Özlem Ünaldı

Çağlayancığım, Büyükçekmece’de nefis bir sahne açtın. Hem bulunduğu bölgeye hem de Türkiye’ye bir hediye bence! Kolay olmadığını biliyorum. Hayâl edip gerçekleştiren insanlar çok duygulandırıyor beni, tebrik ederim!
Teşekkür ederim, çok uzun zamandır peşinde olduğum, uzun zamandır hayâl ettiğim bir şeydi kendi sahnemi açmak. Açıkçası son 5 yıldır da uygun ölçülerde mekân arayışım sürüyordu. En sonunda hem teknik hem de finansal açıdan altından kalkabileceğime inandığım şekilde bir mekân buldum ve kendimi bu boşluğa bıraktım.

Yolun açık olsun… Okurumuzla seni iyiden iyiye tanıştırmak istiyorum: Kimsin sen arkadaşım? Nereden gelir nereye gidersin?
Ben bir meraklı çocuğum. En kısa cevap bu olsa gerek. Kendimi hiçbir zaman sanatçı olarak hissetmedim. Daha çok keşif, kaşif yanım baskın geliyor sanırım. Belki de bu sebeple kukla sanatları beni tahminimin ötesinde tatmin ediyor. Bitmeyen ve ben daldıkça derinleşebilen bir yaratım ve dramatik ifade alanı Kukla Tiyatrosu. ‘Kimim ben’e geri gelirsem: İki çocuklu memur bir ailesinin en küçük ferdiyim. Çocukluğum yelken yaparak geçti, 6 yaşından beri kendi gemimin dümenini tutuyorum. Nereye mi gidiyorum? Sanırım salim kıyılara, güvenilir arkadaşlarımın olduğu yere, ateşin etrafına, sohbet etmeye, hikâye dinlemeye, anlatmaya.

Ne güzel! Orada buluşuruz o zaman. (Gülüşmeler.) Yıllarca ABD’de yaşadın. Neler yaptın orada?
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde okurken tanıştım tiyatroyla. Sonra 1996 yılına kadar özel bir tiyatroda çalıştım. Malum dizilerde figürasyon, skeçlerde ufak tefek roller derken birgün çok iyi bir kukla performansı izledim. Saplandı kaldı kalbime. Çok etkilenmiştim ve 1997 yazında New York’a tiyatro okumaya, keşfetmeye ve kukla eğitimi almaya gittim. 10 sene kadar Amerika’nın çeşitli eyaletlerinde çeşitli okullarda ihtiyacım olacağını düşünüp belirlediğim dersleri aldım. Sonra o dönemde New York’ta yaşayan herkes gibi 11 Eylül girdi hayatımıza ve her şey değişti. Sanırım İkiz kulelerin yıkıntılarının arasında geçirdiğim 5 günden sonra hayatta yapmak istediklerime doğru daha direk bir tavır kazandığımı söyleyebilirim. 10 yıllık süreçle alakalı olarak günlerce konuşabilirim ama en önemlisi, klasik ipli kukla Marionette oyunları sergileyen bir tiyatroda 1sene staj yapıp sonrasında aynı tiyatroda “3. Kuklacı” pozisyonu için işe alınmam oldu. 4 yıl boyunca “National Marionette Theatre” ile Amerika’daki en önemli tiyatro salonlarında sahneye çıktım. Pek çok festivale ve bu festivallerdeki atölye çalışmalarına katıldım. Bununla eşzamanlı olarak bir taraftan da oyun dağarcığımı geliştirmek için sürekli oyun izliyordum. Müzikal tiyatro üzerine tez yazacak kadar iyi biliyorum diyebilirim. 2003 yılında ise o zamanki adıyla “Fiftheatre” adını verdiğim şu anda “Sevinçer Masal Tersanesi” adıyla devam ettiğim kendi oluşumumu kurdum. İlk oyunumun adı “Strictly String” (İpli mi İpli) oldu. Sadece ipli kuklalardan oluşan bir varyeteydi. Çok değerli bir süreçti benim için ABD’de geçirdiğim zaman. Çok değerli hocalarım ve içimde yer etmiş, karakterime nüanslar katmış, kokusu ruhuma sinmiş dostluklarım oldu.

Dönüş hikâyen nasıl?
Açıkçası başından beri yerleşmek ya da orada kalmak için gitmedim ben. Derdim peşinde olduğum yetileri kazanmak, tiyatroyu içim aldığınca teneffüs etmek ve özellikle yabancı dili iyi kavramaktı. Sanırım istediklerime ulaştım. Ulaştığımı hissettiğim anda da artık eve dönüş zamanı geldiğini hissettim. Kedimi, kuklalarımı ve kitaplarımı topladım, eşyalarımı arabam ve yelkenli teknem de dahil olmak üzere arkadaşlarıma dağıttım ve döndüm. Ne gittiğime ne de döndüğüme pişman değilim siz sormadan söyleyeyim. Benim Hollywood’um kendi içimde…

(Gülüşmeler.) Harikasın! Döndüğünde buradaki sanat ortamında sana “iyi ki döndüm” dedirten şey ne oldu?
Olmadı… Açıkçası 10 yıl sonra ben bambaşka bir adamdım, on binlerce mil yol almıştım, bıraktığımdaki tiyatro dünyası aynı kısırlığı ve kasvetiyle karşımdaydı. Bunu 2005 için söylüyorum elbette. Son birkaç yıldır çok enerjik ve daha dinamik bir iklimin esmeye başladığını sezinliyorum.

Peki, seni şaşırtan/üzen şey ne oldu?
Tiyatro çok disiplin isteyen bir sanat olmasına rağmen çok fazla kuralı sevmeyen, olabildiğince rahatlatıcı ve yeni kapılar açıcı bir şey olmalı diye düşünürüm hep. Ben her oyunun kendince güzel ve başarılı olduğuna inanırım. Gergin ve birbirine yabancı bir tiyatro dünyası beni şaşırttı döndüğümde. Kimse kimsenin oyununu beğenmez, motive edici tek kelime söylemezmiş gibi geldi. Oysa unutmayın ki bizler meslektaşız ve birbirimizi destekler, motive eder ve birbirimizden tetikleniriz. Bunu asla unutmamalı, kolektif ruha olabildiğince sarılmalıyız.

Kukla ile yolculuğun nasıl başladı?
Kukla ile aslında ilk Anneannemin eline sardığı tülbentten figür “Mihrihan Hanım” ile başladım desem çok yanlış olmaz. Ama onu görür görmez beni bir kukla aşkı aldı dememeliyim. Çünkü ben tiyatro yaparken karşılaştığım bir yetişkin oyunundan sonra kukla tiyatrosuna yöneldim. “Tinka’s New Dress” isimli bu oyun Kanadalı bir oyuncu tarafından öyle oynandı ki içinde kuklanın da olduğu oyunların daha etkili olduğunu düşünüp, kukla imalatına yöneldim.

İzlediğim birkaç işinle büyüledin beni! Açıkçası sadece internette ya da uluslararası festivallerde gördüğüm sınırsızlığı hissettirdin bana. Sanat geçmişimiz, tiyatro kültürümüz buna çok müsait olmasına rağmen neden Türkiye’de kukla es geçiliyor?
Yanıt basit; yapması zor ve biraz zaman alıyor, biz oyuncular biraz tembeliz. Uzun zaman düşündükten sonra ulaşabildiğim tek ayağı yere basan yanıt bu. Avrupa ve Balkanlarda kukla tiyatrosundan geçilmezken, Edirne’den içeri girer girmez kuklanın yok olmasının başka bir açıklaması olamaz. Tabii bir de bölünme öncesi Rus kültürünün Balkanlarda ve kimi Avrupa ülkelerindeki etkisini unutmamak lazım. Benim ipli kukla ustam Polonya asıllıydı, bir diğeri ise Alman. Her ikisinin ailesi de 2. Dünya Savaşı sırasındaki Rus baskısı sebebiyle göç etmiş, kuklayı ve kukla kullanımı olan tiyatro ve masal anlatıcılığı kültürünü bir anlamda Amerika’ya beraberlerinde getirmişlerdi.

“Masal Tersanesi” ne tatlı bir isim; biliyorsun sahnende geçirdiğimiz birkaç saat boyunca defaen ağladım sevinçten. (Gülüşmeler.) Bu sahneyi kurma hikâyeni anlatır mısın?
Kendi sahnemi açmak için uzun zamandır uygun mekân arıyordum biliyorsun. Ancak bu gerçekten zor bir şey çünkü tavanı yüksek ve kukla tiyatrosu için uygun atölye olanaklarını da sağlayacak mekânlar neredeyse yok. Bütün tavanlar 3.15, Duvarlar, odalar, kolonlar hep aynı. Birkaç kez heyecanlanıp ‘acaba burası olur mu?’ diye kafamda oluşturduğum mekânlar oldu ama açıkçası hiçbiri içime sinmemişti. Sonra şu anki mekânın ilanını tatildeyken gördüm ve 6 metre tavan ibaresini görür görmez arabama atlayıp İstanbul’a zor attım kendimi. Benden önce sakız deposu olarak kullanılmıştı. Çok ilginç bir mekâna dönüştü 6 aylık bir çalışma sonunda. Benim oyun oluştururken gereken tüm bileşenleri hep aynı çatı altında toplama isteğim vardı. Hayal etme aşamasından, imalata, provadan sunuma, mutfağından konuk odasına kadar her şeye sahip bir butik tiyatro yaptım. Çok keyifli bir alan oldu. Açıkçası sana da söylediğim gibi dışarıya çıkmak için denize gitmek ya da yelken yapmak dışında gerçekten çok fazla sebebim yok. Bir küçük tiyatro cenneti yaptım kendime. İçinde seyahat ediyorum tüm destinasyonlara.

Nefis bir şey bu! Şu anda hangi oyunları oynuyorsun?
Bu sene “Şeker Ahmet” isimli bir aile oyunum ve “İkram” isimli bir yetişkin oyunumu oynuyorum. Bu yaz iki yeni oyun için kolları sıvayacağım. Tabii benim oyunlarım haricinde yurtdışından konuk ettiğimiz çok önemli kukla kumpanyaları da oldu geçen yıl boyunca.

Sahne hem bölge itibariyle hem de teknik olarak (en güzeli de duygusuyla) çok sayıda projeye şans ve mekân imkânı veren bir sahne. Dışarıdan da projeleri ağırlamak konusunda ne düşünüyorsun?
Zamanlama, şartlar ve kalitesi uygun olduğu sürece tiyatromu özellikle alternatif gruplara açık tutmayı istiyorum. Hem gruplara yeni bir arena sağlamak hem de Büyükçekmece, Beylikdüzü’nde yaşayan insanların eğlence ve düşünce dünyasına boyut getirmek benim için önemli misyonlardan birkaçı… Bu sahneyi açıkçası sadece kendim için yapmadım.

Dünya karışık, ülke karışık ve daha bir sürü! Sanat için müthiş bahaneler bence bütün bu olanlar… Alternatif sahneleri çok cesur bulduğumu söylemeliyim. Büyük bir sevinç açılan her yeni tiyatro. Peki, yurtdışı deneyimlerini de düşünecek olursak; tiyatrolarımız arasındaki bağı, iletişimi nasıl buluyorsun? Bu bağı ne kuvvetlendirir?
Aslında bu söylediğin benim 4-5 sene önce söylediğim bir kehanetti. Özellikle alternatif tiyatro guruplarının çiçek açacağını, çok dinamik bir döneme gireceğimizi görmüştüm. Yurtdışında da durum zaten böyleydi. Her şey daha hızlı ve dinamik yaşanıp bitiyor, bir sonraki projeye ya da oyuna geçiliyor. Bir parça daha az düşünüp, iki üç parça daha fazla üretip oynamamız gerektiğini düşünüyorum. Yani dereyi geçmeyi düşünmek yerine, direk suya atlanması taraftarıyım. Zaman fikri göreceli de olsa hızla akıp geçtiği gerçeği ortada.

Seyirciden nasıl geri dönüşler oluyor?
Çok güzel şeyler duydum bu sene. Mesela bir aile “Çölde su kuyusu bulmuş gibiyiz” dedi tiyatrom için. Çok onur duydum. Bir başkası “Şaka gibi böyle bir yerle karşılaşmak. Gerçekten hiç gidesim yok” dedi oyundan sonra.

Ağlarım bak yine. (Gülüşmeler.)
Benim çok önemsediğim İspanyol bir kukla sanatçısı oyununu oynadıktan sonra derin derin salonu süzüp “Pek çok olasılık var burada” diye tekrar edip durdu cümlesini. Bunlar benim için çok önemli besinler. Pozitif motivasyonun her iş için en önemli şey olduğunu düşünenlerden oldum hep. Belki de yurtdışındaki meslektaşlarım ve tiyatrolar ile buradakiler arasındaki tek ve en önemli fark da bu: Birbirini motive etme ve yakın durma anlamında biraz formsuz olduğunu düşünüyorum tiyatro topluluklarının. Hakeza kuklacılar içinde aynı şey geçerli. Sanki aynı ülkede yaşadıklarını görmezden geliyor gibiler. Niye herkes birbirine bozuk Allah aşkına Özlem? Biliyorsan yanıtını sen bana söyle.

Hiç anlamıyorum inan, hiç… Yaklaşan bir festival var. Heyecan dorukta. Kimler geliyor? Festivale davet edelim okurumuzu, neler olacak sihirli sahnende?
Evet, ben de çok heyecanlıyım, bu yaz hararetli geçecek sanırım. “Büyükçekmece Kukla Festivali”nin 3. sünü yapacağız. ilkini 2011 de, ikincisini geçen yaz ve bu sene 3. sü. Ben tarz olarak festivalin katılımcı sanatçılar için de bir aktivite olması gerektiğini düşünüyorum. Gelen sanatçıların sadece oyun oynayıp, kazara kaldıkları otelde birbirlerini görüp sonra paldır küldür ülkelerine gönderilmek üzere havaalanına yetiştirilmesi taraftarı değilim. O sebeple bizim festivalimizde sanatçılar festival haftasındaki planlanmış tüm diğer aktivitelere ve gezilere de katılacak zamanı ve imkânı bulabiliyor. Büyükçekmece Kültür ve Sanat Festivali ülkemizin en büyük kültür festivali. Gerçekten hem katılımcı ülke sayısı hem de etkinliklerin nitelikleri açısından eşi benzeri olmayan bir karnaval. Her sene daha iyi olması için çalışan ve hep en iyisini hedefleyen bir Kültür Müdürlüğü ve Belediye Başkanımız var. Bu da çok net bir şekilde alana yansıyor. Bu sene İtalya, Tunus, İspanya, Almanya ve Filistin’den kukla tiyatroları katılacak festivalimize. Hem sitil hem de sunum olarak birbirine hiç benzemeyen oyunlar oynayacaklar. Ayrıca tüm oyunları açık alanlarda oynamak gibi bir niyetimiz, bunun için lojistik planlamalarımız var.

Çok iyi! Dört gözle beklediğim bir şeyden daha bahsedelim. Yakında bir kukla workshop’u vereceksin. Anlat!
“Oksijen”i kastediyorsun. Evet, benim 2 senede bir düzenlediğim 10 gün süren bir kukla tiyatrosu atölye çalışması, adı “Oksijen” 1-10 Temmuz arasında, festivalimizin öncesinde (27 Temmuz-5 Ağustos) yapacağız bu çalışmayı. Bu atölye oldukça kapsamlı bir maraton aslında.10 uzun günde çılgın bir tempoda bir kukla oyunu hazırlıyoruz katılımcıyla birlikte. Bu süreçte hem teorik hem pratik bilgi alıyor öğrencilerim, hem de sıkıştırılmış ve kesintisiz bir çalışma sürecinde benim klavuzluğumda bir oyunu hem kuklasıyla hem konsepti hem de yazımıyla yaratıyorlar. Tabi içinde bambaşka diğer sürprizler ve keşifler de var. Yaratıcı kimliğinizi oksijen çadırına alıyorum bir anlamda Bu sebeple adını “Oxyjen/Oksijen” koydum.

Festivali kendi ellerinle organize ediyorsun, sahne açıyorsun, workshop veriyorsun… Eh kukla sanatını uyandırmak için üzerine düşeni yapmış biri olarak, sanatımızda kuklanın gerçek yerine kavuşması için başka neler yapılmalı? Kurumlar, özel tiyatrolar, sanat okulları, sanatçılar ne yapmalı meselâ?
Ne güzel bir soru. Kurumlar bence biraz ciddi eğilmeli kukla konusuna. Mesela yetişkin kuklalı oyun çok az oynandı ülkemizde. Keşfedilmesi gereken bir alan. Bu açıdan kurum tiyatrolarına iş düşüyor. Aslında içimden nasıl olurda “Türkiye Devlet Kukla Tiyatrosu” diye bir kurum yok halâ demek geliyor ama demeyeceğim.

Yeni projeler neler?
Halen oluşumu fiziksel olarak devam eden birkaç projem var. Bunlara birbirinden bağımsız epizot anlamına gelen “Vignette” diyoruz bizim meslekte. Mesela bir balıkçı yapıyorum; Karaköy açıklarında bir balıkla kafa çeken.

(Gülüşmeler.) Süper!
Veya benim Küçük Prens uyarlamam olacak “Büyük Prens” var. Birde bir siper hikâyem var üzerinde zaman harcadığım. Adı “8 Metre” ve Anzak-Türk askeri arasında gelişen bir süreci anlatacak. Bir de halâ kafamda konsept aşamasında tasarlamaya devam ettiklerim var. Ama aralarında beni en çok heyecanlandıran projem bir yetişkin oyunu. Kuklalı. Yazarı Neil Simon. Şaşırdınız dimi? Neil Simon kukla oyunu yazmadı ki dediğinizi duyar gibiyim. Bence yazmış.

O güzel aklından neler geçiyor acaba? (Gülüşmeler…) Ne okuyorsun bu aralar?
Her hafta birkaç yeni oyun okur ya da yurtdışından yayın yapan Podcast leri dinlerim. Tam bir Radyo Tiyatrosu müptelasıyım diyebilirim. Bugün “Öğle Yemeği” isimli bir komedi okudum bir de “İnvasion” isimli, bir astronotun etrafında şekillenen bir drama dinledim. Kitap ise dün İtalo Calvino’nun Amerika’da geçirdiği 1 yılını anlattığı “Amerika’da Bir İyimser” isimli kitabını aldım. Yarın tiyatromda kahvemi yapıp kuliste kana kana okumayı sonrada bana vereceği imgelerle Masal Tersaneme girmeyi düşünüyorum.

Oh!Mis… Teşekkür ederim canım…
Ben de!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here