyoruz. Biz “Kızgın Damdaki Kedi”yi yaptığımız için isimler Margaret, Brick falan ama aslında bunun hiçbir önemi yok.
Tuğrul Tülek: Genelde yabancı yazarların oyunlarını oynadığımızda bazen şöyle tepkiler oluyor seyircide: “Çok güzeldi ama kadının adının Helen olması, adamın adının Bob olması, Jack olması, ne bileyim olayın Atina’da geçiyor olması, New York’ta geçiyor olması bizi biraz hikayeden uzaklaştırdı.” Mesela ben bunu hiçbir zaman anlamamışımdır izleyici olarak da, oyuncu olarak da. İnsanların isminin ya da coğrafyanın, hikayenin ruhunu, özünü, duygusunu değiştiren ya da farklı bir şekilde algılamanıza sebep olan bir şeye dönüşmesini veya önüne geçmesini hiçbir zaman anlamadım. Dolayısıyla sahnelerken de aynen Serkan’ın dediği gibi, bu ailenin Güney Amerikalı bir aile olması ya da İtalyan bir aile olması ya da Türk bir aile olması hikayede anlatılan aile yapısının duygusunun önüne geçen bir şey değil. O yüzden -her ne kadar Tenessee Williams’ın yazdığının dışında olsa da- filmi de çok etkileyicidir. Çünkü özünde çok çekirdek bir ailenin, çok sert bir hikayesini anlatır. Dolayısıyla oynarken de, reji yaparken de, izlerken de herhangi bir coğrafyaya, isme takılmak bana çok büyük bir eksiklik olarak geliyor. Ve anlatılmak istenen gerçek hikayenin kaçırıldığını düşünüyorum.

Kızgın Damdaki Kedi

Tennessee Wiliams’ın “Kızgın Damdaki Kedi”yi yazarken tuttuğu günlüklerde onun bunalımını ve içki matarasını gittiği her yere taşıyacak denli bağımlı olduğunu görüyoruz. Buna rağmen ürettiği oyun ise bir gerçeklik harikası. Evet, filmi oyunumla alakası yok diye reddetmiş. Filmde o zamanki “Hays Yasası” gereği Brick ile Skipper arasındaki ilişki, sıkı dostluğa evrilmiş. Biz hangisini seyredeceğiz?
Serkan Salihoğlu: Biz hikayenin her adımına sadık kalıyoruz. Hiçbir şekilde hikayenin bir adımını es geçmiyoruz. Sadece anlatılma biçimleri ve bazı uzunluklarıyla ilgili çalışmalarımız oldu. Orası çok konuşulması gereken bir şey. Oyunda da çok açık söylenen bir nokta değil aslına bakarsan. Belki o üstü kapalılığın üzerinden o bahsettiğin gerçekliğe ulaşılıyor. Zaten oyunun sonuna kadar hiç kimse, hiç kimseye açık açık bak kardeşim falan demeye gidemiyor. Maggie’nin bir planı var, ama Brick’le ne kadar samimi, ne kadar gerçek, ne kadar yalan, ne kadar manüpülatif, Brick bu durumda ne yapıyor, tamamen kapalı mı, yoksa alkolün etkisinde bitik mi, abiyle karısı ne çevirmeye çalışyor, anne-baba, Brick ve Maggie’yle ilişkiyi ne ölçüde kuruyor, ne kadar samimiler, anne ne kadar samimi babaya karşı… Yani hep bir yalan teması, gerçek temasını ortaya çıkarıyor. Ve herkes birbirine isteyerek veya istemeyerek yalan söylüyor. Bir çok şey de planlanmış bir yalan üzerinden değil aslında. Aile de biraz öyledir ya; karmakarışıktır. Herkes bir şeyin doğru olduğuna inanır. Yirmi kişi vardır. Herkes kendi doğrusunu yapmaya çalışır. Sonuçta yirmi tane yalan çıkar ortaya.
Tuğrul Tülek: Aslında babanın söylediği laf var ya, “hayatta kalabilmek için yalanlarla yaşamayı öğreneceksin” diye. İster yalanı söyleyen, ister yalanla muhatap olan kişi ol, bir şekilde bunu öğreneceksin.

Oyunun sonunda bile yalan devam ediyor. Hep yalanı kapatma durumu var. Temiz sayfa da aslında kirli açılıyor.
Tuğrul Tülek: Temiz sayfa var mı ben çok emin değilim.
Serkan Salihoğlu: Aslında şöyle bitiyor. Yalan, yalan, yalan, yalan, yalan, yalan… Hadi bakalım toparlamak için bu yalanı gerçek yapalım. Bu kadar. Oyun bu.
Tuğrul Tülek: Tabii ki bu hiç yabancısı olmadığımız bir formül. Yani kırmamak için, üzmemek için, kibar olmak için, sırf etrafımızdaki insanları incitmemek için… Ama ben bunun çok büyük bir iki yüzlülük olduğunu düşünmüşümdür her zaman. Yapıyor muyuz? Tabii ki yapıyoruz. Aile içerisinde bu bir süre sonra tedavi edilemez bir kütleye dönüşüyor. Üstelik annen, baban, kardeşin yalan söylediğini biliyor ve bilmesine rağmen yalanı idare ediyor. Bu da bir sarmala sürüklüyor aile dediğimiz kavramı. Bu hikayeyi çalışırken aile kavramı üzerine çok konuştuk. İster istemez deşmemiz gereken bir yer çünkü orası. Öyle bir şey ki aile, coğrafyaymış, isimmiş, ülkeymiş, zamanmış, dönemmiş dinlemiyor. Her yerde aynı.
Serkan Salihoğlu: Yalan söylemeye alışmak çok garip bir şey. Bu kartopu gibi gelen bir şey. Böyle ufak başlarsın, bir şey olmaz, ne bileyim onu aradın mı der, aradım dersin ama aramamışsındır, sonra gider ararsın falan, işi halletmeye çalışırsın, oh bunu kotardım dersin, sonra bir tane daha gelir, bir tane daha gelir. Alışınca insan onu daha da büyütür.

Bu riyakârlığa, yalana, aç gözlülüğe ek olarak baba-oğul özelinde jenerasyonlar arasındaki çatışmalara, sevgisizliğe, iletişimsizliğe ve paranın alamadığı şeylere de gidiyor oyun.
Serkan Salihoğlu: Evet, oyunda jenerasyonlar arasındaki ilişki de çok önemli. Biz bunun üzerine de çok konuştuk. Sosyolojik olarak baktığında baba çok net anlatıyor. Küçücük bir çalışandım diyor. Bir gün provada şey dedim: “Vişne Bahçesi” bitmiş, Lopahin yaşlanmış, çocukları olmuş, sonra gelmiş burada baba olmuş. Aynen o taraftan gidiyor. Burada da sosyolojik olarak babanın emin olduğu belirli bir tanımlama mekanizması var. Sosyal statü, finansal statü, mesleki statü olarak gidiyor yani. Adam belki mesleki statü olarak doktor, avukat olamamış ama para ve sosyal düzenle hepsinin üzerini örtmeye kalkmış. Çocuklarına baktığında iki tane farklı çocuk var. Biri sosyal statüde mükemmel biri. Brick bir futbolcu, o bir star, sokakta yürüyemeyen bir insan aslında. Öbürü de (Gooper) mesleki statüyü garanti üzerinden götürüyor. Baba biliyor ki sahip olamadığı tek şey o sosyal statü, yani paraya sahip olsa bile hiçbir zaman Brick’in olduğu şeye sahip olamadı. O yüzden Brick değerli evlat. O noktada jenerasyon elementlerini nasıl kullandığın farkı ortaya çıkıyor. Baba çok net, “kendine çeki düzen ver, gel şu işin başına geç, ne yaparsan yap” diyor. Brick alkol içmese bile girmeyecek babanın istediği topa; kendi istediği yerden devam edecek. Ama Gooper en  baştan beri babanın devamı, babanın kopyası olmak için çabalayan biri. Hatta öyle tarif ediyorum: Ortalıkta tesadüfen bir elektrik faturası varmış, gitmiş bir kere ödemiş, sonra o işi kendi üstlenmiş. Kimse ona o işi vermemiş aslında. Kendisi o görevi yaratıp, her şeyi üstlenmiş. Kimse ona senin hakkın, bu masada senin de yerin var, gel konuşacağız demediği için, çok güzel ezilmiş bir abi aslında.

Oyunda var mı bilmiyorum ama bence Gooper’ın en güzel sözü Mae’ye “kapa çeneni” demesi.
Tuğrul Tülek: Var tabii ki.

Tenesse Williams Maggie’ye yani nam-ı diğer kızgın kedi’ye sempati duyuyor. Bundan sebep biz de ona kızamıyoruz. İnatçı bir umudu, yüksek bir yaşama arzusu var onun.
Serkan Salihoğlu: Pes etmeyen bir kadın. Ona git dediklerinde nereden geri döneceğini bulmakla alakalı bir derdi var.
Tuğrul Tülek: Kedi gibi.
Serkan Salihoğlu: Oyunun meteforu da onun üzerinden çıkıyor işte. İlk perdede Brick tarafından defalarca yaralanıyor, her seferinde bir çizik oluşuyor bedeninde ama hiçbir zaman vazgeçmiyor. Her zaman yarasını sarmayı ve tekrar baştan başlamayı beceriyor. Çok da net bir an var zaten oyunda onunla alakalı.

Hadi atla o zaman dendiğinde de, başarının kızgın damda mümkün olduğu kadar çok kalmak olduğunu söylüyor. Suça rağmen yaşıyor kedi. Ve biz de suçun doğallaştığı yerde suçu ayıplamamayı öğreniyoruz. Peki ya adalet?
Tuğrul Tülek: Sistem sana aile kurmayı dayatıyor. Babanın da dediği gibi “yazılı olmayan kuralların” bize dayattığı bir sistem bu. Öyle ya da böyle, bu yaşam dizgesinin, bizden beklediği şeyler var. İlkokul, ortaokul, lise, üniversite bitecek, iş sahibi olacaksın, erkeksen askere gideceksin, işte kızsan evleneceksin, çoluk çocuğa karışacaksın falan… Şimdi herkes aile kurmanın peşinde, ama kurulduktan sonra da pisleşen, insanı yalana ve riyaya yönlendiren, bambaşka bir insana dönüştüren bir şey bu yapı. Kendi kurduğumuz bir sistem olmasına rağmen içerisinde pislikten, çamurdan, çirkinlikten öleceğiz. Fakat çok tuhaf bir şey; birbirinden nefret de etseler, bu insanlar birbirlerine bir şekilde bağlılar. Sevgi bağı desen, değil, alışkanlık mı, onunla kendini var etmek mi, resimden o çıktığında senin de kimliklerinden bir tanesinin aslında kaybolmasından duyacağın korku mu, nedir o bilmiyorum.

Eee işte aile dediğin de toplumun en küçük ölçeği.
Tuğrul Tülek: Aynen öyle. Buradaki oyunun özelindeki aileye getirecek olursak mevzuyu, aslında bütün bu tuhaf, görünmez bağlarla birbirine bağlanmış, birbirinden ölesiye nefret eden ama bir taraftan da kendi varlığını onun var olmasına bağlayan bir insan topluluğundan bahsediyoruz. Yani aslında Brick bu kadar parlak ve yıldızlı bir çocuk olmasa, bu kadar sönük ve geri planda kalan Gooper’ın varlığının da bir sebebi kalmayacak. Yani tuhaf bir diyalektik var aslında aile içerisinde devam eden. Hepsinin doldurmak zorunda olduğu bir boşluk var. Bir şekilde o sahibini bekliyor ve onu doldurduktan sonra devam ediyor sistem hiçbir şey olmamış gibi. O yüzden de o klasik sevgi-nefret ilişkisi dediğimiz şey aslında bence eşittir = aile. Onlarla olmak istemezsin ama yanlarında olmadığın zaman tuhaf bir biçimde vicdanın çalışmaya başlar. Bu bir mecburiyete dönüşüyor genelde aile içerisinde. Tenessee Williams ne kadar büyük bir yazarmış dedirten o kadar çok ana sahip ki bu oyun. İyi ki biz aile hikayesini bu tekstle anlatıyoruz. Çünkü çok yazarın, çok güzel yazdığı bir sürü aile hikayesi var biliyorsun. Adam nefis bir gözlemciymiş ve gözlemlerini kaleme sadece hisleriyle değil, çok güzel bir teknikle yansıtmış aynı zamanda. O kadar güçlü ki matematiksel formül gibi yazmış bütün oyunu. Okudukça daha da derinleşiyor. Bu kadar derin tekstler oynamak tabii ki güzel bir ayrıcalık. İyi ki bu sene bu oyunu yapıyoruz gerçekten.

Tekste fazla ama çarpıcı diyaloglar, güçlü replikler var. “Bazen gerçek yalandan bile çirkindir” gibi, “İki saatliğine kahraman olmak kolaydır, önemli olan 24 saati bir kahraman olarak geçirebilmektir” gibi, “Benim ölmeye cesaretim var ama merak ediyorum senin yaşamaya cesaretin var mı” gibi, “Gençken parasız olabilir ama yaşlıyken asla” gibi, “Sen kendin söyledin Büyük Baba, riya, içinde yaşadığımız sistemin adı” gibi, “Koca Baba’ymış! onu böyle kocaman yapan ne? kocaman yüreği mi, kocaman göbeği mi, yoksa kocaman parası mı” gibi… Umarım çoğunu duyarız.
Serkan Salihoğlu: Onları es geçmedik. Dili bugünleştimeye, sadeleştirmeye çalışırken aynı zamanda o şairane dili de kaybetmemeye çalıştık.
Feri Baycu Güler: Yalınlık bizim için çok kıymetli. Zaten adam yazmış. Ben Serkan’ın gittiği yolu çok sevdim.
Tuğrul Tülek: Bu iki, iki buçuk saat süren uzun bir tekst. Bugün bu oyunu bu ülkede, bu seyirciye çalışırken, hazırlarken sahne üstünde hikayenin özünden uzaklaştırabilecek bazı cümleleri, bazı durumları kısa geçtik. Serkan bu hikayeyi ailenin altı üyesi içerisinde çözmek istedi. O yüzden de zaten tamamen kalbinden yakalıyor aile mevzusunu.

Oyunda da, hayatta da hep yerini garantilemek üzerine bir sistem var. Merak ediyorum seyircideki karşılığını bunun.
Tuğrul Tülek: Ben de çok merak ediyorum. Etrafta büyüklerden, “Biz size çok baktık, şimdi siz de bize bakacaksınız” gibi cümleleri çok duydum. Çocukken çok bir şey anlamıyorsun ama büyüyünce, azıcık düşününce, ben birilerinin hayatını garantiye almak için dünyaya getirildim herhalde, yoksa ben bir aşk çocuğu muyum, ben hangisiyim acaba gibi düşünceler geliyor gidiyor kafanızda tabii. Sonra yaş biraz daha ilerleyince, onu derken ne demek istediklerini daha iyi anlayabiliyorsunuz. Ben kendi ailemle ilişkimde de otuzlarımın ortasında “tamam, ben bu ailenin sıkı bir parçasıyım artık” diyebildim. İyi ki ben bu ailenin çocuğuyum, o kadar mutluyum, o kadar mutluyum yani. Hayatımda gördüğüm en güçlü kadınlar var etrafımda. Hep bana destekler, hep yanımdalar. Başın sıkışınca, kendini kötü hissedince sığınabileceğin kişiler onlar. İnsan daha ne ister ailesinden? Ama bunun oluşması herkesin emeğiyle oldu.

Feri, bu sefer sen oynamıyorsun ve Tuğrul yönetmiyor; bu sefer Serkan yönetiyor ve Tuğrul oynuyor.
Feri Baycu Güler: Sanatsal anlamda tabii ki paslaştık ama ben bu oyunun çok içinde olmak istemedim. Daha çok yapımcı olarak kalmayı tercih ettim. Tabii ki oyun benim yavrum ama ben bu oyunu bir eğitimciye teslim ettim ve mümkün olduğunca da karışmadım ve içim çok rahat.

“Kızgın Damdaki Kedi”nin dünya prömiyeri 24 Mart 1955’te New York Morosco Theatre’da yapılmış. Oyun hem Pulitzer Ödülü’ne hem de Tiyatro Eleştirmenleri ödülüne layık görülmüş. O zamanki Maggie Jeanne Moreau, yönetmen Peter Brook. Buna rağmen oyun başarısız olmuş. Baltimore’da turnedeyken oyunun orada biteceği açıklanmış. Ve bunun üzerine kıyamet kopmuş ve insanlar ülkenin her yerinden oyuna gelip, oyunu uzatmışlar.
Tuğrul Tülek: Ama ne güzel bak seyircinin gücü.

2013’te Scarlett Johansson – Benjamin Walker versiyonundan sonra bu sene de Sienna Miller, Jack O’Connell’la sahneleniyor şu anda.
Feri Baycu Güler: Neden bunca şeye rağmen bu oyunu seçtin mi diyorsun yani?

Şimdi sizi de göreceğiz bakalım diyorum.
Serkan Salihoğlu: Aslına bakarsan dünyada genel olarak büyüyen bir tiranlık var. Büyük Baba da tam bir tiran. Oğullarına, gelinlerine, karısına, oyunda yok ama olsaydı hizmetçilerine, herkese o taraftan yaklaşıyor. Herkesi etkisi altına almak istiyor. Belki de bu oyunun başka yerlerde de yapılmasının sebebi budur.
Feri Baycu Güler: Bir sürü yerde yapılmış ama genel olarak çok az sahnelenmiş bu oyun diğer klasiklerle kıyasladığında. Bir sürü sebepten ötürü çok tercih edilmemiş. Sebeplerinden biri de Elizabeth Taylor’un buna el atması.

Ondan önce de teklif Grace Kelly’e gitmiş, ama hamileliğinden dolayı olmamış.
Feri Baycu Güler: Bu prodüksiyon tiyatroyu da tedirgin hale getirmiş. Uzun zamanlar boyunca bu, çok az dokunulan bir şey olmuş. Aşkla bağlı olduğum bu oyunu yıllar sonra tekrar okuduğumda dedim “ya bu nasıl yapılmadı!” Sonra şunu fark ettim: Bu oyunda reji gerçekten çok önemli. Bakış açısı o kadar önemli ki. Bu oyunu da, “Arzu Tramvayı”nı da, ya da yazarın başka oyununu da olduğu gibi sahnelesen, yazılan şeyler sana çok şey anlatıyor. Bence o yüzden hepimiz bu oyuna bu kadar tutkuyla bağlandık.
Tuğrul Tülek: Ben bu tür tekstlerin oynanmasını çok değerli buluyorum. Bu kadar büyük bir yazarın, bu kadar önemli bir oyununun Türk seyircisiyle buluşmamış olması bence çok büyük bir talihsizlik. Hayatınızın belli bir dönemine kadar “Karamazov Kardeşleri” okumadığınızı düşünün. “Suç ve Ceza”yı okumadığınızı düşünün. Okuduktan sonraki aydınlanmanızı ve öncesindeki eksikliğinizi düşünün. Bu tiyatro tekstinin seyirciye verilmemesi, paylaşılmaması, oynanmaması bence çok büyük bir eksiklik.
Serkan Salihoğlu: Çok iyi bir yere geldin. Hem bu oyun üzerine, hem de bütün klasikler üzerine… 17 yaşında okuduğun “Suç ve Ceza” ile 45 yaşında okuduğun “Suç ve Ceza” aynı mı? Zaten temel yaklaşım da o. Şimdi neredeyiz? Bu sene iki Tenessee Williams oyununun olması mükemmel bir şey. Bu benim çok hoşuma gidiyor.
Feri Baycu Güler: Ama niye bugüne kadar az yapıldı biliyor musun Serkan? Çünkü bu tip klasikleri yapmak ciddi bir prodüksiyon istiyor diye bir görüş var. Özel tiyatrolar çoğunlukla klasiklere bulaşmadılar. Neden? Çünkü kafamızda hep ona göre bir dekor olması gerekir, ona göre bir prodüksiyon olması gerekir diye bir şartlanma vardı. Ama artık tiyatro minimalizme doğru ilerledikçe, yeni anlatım dilleri oluşuyor. O yüzden Kevin Spacey “III. Richard” ile geldiğinde biz sadece oyunculuğa değil; rejisine de bayıldık.
Tuğrul Tülek: Şöyle bir durum oluşmaya başladı. Ben çok uzun yıllar yeni dediğimiz, kendi çağımızın yazarlarının oyunlarını çok da büyük keyifle oynadım. İsim vermek gerekirse Philip Ridley gibi, Simon Stephens gibi, David Greig gibi yazarların da gerçekten şaheserler yarattıklarını ve önümüzdeki yıllarda da klasik olacak oyunları yazdıklarını biliyorum.
Serkan Salihoğlu: Ama hepsi ne yapıyor şimdi? Antik Yunanları yeniden yazıyorlar.
Tuğrul Tülek: Her oyun bir süre sonra bana, aynı dille ve aynı dertlere sahip yazılmış oyunlar gibi gelmeye başladı. Dolayısıyla yaptığım meslekle ilgili heyecanımı yitirmeye başladım yavaş yavaş. Sonra neden bu işin eğitimini aldığımı hatırladım. Konservatuvarda okurken ne heyecanlandırıyordu beni, biz neleri çalışıyorduk? İşte “Küheylan”ı çalışıyorduk, “Vişne Bahçesi”ni çalışıyorduk. Sam Sheppard’lar da çalışırdık, Shakespeare’ler de çalışırdık, Ibsen’ler de çalışırdık, Çehov’lar da çalışırdık, Tenessee Williams’lar da çalışırdık. Ben kendi adıma tekrar oraya dönmek istedim. İsteğim aslında Feri’de de karşılığını buldu. Çok fazla çağdaş yazar var ve onların oyunlarını çok fazla izliyoruz. Bu bir şekilde, bazı şeylerin daha  kolaymış gibi algılanmasını sağlıyor. Oyun yazmanın da daha kolaymış gibi görünmesine sebep oluyor. Çünkü tiyatro tekstlerinin içindeki edebiyatı kaçırıyoruz. Bizim de kullandığımız dille yazılan oyunların bir kısmı, teknik olarak güçlü olmasına rağmen; yazarların da heyecanını kaybetmesi sonucu aynı tezgahtan çıkmış gibi görünen oyunlar olmaya başladı. Benim nezdimde olan bu ama seyirci için de aynı şey söz konusu. Kolay ulaşılabilir bir dile ulaştı tiyatro eseri. İlla her tiyatro teksti edebi şaheser olmak zorunda değil elbette ama bu herkesin tekst yazma cüretini de kaşıdı. Sanki yazarken de, oynarken de bu incelikten uzaklaşmaya başladık gibi hissediyorum. Bu kadar basitmiş gibi görünen bir şeyi, bu kadar derinlikle anlatmış olmasından dolayı da hayranlıkla oynuyorum Tenessee Williams’ı.
Feri Baycu Güler: Henüz klasikler içine girmeyip de bundan elli sene sonra klasik olacak oyunlar var. Biz Mam’art olarak yola çıktığımızda kıymetli tekstleri yapacağız ve bizim için prodüksiyon bir engel olmayacak dedik. “Biz yapamayız ki, biz ödenekli tiyatro değiliz” diye bir söylem vardı. Bir dakika, artık özel tiyatroların geldiği yeri hiç kimse küçümsemesin. Mahalle arasındaki tiyatrolarda bile seyirci oluyor. O yüzden biz bu seyirciye iyi bir şey vermek zorundayız. Hepimizin görevi bu. Klasikler için dev prodüksiyon yapmaya gerek yok. Bir de şanslı bir dönemde olduğumuzu düşünüyorum çünkü televizyonda iş yapan birçok oyuncu bence tiyatroyu çok özlemiş ve yapımcılara benim haftada bir gün oyunum var diyebiliyor. Ben bu seneden çok umutluyum.

“Kızgın Damdaki Kedi” 13 Ekim’de Trump’ta prömiyer yapacak, sonra?
Feri Baycu Güler: 14 Ekim Kadıköy Halk Eğitim Merkezi, 22 Ekim Sabancı, 25 Ekim CKM. Hemen Kasım’da turneye gidiyoruz her iki oyunumuzla. Sonra Aralık’ta bu oyun Gölcük’e, Ankara’ya gidecek. “Nereye Gitti Bütün Çiçekler” Antalya’ya gidiyor Kasım’da, Eskişehir’e gidiyoruz. “Nereye Gitti Bütün Çiçekler” geçen sene kırka yakın oynandı. Ben o oyuna çok inandım. Oyuncular bana “kaldırsa mıydın” diyorlardı. Tabii bunu maddi olarak girdiğim külfeti düşünerek söylüyorlardı. Ben de, “hayır arkadaşlar dayanabildiğimiz kadar dayanacağız ve bu oyuna bu seyirciyi alıştıracağız bir şekilde” diyordum. Ben bu oyunun zamana ve bizim de ilişkimizin daha gelişmesine ihtiyacı olduğunu düşünüyordum. Biz teksti bile olmayan bir belgeyi alıp oyun haline getirdik. Oyuncuların birbiriyle ilişkisi bile ancak onuncu oyunda gelişmeye başladı. Ve biz birbirimize çok sahip çıktık. Yedi kadın birbirimizi sardık.
Tuğrul Tülek: Şimdi artık bir yerimiz oluyor ama yine de biz yarın öbür gün sahnesi olan bir tiyatroya dönüşsek de turne yapacağız.
Feri Baycu Güler: Prova yapacağımız bir mekânımız var artık. Orada okuma tiyatrosu yapacağız, atölyeler yapacağız… Ama o zaman da ben Beylikdüzü’ne gitmeye devam edeceğim turneye. Turne çok gerekli bir şeydir. Ben buna oyuncularımı da inandırdım.
Tuğrul Tülek: Bu son oyunumuzla ilgili çok heyecanlıyız. Ben kendi adıma Feri’ye de bu oyunu yapma inadından dolayı ve beni de oynamaya zorladığı için çok teşekkür ederim. Benim bu sezonla ilgili bambaşka planlarım vardı çünkü. Oynamak değil; yönetmek istiyordum. Tiyatroyla ilgili kurduğumuz hayaller hemen gerçekleşecek diye bir şey yok. Onu zamana bıraktık. Artık bu klasikle seyirciyi sahnede buluşturmayı başardık. Sezon içerisinde de bu buluşmanın yolculuğunu göreceğiz zaten.
Feri Baycu Güler: Ben Sezin Akbaşoğulları’na, Ayten Uncuoğlu’na, Ünal Silver’e, Bennur Duyucu ve Ömür Kayakırılmaz’a da çok teşekkür ederim. Hepsi çok kıymetli. Tuğrul’a zaten inanıyorlardı ama bana da inanmayı tercih ettiler. Bu o kadar kıymetli bir şey ki. Umarım onlar da içinde olmaktan ve oynamaktan çok mutlu olurlar. Ayrıca artık sosyal medya çok güçlü. İzleyicilerin her anlamda mutlaka görüşlerini yazmalarını istiyorum. Kişiyi beğenir beğenmez o ayrı ama terbiyesizliğe kaçmadan mutlaka görüşlerini dile getirmeleri, iyileri de söylemeleri, inandılarsa eğer, fısıltı gazetesini dolaştırmaları bizim için çok kıymetli. Bekliyoruz herkesi, buyursunlar gelsinler.

Buyursunlar gelsinler…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here