Pınar Erol

Konuşurken sözcükleri serbestçe sıralamasındaki rahatlık yanıltmasın sizi, onları kendi derininden bulup çıkartması anlam dolu. İçinden söylediklerini de duyabilmeyi umarak kulak kabartıyorum iyice.

Cesur, tutkulu, sorumluluk duygusuna takıntılı, toparlayıcı, çalışkan, dürüst, samimi, neşeli… Dayatmalara karşı çıkışındaki kararlı duruşu, haksızlıklara gür sesiyle cevap verişi anaç bir tanrıçaya dönüştürüyor bu yürekli kadını… Bir kadının en güzel hali, işte o yürekli hali. Onun seçimi susmamaktan yana. Yapıp eyleyenler, esip gürleyenlerden değerlidir. Sokağın, meydanın haklı sözlerini yanına alarak devam ediyor yoluna, kendi sözlerini de sokağa, meydana haykırıyor.

Böbür böbür böbürlenebileceği yaşamını, usul usul anlatıyor. Oyuncu, yönetmen, eğitmen ve sendika başkanı olarak sadece burada değil; başka coğrafyalarda da bıraktığı ilham dolu izleri tevazunun güzelliğinde büyütüyor.

Alışılanın aksine siz oyunculuk için ailenizden destek görüyorsunuz. Anneniz kendi deyimiyle “artist” olmayı çok istemiş ve siz dört kardeşin büyüdüğü rekabetli evde, annenizin sevgisini kazanmak için onun hayalini gerçekleştirmek istiyorsunuz.
Benim kendimi ifade edebildiğim şeyler daha çok dans etmek, taklit etmek gibi eğlenceli, yaratıcı oyunlardı. Aslında benim için repertuvar, belli oyunlardan oluşuyordu. Bu oyunlar, mevsime göre, gelen misafire göre, mekâna göre değişiyor, farklılık gösteriyordu. Bu biçimiyle de çocukluğumun oyun içinde geçtiğini anlatıyor durum. Dolayısıyla da ne olmak istiyorsun dendiğinde her zaman tiyatrocu, oyuncu dediğim bir dönem geçirdim.

On üç yaşında İzmir’den İstanbul’a taşınıyorsunuz. Anneniz, oyuncunun aynı zamanda iyi bir dansçı olması gerektiğini söyleyerek Sait Sökmen’den ders aldırıyor. Ailenize tiyatro okumak istediğinizi söylediğinizde sizi Belediye Konservatuvarı’na götürüyorlar ama yaşınız çok küçük bulunup, o yaştaki bir kızın Lady Macbeth’in ihtirasını anlayamayacağı söylenince “onlar benim anlamayacağımı nereden biliyorlar?” diye kızıyorsunuz.
Annem çok açık görüşlü, vizyon sahibi bir kadındı. O dönemde maddi şartlarımız çok uygun olmadığı için biriktirdiği çeyizleri benim için satarak, o dans derslerine yolladı. Çünkü isteğimin hangi alana odaklı olduğunu gördü. “Oyuncu olacaksan iyi dans etmelisin, güzel şarkı söylemelisin” derdi. Okulda da hocalar bu anlamda beni ön plana çıkarıyorlardı. İzmir Türk Koleji’ndeyken de sene sonu gösterilerinde oynadığım Türkçe, İngilizce piyesler olsun, spor bayramlarındaki dans gösterileri olsun, hep en başlarda yer alıyordum. Babam da beni çok desteklerdi, her gösteriye gelir, “bu benim kızım, bu benim kızım” diye herkese tek tek beni gösterirdi. Abim zaten Paris’te yaşıyordu. Onun bakış açısı beni birebir eğitmiştir müzik konusunda, her anlamda aslında. Ablam ressam, çok küçük yaştan itibaren günümü onun sanat tarihi üzerine olan kitaplarını okuyarak geçirebiliyordum yani.
Sanki bütün aile el birliği ile sizi hazırlamış.
Evet, aynen öyle. Bir de babam edebiyata çok düşkün, şiire çok tutkun. Beni şiirlerle büyütmüş bir kişi. Amcam, Galatasaray Lisesi Edebiyat hocası zaten. Cumbul ailesi çok vizyon sahibi, çok eğitimden yana bir aile. Akşehir, Konyalılar. Anne tarafım da öyle, onlar da Selanik, İzmirliler. Hep destek gördüm yani. Konservatuvar döneminde de ablamlarla yaşarken, eniştemin çok desteğini aldım. Okula girdikten sonra da her hocamın çok desteği oldu. O anlamda çok kendime güvenli yetiştirildiğimi düşünüyorum.

O kadar kendinize güvenlisiniz ki üniversitenin ilk basamağını kazandıktan sonra, ya ikinci basamağı da kazanırsam ve ailem beni kazandığım bölüme gönderirse diye sınavda uyuyorsunuz. Gözetmenlerin “kaderinle oynuyorsun,” uyarılarına , “asıl bunu yaparsam kaderim değişecek” diye karşılık veriyorsunuz üstelik.
Ortaokulda İzmir Türk Koleji’nde iken çok başarılıyım. Buraya geldiğimde Etiler Lisesi’ne gittim önce. Seksen kişilik sınıflarda bilemedim yani nereye geldiğimi. İzmir’de ingilizce eğitimimiz çok iyiydi. Daha düşük seviyede buldum İstanbul’da kendimi. Onun için çok da önem vermedim açıkçası, biraz da keyfim kaçtı, İstanbul’a da çok alışamadım. İlgilenmedim yani. Lise sonda, mezun olduğum Ata Koleji’ne geçtim. Orada da pek ilgilenmedim derslerle. İlgilendiğim alan konservatuvara hazırlanmaktı. Evet, dediğiniz gibi kazanırsam beni yollarlar korkusuyla sınavda uyuyorum. Nöbetçi öğretmen geldi, “kaderinle oynuyorsun” dedi bana. “Ben kaderimi gayet iyi biliyorum, siz merak etmeyin” dedim.

Lisede pek parlak öğrenci olmasanız da 1991’de konservatuvardan birincilikle mezun oluyorsunuz ve Londra’ya Stratford-upon-Avon’a gidiyorsunuz. İlk profesyonellik orada başlıyor.
O başarı da kesinlikle benim neyi istediğimi, tutkumun ne olduğunu ve bunun karşılığını nasıl aldığımı anlatıyor.

Zeliha Berksoy ve Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı Rektörlüğü, Royal Shakespeare Company’e bir yazı yazıyor. O mektubun kabul görmesi kolay olmuyor ama sizin girişiminiz ve kendine güveniniz kesinlikle takdiri hak ediyor.
Tabii ki önce beni kabul etmiyorlar. Allah’tan Candan Gürkan, orada sahne yönetmeni de, onu buluyorum. Sonra arkadaş oluyoruz. Böylece girebiliyorum tiyatroya. İlk katıldığım prova “Jules Cesar”, sonra “Thebai”ler, “As You Like It” (Beğendiğiniz Gibi) gibi oyunların provalarına katıldım. En son katıldığım prova Derek Walcott’un o yıl Nobel Ödülü alan “The Odyssey” eseriydi. Koreografiyi Beyhan Murphy yapıyordu. Onunla da orada tanışmıştık. Yaklaşık yedi-sekiz oyunun provasını, teknik provalar da dahil olmak üzere, takip edebilme, onlara katılabilme yirmi bir yaşında birinin sahip olabileceği en güzel ortamdı.

Stratford’dan Londra’ya taşınıyorsunuz, İngiltere’de kalmaya devam edebilmek için Radyo Tek’te DJ’liğe başlıyorsunuz ve hiç beklemediğiniz bir ilgiyle karşılaşıyorsunuz. Bir yılın sonunda hemen Türkiye’ye dönmek istemedim. O dönemde de Ömer Karacan’ın “Genç Çizgi”si haftada bir gün yayınlanıyordu ve o yıl en iyi program seçilmişti. Onu yapıyordum ama oradan kazandığım para yeterli değildi İngiltere’de kalabilmem için. Tam o dönemde teklif geldi radyodan. Bu sefer Londra’ya taşındım. Orada sabah yayınına başladım. Sona buraya döndüğümde Power FM’de devam ettim. En çok dinlenen radyo DJ’i oldum, hiç beklemiyordum böyle bir şeyi. O dönemde de Mehmet Ergen ile tanıştım. Aslında biz Londra’da Hikmetin Garajı diye bir yerde çalışmalara başlamıştık birlikte ama ben sabah 05.00’teki yayına hazırlanmak için saat 03.30’da kalktığım için, bir de çok soğuk bir ortam olduğu için, işçi sağlığı ve güvenliği açısından dedim ki, yok yani, buna daha fazla devam etmeyelim. Sonrasında Mehmet ile bir türlü bir araya gelemedik ta ki 2014’te Talimhane Tiyatrosu’nda oynadığımız “Göl Kıyısı”na kadar. O oyun bizim ilk çalışmamız oldu. 1 Nisan 1993 yılında radyoların kapatılması, korsan yayıncılığa son verilmesiyle birlikte Türkiye’ye dönüşüm Nisan sonudur. 5 Kasım -doğum günümde- açılmış olan Power FM’den gelen teklifi değerlendirdim, o teklifi doğum günü hediyesi olarak aldım ve kabul ettim.

Türkiye’ye dönünce önce radyo ve televizyonda yarışma programları ve “Meltem Cumbul Show” oluyor. 1993 yılından itibaren birçok işi bir arada yürütüyorsunuz. Radyo programı, yarışma programları, televizyon şovları, ardından sinema derken, özel bir tiyatro kuruyorsunuz, ayrıca başka bir tiyatroda da oynuyorsunuz.
Evet, çok çalıştığım bir dönemdi. Ragıp Yavuz’la Beyaz Sahne’yi kurduk ve Arnold Wesker’in “Dört Mevsim” eserini sahneledik. Onda Zeyno Gönenç oynadı, ben yapımcıydım. Aynı zamanda Igot Tiyatro için Marguerite Duras’ın eseri olan “Ayrılık Müziği”ni oynuyordum. Sonrasında şov ve yarışma programları başladı. “Aşağı Yukarı” adlı yarışma programı var. Oktay Kaynarca ile yaptığımız “Nereden Başlasak, Nasıl Anlatsak” var. Türker İnanoğlu’yla yaptığımız “Meltem Cumbul Şov” var.

1994’te Zeki Demirkubuz “C Blok”ta başrol teklif ediyor ve kaç kişinin atlayacağı rolü siz reddediyorsunuz. Misafir oyunculuk ve yan rollerde pişmek istiyorsunuz önce ve Yavuz Özkan’ın “Bir Sonbahar Hikâyesi”nde Zuhal Olcay’ın kız kardeşini oynuyorsunuz.
İlk başrol olarak kabul ettiğim film de “Karışık Pizza”dır. Şimdi ben 34 bedenim. Yeşilçam’da o zaman başrol oynayan kadınların hatları daha belirgin. Bir de benim yaşım da küçük tabii. Yapımcı Faruk Aksoy benim kilo almam gerektiğini söyledi. Ben de dedim ki; “Karakter, bana yazılmış bir karakter. Eğer böyle düşünselerdi benim için yazmazlardı senaristler. Onun için, ben de onlara katılıyorum ve bu karakter için kilo almam gerektiğini düşünmüyorum.” Onlar da benden vazgeçtiler. Umur Turagay çekecek, yönetmen olarak, bu da ilk filmi. Dolgun ve olgun bütün aktristler ile görüşüyorlar ve sonunda Hülya Avşar’la anlaşıyorlar ama Hülya Avşar da o dönem hamile kalıyor ve beklediklerinden hızlı kilo alıyor ve onunla devam edemiyorlar. Bunun üzerine, başka dolgun aktristle görüşüyorlar ve Umur hiçbiriyle bir sonuca varamıyor. Bir akşam beni arayıp görüşmek istediklerini söylüyorlar. Karakteri daha önceden bildiğim, üzerine çalıştığım için de dolgunluk ve olgunluk üzerine değil de karakter üzerine konuşuyorum. Umur da “ben Meltem’le çalışmak istiyorum.” diyor ve “Karışık Pizza” ile başlayan süreç gayet hızlı ilerliyor.

Seçme hakkınız olmadan kariyer diye bir şey oluşturmaktan bahsedilmemeli.  Bu film (Karışık Pizza) 1999’da 4. Sadri Alışık Ödülü’nü getiriyor.
Antalya Film Festivali’nde Işık Yenersu jüride yer alıyor ve diyor ki; “Yeşilçam geleneğinde böyle bir kadın karakter hiçbir zaman olmadı. Bir kez bir senaristin böyle bir kadın karakter yazmış olması çok önemli. Ve bunun oynanmış olması çok önemli. Bunun anti-kahraman bir kadından yaratılmış olması ve buna başrolün verilmesi ve buna rağmen filmin sonunda hâlâ ölmemesi; yaşayabilmesi çok önemli. Ama o dönemde daha alışılmadığı için bu tarz bir kahramana çok yanaşmıyorlar. Sadri Alışık Ödülü, ilk kez ödül anlamında bunun bir karşılığı olabilmiştir. Ben de çok şaşırmıştım açıkçası ama o dönemde, Viyana’da, “Doğum Yeri Absürdistan” filmini çektiğim için Ödül Töreni’ne gidememiştim. Benim yerime babam gitmişti. Kendisinden ödülü alırken ağlamamasını rica ettiğim halde ağlamıştı.Tiyatroya da ara vermiştim. 1997 yılından itibaren radyoyu da bırakmıştım. Şov programlarını da bırakmıştım. O dönem tamamıyla sinema üzerine çalışıyordum. Üst üste filmler çekmeye başlamıştım. “Propaganda”yı yine o dönem çekmiştim. Yine o dönemlerde bir tane de single yaptık Ömer Karacan ile. “Seninleyim” isimli bir parça çıkardık ve Levent Semerci -daha sonra “Nefes, Vatan Sağolsun” ve “Ayhan Hanım”ı çeken; ilk çalışmasını Almanya’dan gelip burada yapmıştı o video klip ile. Tabii o zamanlarda ben sinemadan para kazanmıyordum açıkçası söylemek gerekirse. Kimse para kazanmıyordu. Yani öyle bir dönem değildi. Bu yüzden de bana verilebilecek çok küçük bir miktardı. Benim oraya harcadığım emeğin bir karşılığı olmadığı için ben o parayı da kabul etmiyordum. Sinema gerçekten çok fazla emek harcadığım ve tutkulu olduğum bir alan oldu. 1999 yılında iki iş birden gelmişti. Bir tanesi “Aşkın Dağlarda Gezer” diye bir işti TGRT ile. Bir tanesi de Kanal D için Osman Yağmurdereli’nin “Yılan Hikâyesi”ydi. Mehmet Ali Alabora’da o dönemde yan rolde “Kara Melek” dizisinde oynamıştı. TGRT’nin verdiği fiyatla Kanal D’nin verdiği fiyat arasında çok büyük bir fark vardı. Kanal D’nin verdiği çok cüzi bir rakamdı ve ben “Yılan Hikâyesi”ni kabul ettim. Çünkü gerçekten çok güzel bir iş olacağına inandım ve Mehmet Ali’yi de çok sevdim. Güzel bir ekip kuruldu.

Dizi fenomen oldu ve siz bu popülerliği Mehmet Ali Alabora ile tiyatroya yönlendirdiniz ve Şehir Tiyatroları’nda “Hırçın Kız”da birlikte oynadınız. Bu, insanları yeniden tiyatroya davet eden bir çağrı gibiydi. Yine kuyruklar oldu tiyatroda.
Mehmet Ali ile bana birçok reklam ve kampanya teklifi geliyordu. Biz hiçbirini kabul etmiyorduk. Aynı zamanda tiyatrolardan da teklif geliyordu. Bizim niyetimiz o dönemde beş liraya Shakespeare izletmekti. O dönemde Uğur Yücel “Mavi Oda”yı yapmak istemişti. O da çok güzel bir oyundu. Tam da Nicole Kidman’ın yaptığı bir dönemde çok hoş, güncel olabilecek bir durumdu ama daha büyük bir kadroyla “Hırçın Kız”ı yapmayı tercih ettik ve kapalı gişe oynadı Şehir Tiyatroları’nda. Bütün o popülaritemizi Şehir Tiyatrosu’na çok güzel aktarabildik, hediye ettik yani. Yine o dönem, Şener Şen ile “Mucizeler Komedisi” isimli müzikali yaptık. Beyhan Murphy de kareografisini yaptı. Aynı zamanda Urfa’da “Gurbet Kadını” isimli dizi çekiyorduk. Çok sevgili arkadaşım Timuçin Esen Amerika’dan dönmüştü. Yavuz Turgul’un “Gönül Yarası” yaza denk geldi…

O filme girmeden, “Hırçın Kız”ı oynarken suarede gelen telefonla Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “Abdülhamit Düşerken” filmiyle ödül aldığınızı öğreniyorsunuz. Oyundan sonra Antalya’ya gidip ödülü alıp oradan “Gurbet Kadını”nın setine gidiyorsunuz.
Onun öncesinde 1997 yılında ben Strasbourg Film Festivali’ndeyim. Fatih Akın da ilk filmi “Kısa ve Acısız” ile orada. Kendisi yok; filmi izliyoruz ve Umut Turagay ile hayran oluyoruz. Ben de Faruk Günaltay’a Fatih Akın’a iletmesi için kendisiyle tanışmak ve görüşmek istediğime dair bir not bırakıyorum. Ve biz Türkiye’de The Marmara Otel’inde bir araya geliyoruz. O yüzden “Duvara Karşı”da benim oynadığım karakter The Marmara Oteli’nde çalışır aslında. O dönemde “Kısa ve Acısız”da başrol oynayan Mehmet Kurtuluş ile tanışıyoruz. Sonrasında “Abdülhamit Düşerken” için Ziya Bey bana önerimi sorunca -ben sorulmadan bir öneride bulunmayı sevmem- Mehmet Kurtuluş’u öneriyorum. “Abdülhamit Düşerken”deki rolüm ile ben yine hiç beklemezken en iyi kadın oyuncu ödülünü alıyorum. Ben çok ödül beklemem; benim için filmin  ödül alması çok önemlidir. Bütüne hizmet verdiğimi düşünürüm her zaman. Hemen arkasından “Duvara Karşı” süreci başlıyor. Ondan önceki işlerinde de olmamı istiyor ama bir türlü imkân sağlayamıyoruz. Fatih’in niyeti Türkiye’ye girebilmek, bu çok önemli onun için. Çünkü Fatih’in annesi babası Türk ama o bir  Alman yönetmen ve Alman filmleri yapıyor. Biz Urfa’da “Gurbet Kadını” dizisini çekerken, Berlinale Film Festivali’ne alınmadığımız söyleniyor. Sonra bir film ekarte ediliyor ve böylece biz yarışma bölümüne alınıyoruz ve film Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı’yı alıyor. Bu da hem Birol Ünel’in oyunculuğunun gösterilmesi, hem Sibel Kekilli gibi bir starın doğuşu, hem de filmin Türkiye’ye girişi açısından çok daha büyük bir hediye oluyor bize. Aslında Fatih Türkiye’ye girebilsin amaçlı yaptığımız bir şeyin uluslararası bazda bir başarı alması ve aralarında Martin Scorsese gibi birçok sinemacı tarafından ilham alınan bir film haline gelmiş olması çok kıymetli. Daha sonra “Gönül Yarası” sürecinde Palms Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü aldığımda görüştüğüm John Malkovich, Cate Blanchett’in “Duvara Karşı”ya ve Fatih Akın’a duyduğu hayranlık beni çok mutlu etmişti.

Madem ödüllere değindik, diğer bazı ödüllerinizden de bahsedelim: 2000’de “Duruşma” filmindeki Nazan rolüyle Ankara Uluslararası Film Festivali En İyi Kadın Oyuncu Ödülü, 2004’te 11.ÇASOD/En İyi Oyuncu Ödülü, “Tell Me Oh Khudaa” ile Osian Onur Ödülü ve Quenns Yaşam Boyu Onur Odülü. Bu son ödül için biraz genç sayılmaz mısınız?
Evet, Queens de ilginç bir süreç. Benim Amerika’da iki tane hocam var. Birisi üç yıl boyunca ders yaptığım ve sistemini öğrendiğim Eric Morris. Diğeri de Black Nexus Actor Studio’nun sahibi Susan Batson. Kendisi Nicole Kidman’ı “Saatler” filmine, Jamie Foxx’u “Ray” filmine hazırlayan kişi. Juliette Binoché’un da yarıştığı Palm Springs’ten ödül almamla birlikte benimle ilgilenmesi, benimle tanışmak istemesiyle başlayan süreçle, New York’ta onunla ders yapmaya başladım. Birçok öğrencisi Queens’tendi ve de siyahiydi. Biz de Oscar aday adayı olmuştuk. Onların da filmi izlemesini çok istediğimiz için sabaha kadar oturup tek tek odalarının kapılarının altlarından davetiye atarak gösterime gelmelerini sağladık. Bu süreçte de o gösterime gelen Altın Küre ekibinden Aida Takla’nın -daha sonra Altın Küre başkanı olmuştur- filme ve bana duyduğu ilgi ile birlikte başlayan dostluk bizi Altın Küre’de benim Atatürk’ün sözünü söylediğim konuşmaya kadar getirmiştir. Queens’in bana bu ödülü vermesinin sebebi tamamıyla bu süreç ve burada yaşananlardır. Filmin izlenmesi için printini omzuma alıp Amerika’nın her şehrinde o filmin gösterilmesi için çok uğraş verdim.

Ve o çabaların, kurulan o bağların sonucunu görmek çok güzel. “Gönül Yarası” filmiyle ödül aldıktan sonra ödüllü bir oyuncu olarak Amerikaya’ya oyunculuk öğrenmeye gitmeniz de çok enteresan. Gerçi bu biraz plansız, buralardan, uzaklaşmak için yapılan bir yolculuk. Londra, Berlin ve sonra Mehmet Kurtuluş sizi 10 günlüğüne Los Angeles’e davet ediyor ve siz orada yıllar geçiriyorsunuz.
Aynen öyle ve akış sırasında Eric Morris ile çalışmaya başlamak… Eric Morris’e gittiğimde orada bir haftalığına gelmiş olan Mert Fırat’la tanışmak… Mert’in benim bu kadar çok çalışmama, sanki daha önce hiçbir şey yapmamış kıvamda bir öğrenci olarak oraya gelişime “söylesene kim olduğunu” diye bağırışını hatırlamak… Çok hoş, çok tatlı, güzel bir şey… Devamında UCLA’de aldığım  senaryo dersleri… O iki yıl içinde Alejandro Chomski’nin “A Beautiful Life” ve Rob Schmidt’in “Alphabet Killer” filmlerinde çalışmam. Sonrasında “Aşk Yakar” isimli diziyi yazmak üzere buraya, Türkiye’ye gelmem…

Öncesinde, 2000 yılında, West End şovu olan “Smokey Joe’s Cafe” müzikalinin Türkiye ayağındaki başrol var.
Mydonose Showland İngiltere’den bir müzikal getiriyor. Oyunun içinde bir tane Türk oyuncu olsun istiyorlar ve benimle anlaşıyorlar. Solo dansımın ve şarkımın olduğu bir müzikaldi ve çok büyük etki yaratan bir müzikal oldu. On beş temsil inanılmaz güzel geçiyor ama annemin vefatı dönemlerine denk geldiğinden, benim için hem hüzünlü bir dönem, hem de ayakta durmamı sağlayan bir dönem oluyor.

Ardından Ankara Devlet Opera ve Balesi’nde konuk sanatçı olarak “Seyahatname”de yer alıyorsunuz.
Sanırım 2003 yılıydı. Yine Beyhan Murphy ile çalışıyoruz. Cem Yılmaz’la, Orhan Pamuk ve Evliya Çelebi’den metinleri aktarıyoruz. Video çekimleri için bizimle bir araya gelen yönetmen ise Ozan Açıktan. Koray Birand ile hazırlanma süreçleri çok keyifli. Ben ofise gideceğim, Türk kahvesi içiyorum diye kahve makinesi almaları… O da Atatürk Kültür Merkezi’nde oynandığı zaman çok büyük etki yaratmıştı. Çok yoğun çalıştığım zamanlardı. “Yılan Hikayesini”ni çektiğim dönemde bayağı uyumadan provaya gitmiştim ve yönetmen, “Seni bu halde provaya almam imkânsız. Uykusuzsun, eve gidip dinlenmen, bir gün sonra prova yapman gerekir” demişti. Bu benim burada ilk kez tanıklık ettiğim bir şeydi. “Vay be demek ki böyle olması gerekiyormuş.” diye düşünmüştüm. Çünkü genelde haklarımızın çok fazla farkında olmadan çok uzun zamanlar çalışıp uyumaya bile hakkınız olmadığını düşündüğümüz uzun günler geceler geçirmiştim.

Set, beklemek demek olarak algılanır. Bunun doğal olduğu sanılır…
Işığı zaten beklemek gerekir ama onların hepsinin bir çerçevede belirlenmesi gerekir. 2000 yılı bunu fark ettiğim zamandır.

Mehmet Ali Alabora’nın kurduğu Oyuncular Sendikası’nın 2014’ten beri başkanısınız. Örgütlenmenin evindesiniz. Söylemekten öte yapmak, örnek olmak, hayata geçirmek önemli. Son dönem “sette çocuk” konusuyla farkındalık yarattınız, hatta bunlar düzelecek galiba gibi bir duygu yaşattınız.
Evet, bununla ilgili bir panele katıldık İzmir Barosu’nda. Bakanlık’tan gelen son taslakta çocuğun çalışma yaşı, iki yaştan üç aya düşürülmüştü. Kanunda caydırıcı ceza yok bununla ilgili. Bu çok önemli. İngiltere’de caydırıcı kanunlar, çocuk yaşı limitinden daha önemlidir. Beş bin Euro cezası ve hapis cezası var örneğin. En önemlisi örgütlenmek. Neden işçi olarak, sigortalı olarak çalışan 1300 kişiden sadece 30 kişi var üyelerimiz içinde? Devletin sunduğu kriter diyor ki “işçi sendikalarına sadece 4A’lı kişiler üye olabilir.” Biz zaten 4A’lı olmaları için sendikayı kurduk. Devlet bana diyor ki 4A’lı olmayanları üye alamazsın.

Sendika başkanlığının yanı sıra mezun olduğunuz Mimar Sinan Devlet Konservatuarı’nda hocasınız. “Açıkça söylemem gerekirse bu metod elimde olmasaydı hocalık yapmayı hiçbir biçimde düşünmezdim” diyorsunuz.
2009’da kendi okuduğum okul olan Mimar Sinan’da ders vermeye başlamam da, Eric Morris’in, “sistemi çok iyi öğrendin ve bunu Türkiye’de senin aktarmanı istiyorum” diye çok ısrar etmesi sonucunda olmuştur. Zeliha (Berksoy) hoca da çok istekliydi. Başladığım süreçte mezun olan ilk öğrencilerim Emir Çubukçu, Berkay Ateş, Can Kulan üçlüsü tiyatro kurmak istediklerini söylediler ve ilk oyunlarını benim yönetmemi istediler. Ben tabii hiç böyle bir şey düşünmemiştim. Martin Sherman’ın eseri “Bent”i seçtim o zaman da. Hitler döneminde homoseksüellerin katledilmesini anlatması ve yine bunun Türkiye’de hiç yapılmamış olması benim çok ilgimi çekti. “Blu” daha önce Kenter Tiyatrosu’nda “Aşk Çemberi” olarak yapılmış; ben izlememiştim. Böylece uzun bir süreç başladı. Çünkü Toyİstanbul’un tiyatro haline gelmesi gibi biz D22’yi kurduk. Ben “Bent” için şöyle bir mekân istiyorum dediğimde, çocukların o mekânı bulması ve o mekânın tiyatro stüdyosu haline getirilmesi, hem tiyatroyu kurmak, hem “Bent”in yaratım süreci bayağı bir zamanımızı almıştı. Mart 2013’te prömiyerimizi yaptık ve dört sezon oynadı.

Hitler’in faşizmini cinsel kimlik üzerinden tartışan “Bent”in, gücü elinde tutanın kendi gibi düşünmeyene, kendisi gibi yaşamayana tahammül etmemesi ve zulmetmesi çok tanıdık tabii. Sahnelenmeye başladığı andan itibaren tiyatro olayına dönüştü.
Evet, faşist bir rejimin, insanları nasıl yaşayan ölü haline getirdiği, sonra da öldürdüğü anlatılıyor. Buna direnmenin tek yolu da aşk.

Tiyatro D22’nin dört sezon sahnelediği ‘Bent’, XIII. Direklerarası Seyirci Ödülleri 2012-2013 Sezonu En İyi Prodüksiyon Ödülü’ne layık görüldü. Bunun yanında Tiyatro Dergisi Ödülleri 2013’te En İyi Oyun dalında aday gösterildi.
Yine orada oynayan öğrencilerimden Necati Kutlu’nun Toyİstanbul’a geçip programı yapmaya başlaması ve hocam yapalım mı bir şeyler demesiyle başlayan süreçte, yine Mimar Sinan’dan mezun olmuş öğrenciler ile -bu sefer kızlar ekibinin- hadi hocam yapın yapın demesiyle başladı hikâye. Daha önce Emir Çubukçu’ya rica etmiştim aslında “Blu Room”un çevirisini ama onların D22’ye yaptığı kendi işlerinden ötürü olmamıştı. Can, Remzi Ergen ile de Craft’ta workshop yaptığım dönemden tanıdığım öğrencilerimdendi. O yaptı çeviriyi. “Bent”e dönecek olursak, oyunun yarattığı etki, harcadığımız emek aynı şekilde Toyİstanbul’da da hatta sendikal anlamda farkındalığımla, uygulayarak yapabilme alanı yarattığı için de çok sevindim tabii ki. Bu da çok önemli. Bir şeyleri sadece konuşarak, şikayet ederek değil, yaparak karşı durmak çok önemli.

Söylediğini yapmak vicdani olarak da çok önemli. Örnek teşkil etmesi açısından da öyle. Evet, dolayısıyla tiyatroya girdikleri an, sahneye girdikleri an için sigortalanmaları gerekliliği çok önemli. Bir ışık düşse kafalarına ki geçmişte oldu, neler neler oldu. Hele benim için bu kadar işin içinde olup, bu kadar farkında olup, bilip de yaptırmamak olası bir durum değildi. Benim gibi biri için değil en azından. Onun için de sahnenin çevrilmesinden tutun da yangın çıkışlarını da dahil ederek rejiyi yaptım. Oyunda da o çıkışın “exit”in gerekliliği ve gerçek dünyayla bir araya getirmesi, o mavi alandan gerçek dünyaya geçişleri karakterlerin buna göre şekillendi.

Bent”te öykünün karanlığını sahnede de karanlık olarak kullanmanız sahnede hakiki gerçekliklerin yaratılması olarak tanımlanmıştı.
Karanlıktan aydınlığı görebileceğimiz inancındayım. Aydınlık benim için çok önemli. O yüzden o alanların takibi ve hikayenin asıl öznel alanda nerede olduğu benim Sherlock Holmes gibi takip ettiğim ve psikolojik açıdan da ilgi duyarak izini sürdüğüm bir şeydi. Yani nasıl oluyor da Hitler gibi bir karakter bu kadar insanın ölümüne sebebiyet verebiliyor ve kimse hiçbir şey diyemiyor? Bütün bunlar nasıl olabiliyor? Hep soru sorarak yani.

Evet soru sorarak ama umut da vererek. Deneyimlemek aslolan, yaşayan ölülerden değilim diyorsunuz!
Umut benim hiçbir zaman vazgeçmeyeceğim, hiç bırakmayacağım bir şey. Oyunda da o koşullarda bile umutlanmak gerekli diyor.

“Göl Kıyısı”, ilk kez 19. İstanbul Tiyatro Festivali’nde seyirci karşısına çıkmıştı. Mehmet Ergen ile aslında Londra’dan tanışıyorsunuz ama orada tiyatro yapma fikrini ancak burada Talimhane Tiyatro’da yıllar sonra gerçekleştirebiliyorsunuz. Oyunculuğunuzdaki o sakinlik çok sahiciydi. İzleyenler kendilerini o dekorun içinde sinemada gibi hissetmişti.
Gerçekten mekân anlamında öyle güzel kuruldu ki oyun. Cidden ben Boston’da, o iki çocuk sahibi kadın gibi hissediyordum. O ağırlığı, o geçmişteki trajik hikayeyi yıllara taşıyıp, bunun o sahip olma duygusuyla gelen gayet ataerkil bir kafayla mücadele etme ve kırılgan bir halden çıkan o canavarlaşma hali karakter anlamında beni çok etkilemişti.

İzlerken de bizi etkiledi o yalın oyunculuğunuz. “e.mülteci.com”da izliyoruz sizi en son. Oyunda hükümetler yok olmuş, sadece tek bir muktedir kalmış!
O da İstanbul Tiyatro Festivali için hazırlanmış bir oyundu. Sedef Ecer de benim çok eski arkadaşımdır. Yıllar içinde Paris’e her gittiğimde aramaya çalıştığım, onun da geldiğinde beni arayarak nadir de olsa buluştuğumuz ama hiç bir arada çalışmadığımız, ilk kez çalışma fırsatı bulduğumuz bir dönem geçirdik. O da çok güzel yazılmış bir eserdi. İçinde olmaktan mutluluk duydum hep.

“Blu” homofobik bakışlar bu kadar ürkütücü düzeydeyken, yerinde bir şeçim. Dekorsuz, ışıkla oynanıyor ve herkes o tulum kostümüyle eşitleniyor.
Çünkü her türlü sınıf, işçi sınıfı üzerinden birleşebilir ancak. Her türlü meslek aslında bir işçiliktir. Bu yüzden tek bir sınıfı anlatmak için işçi tulumu kullandık. Ancak oyunculara kullandırdığımız farklı objelerle, onları dışarıya sundukları kişilik olarak tanımlayabiliyoruz kimlik anlamında. Birleştikleri alan aslında o çember. Ayrıştıkarı yer de meslekleri, yaptıkları iş ve konumları. Yazar, evli kadın, politikacı, kız, taksi şöförü diyor mesela, bunu böyle ayrıştırıyor. Hepsini bir çemberde birbirine ekliyor. O, onunla birlikte oluyor, sonra o diğeriyle birlikte oluyor, sonra o diğeri, diğeriyle birlikte oluyor…

Yasak düşünceleri çığlıklarla ifade eden oyun cinsellik ve arzunun sınırlarında dolaşıyor. Dinamizmi, dili, hareketleri, cüreti konuşmaya değer. Bu oyunu seçme sebebiniz nedir?
Benim için “Blu” bluğ çağı, ergenlik çağı demek. O ergenlik dönemi ruhunu, yani hiçbir şeyle yüzleşmeme halini taşıyor. Öğrenci karakterinin bakış açısını da, yazar karakterini de çok ergen buluyorum. 2000’li yıllarda Uğur Yücel, Mehmet Ali Alabora ile bana bu oyunu oynamamızı teklif ettiği günden beri çok merak ettiğim bir oyundu. Ve alt kişilik üzerine çok çalıştığım için de ilgimi çekiyordu. Eric Morris’in major seçim yollarından bir tanesi olan Freudyen tarzda yazılmış bir eserin, daha sonra sembollerle anlatıldığını görmek etkileyiciydi. David Hare de bunu gayet Freudyen yazdığını söylüyor. Orada mesela çocuk bakıcısı diye geçiyor kişiliğin adı ama evde çocuk yok; öğrenci var. Dolayısıyla tüm bunlar bende bir eseri çözümleme yoluna götürüp gölgeler üzerine daha fazla çalışmamı sağladığı için bu eseri seçtim. Bunu da ışıkla anlatmaya çalıştım. Işıkları yapan Ayşe Ayter muhteşem bir iş çıkardı. Birlikte karakterlerin renklerini bulma konusunda çok iyi çalıştık. Genel olarak mavi bir odanın içindeler lakin her karakterin de kendi rengi var, bir dönüşümü var. Tüm bunların oluşumu ve bunun üzerine kafa patlatmak bana çok cezbedici geldi. Açıkçası dekor kullanmama sebebim de bu oldu. Ben sembolleri çözerek aktarmayı tercih ettim. Yani bir eserin bu kadar yüzeyde, çözülmemiş kalma halinden ziyade çözümleyerek seyirciye sunma hali hoşuma gidiyor.

Bizim de sizin işlerinizi izlemek hoşumuza gidiyor, teşekkürler.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here