Pınar Erol

Bir kişinin bu kadar kalabalık olabileceğini onda gördüm ben. Nemelazımcılara inat, birçok oluşumun içinde yer alıyor. Sihirli kelimesi “temas”. Büyümek böyle başlıyor… Beklemiyor, daha güzel bir dünya mümkün deyip kenara çekilmiyor; daha güzel bir dünyayı inşaa ediyor. Söylediği hayatı yaşamaktaki tutarlılığı, düşmek-kalkmak gerçeğinde ilerliyor; bunu biliyor. Elleri kaç taşı kaldırdı sayamam. Birine güvenmek güzel şey. İnsanın kendi varlığından hoşnut olarak yaşaması, barışması, barıştırması daha da güzel. Bu çoğulcu tavrı bile onu sevmeye yeterken, üretmeye, çözmeye, iyileştirmeye, sorgulamaya nitelik katan, hayattan bir manâ yeri gibi beslenen ve bunu sanatla yapan birine inanmanın güzelliği hele… Anladım ben; bir kişi, kalbine değdiği kişi kadar yer kaplıyor bu dünyada. O yüzden bu kadar kalabalık Mert Fırat. Verdiği ilham kaç kişinin gününü başlatıyor bir bakı! Bu işte bana büyülü gelen. Bunları koyacak başka bir yer bilmiyorum; kalbime dolduruyorum.

Oyuncu olmaya erken yaşta karar veriyorsun. Ve bence bugün senaryo yazmanın temelinde, öğrenciliğinde Victor’un size skeç yazdırması olabilir.
Onun çok büyük etkisi var tabii. Bir şey seyredip, dinleyip onu analiz etmeyi, onunla vakit geçirmeyi hep Victor’un döneminde edindiğimiz bir alışkanlığa dönüştürdük. Dolayısıyla seyrettiğinin arkasına bakmayı, ya da okuduğunun alt metnini önemsemeyi, ya da aslında ne diyor, bunu diyor da, yani ne diyor diye o zamanlar on iki, on üç yaşında sormaya başlamıştım. Yine o yaşlarda, ötesine geçip, tamam bunu sorduk, anladık; şimdi bunu nasıl dönüştürürüz; nasıl kendi söylediğimizi buluruz; kendi cümlelerimizle bu anladığımız şeyi nasıl ifade ederiz diye düşünmeye başladım. Okuduklarımı, seyrettiklerimi, birlikte çıkardığımız hikâye fikirlerini nasıl sahneye taşırız, nasıl hayata geçiririz sorusunu erken yaşta sormaya başladım. Bunu yapan arkadaşlarımın da çoğunun hayatına katkıları olduğunu görüyorum. Erken yaşta soru sormanın, sorduğun sorunun da sorumluluğunu almanın, başka sorulara sebep olmanın faydası oluyor insana.

1993’te katıldığın ODTÜ kürek takımının ve Halkevi’nin de sende önemi büyük.
Yaptığım şeylerden de eğlenmeyi bildim hep aslında. Okurken, çizerken, yazarken, kürek çekerken, canımın istemediği hiçbir şeyi yapmadım. Şimdi canım oyunculuk yapmak istemezse, artık yetersiz olduğumu düşünürsem, beni tatmin etmezse oyunculuk da yapmam.

İlk kurduğun tiyatro topluluğunun Sıhhiye Pazarı’ndaki olduğunu söyleyebilir miyiz? Hem köy seyirliğin hem de tiyatronun gündelik hayata dokunmasının çarpıcı bir örneği.
Halkevi’nin Kültür Sanat Merkezi’ne giderken pazarın içinden bir geçiş vardı. Dolayısıyla pazarcılarla komşuyduk. Onların çatışmasına çok net şahit olduğumuz için tiyatro olarak, bir Kültür Merkezi olarak, küçük de olsak, kısıtlı imkânlarımız da olsa,  fayda sağlayabileceğimiz bir fırsat varken niye değerlendirmeyelim diye düşündük hep. İnsanlarda bir bilinç oluşturmak için mümkün mertebe o çevrede bir şeyler yapmaya çalıştık. Onu yaparken öğrendik aralarındaki o çatışmayı. Sonra dedik ki gelin size oyun oynatalım. İlk önce kabul etmediler. Bu sefer gelin size oyun seyrettirelim dedik. Öyle dedik, böyle dedik… İlk önce iki kişi, üç kişi, beş kişi derken belli bir sayıya ulaştık. İşi gücü bırakıp koştur koştur gelmeseler de en son on dört – on beş kişi olmuştuk.

1994-1998 yılları arasında Ankara’da tiyatro festivali düzenliyorsunuz. İlkine, sonradan Oyun Atölyesi’nde birlikte çalıştığınız, daha sonra da Moda Sahnesi’ni kurduğunuz Kemal Aydoğan’ı da davet ediyorsun. Onu daha önce “Azrail’in Gözyaşları”nda izlemişsin. O da “Siz birincisini yapın, biz ikincisine geliriz” diyor. Desteği büyük!
Ya evet evet, çok tatlı. Genco Erkal, Emre Kınay, Bakırköy Belediye Tiyatrosu, rahmetli Müşfik Kenter, şimdi bizim “Fırtına”da oynayan Ziver Armağan Açıl, o zamanlar “Mavi Sahne” diye kendi tiyatrosu vardı… Baya değerli tiyatrocu bir araya gelip o bizim Ankara buluşmasına destek oldular. Bir de okulun ilk festivalidir Ankara Tiyatro Buluşması. Benim için özel bir şeydi. Kültür Bakanlığı’ndan o zamanın parasıyla 6.500 lira bir destek almıştım. Yalnız değildim ama Nil Savaş’la birlikte yaptık. O zaman “Bizim Evin Halleri” dizisinden de bir şeyler kazanıyordum. Onu da yanına koyup, konaklama, ulaşım ve yemeyi de karşılayarak böyle bir festival yaptık.

İsveç’te sinema televizyon okuyup orada, Söder Theatre’da vestiyerde, cafe’de çalıştıktan ve “Hastalık Hastası”nda figüranlık yaptıktan sonra Ankara’ya dönüyorsun ve kanalda arşiv bölümünde çalışıyorsun. ÖSS sınavlarını kaçırdığını öğrenince Devlet Tiyatroları’nın seçmelerine katılıyorsun ve -filmlerdeki gibi- kazanmak çok kolay oluyor. Kazım Akşar’ın “Suç ve Ceza”sındasın artık. Okullu olmadan alaylı oluyorsun.
Aynen öyle. Orada Gazi Üniversitesi’nden kurulmuş “Ya Sabır Oyuncuları” vardı. Onlarla Nâzım şiirlerinden, Kemal Tahir’den derlenmiş bir oyun oynadım. Hayal meyal hatırlıyorum ama eğlenceliydi. Sinop -Ayancık ve Samsun’a turne yapmıştık. Bir yandan da Devlet Tiyatroları’nda “Suç ve Ceza”yı oynuyordum. Sonrasında okulu kazandım ama hep dizi-okul-tiyatro bir arada gitti.

2006’da okul tezin olan “Woyzeck”i bitirdikten sonra teşekkür etmek için birlikte çalıştığın arkadaşlarını aradığında, Hacettepe’den arkadaşın Mustafa, İstanbul’da Oyun Atölyesi’nin “Hırçın Kız” seçmelerinde olduğunu söylüyor. Sen de gidiyorsun, “Ağzı Çiçekli Adam”ın var hâlihazırda. Shakespeare’den de “III. Richard”ın var ama hepsini oynayamadan “tamam” dediklerinde eyvah, olmadı diye düşünüyor musun?
Jüride Haluk Bilginer’le birlikte rahmetli Ahmet Cemal de vardı. Onların karşısında baya bir heyecan kaplamıştı içimi. Güldüler, eğlendiler falan ama çok renk de vermediler. İlginç bir sınav oldu benim için. “Ağzı Çiçekli Adam” herkesin çalıştığı bir oyundu, zorunlu parça falan gibiydi. Benim İstanbul’daki ilk “audition”ımdı. Öncesinde dizi için gelmiştim. Sekiz bölümlük bir yaz dizisiydi. O dizi, benim İstanbul’da bir süre yaşamamı sağlamış oldu. O zaman aldığımız bir bölüm parası ancak kirayı falan karşılıyordu. Bir yılımı geçirebileceğim bir olanak sağladığı için oyunda oynayabilirim diye düşünüp sevinmiştim.

Sonra “Bizim Evin Halleri” gibi hiç bitmeyen bir “Testosteron” oyunu var beş sezon süren, ardından aynı kadroyla filmi yapılan. Sonrasında “Antonius ve Kleopatra” ile Globe’da oynamak hele rüya gibi! Sahneye rakı dökmek, Shakespeare’in tiyatrosuna oyun izlemeye değil de, oynamaya gitmek…
O, Globe’un festival için bize talep ettiği bir oyundu. Zaten Haluk Bilginer ve Kevork Malikyan’ın Globe’la bağlantısı vardı. Onların vesilesiyle de gelip bizi seçtiler. O bir ritüel. Herkes kendi geleneksel içkisini ön tarafa döküyor ve o mistik bir hava ve koku veriyor. Sahnede kendini, kendi memleketindeki sahnede hissetmen için yapıyorlar bunu. Galiba Antik Yunan’dan beri Apollon’la, Dionysos’un ritüelistik törenlerinde şarabın küplerden döküldüğü, içildiği dünyaya çok güzel bir göndermesi var. Dublin’de 60. Tiyatro Festivali’ne gittik. Orada da oyun öncesi yere içki döküyorlar. Şimdi biz burada (DasDas’ta) 4 Mart’ta çıkacak bir oyun çalışacağız. Bizim oyun da öyle başlıyor.

Sonra tiyatro tozu, inşaat tozuna karışıyor ve siz on iki kişi Moda Sahnesi’ni kuruyorsunuz. Kolektif tiyatronun ete kemiğe bürünen hali, hiyerarşinin olmadığı yeni bir yaşam önermesi var onun. Bir kültür hayatı tesis oluyor.
Sonrasında SanatMahal’de de öyle oldu. Nilüfer ilçesinde, Görükle köyünde. Kampüse iki yüz – üç yüz metre uzaklıkta. Oradaki sahne, üç yıldır öğrencilerle paylaşılmıyordu. Tiyatro etkinlikleri ya da amatör tiyatro toplulukları desteklenmiyordu. Her isteyene, söyleşiye verilmiyordu. Orada öyle bir sıkıntı vardı malum baskılardan dolayı. Bir rezalet vardı özellikle çocuklar örgütlenmesin, soru sormasın diye, hâlâ da var. O yüzden de orada Çağdaş Eğitim Kooperatifi diye bir yapı var. Çağdaş okullar kurup karma bir yurtta kızlı-erkekli eğitime devam ettirme, bir yandan da birlikte yaşama kültürünü geliştiren, bunu yaparken bir sapıklık gütmeyen, kadın – erkek bir arada yaşayabilir ve illaki aralarında bir şey geçmesi gerekmez düsturunu da gayet güzel anlatan harika bir yapısı var. Tükiye’nin ilk Eğitim Kooperatifleri’nden biri. Bu anlamda çok uzun yıllardır, neredeyse bin beş yüzün üstünde üyesiyle Bursa’da varlığını sürdürüyor. Bir yandan da diğer illere ilham oluyor aslında. Anaokulu, ilkokulu, ortaokulu, lisesi, üniversitesi için kolları sıvadılar ve ilerliyorlar. Biz daha önce onların öngörüleriyle kurulmuş bir kültür merkezini devraldık. Ve aynen Moda Sahnesi’ndeki on iki ortak gibi burada da on ortak kolları sıvadık ve işe giriştik. Sonra onu yıkıp salonlarını, koltuklarını, akustik sistemlerinin tamamını, atölyesini, dans için aynalı bir stüdyosunu yeniden yaptık; sinemasını değiştirdik derken bir kültür merkezine dönüştürdük. Sonucu da çok iyi oldu. Moda Sahnesi sürecini biliyorsun zaten. Şimdi DasDas’ta da aynı şeyi yaşadık. Geçen sene buralar hep inşaattı. Sıfırdan girip inşaatını yaptığımız tek yer burası aslında. Dolayısıyla inşa etme ya da yeniden yapılan hali sürekli devam ediyor olacak. Çünkü biz salonlar, mekânlar yaratmak adına bu işi yapıyoruz. Bazen alışveriş merkezinin içinde tiyatro olur mu diye yazıyorlar ya. Gerçi burası öyle değil; burası bir yaşam merkezi. Hoş öyle olsa da insanlar nerede, neye ihtiyaç duyuyorlarsa, o orada olur, yeter ki ilkeli olsun. Durduğu yerde çevreyle problem yaşamayan, çevrenin hayatına kast etmeyen, haksızlıkla elde edilmemiş, insanların emeğinin sömürülmediği ya da yaşam haklarının elinden alınmadığı yerde bir sıkıntı yok benim için. Dolayısıyla Cevahir’de de gidip oynarsın, DasDas’ı da buraya kurarsın. Benim için tiyatro camiasının içindeki o etik çok önemli ve o etiğin içinde, yüzde yüz tutumun ve tavrın, söylediğinin ve hareketinin birbirini tutması üzerine bir düzen var. O zaman mesela kredi kartlarımızla alışveriş yapmayacağız; tiyatro yaparken, maaşları öderken kredi çekmeyeceğiz. Bu biçimde sermaye ile ilişkilenmeye ve tiyatro ve sanat yapmaya inanmıyoruz. Krediyle sanat olmaz. Bankalarla çalışamayız. Ne inşaatı yaparken ne sonrasında işletirken. Bu benim için ilkeli duruş; hem kredi alıp arkasından da sermaye söylemleri bana riyakârlık ve ikiyüzlülükten başka bir şey ifade etmiyor.

Senin en büyük korkun mahcup olmak olabilir. Çalışanlarına maaşlarını, sigortalarını ödeyememek gibi.
Burada, DasDas’ta beş ortağız. Muzaffer Yıldırım inanılmaz bir işadamı. Gerçekten tırnaklarıyla bir yere gelmiş ve vizyonerliğiyle, hayata bakışıyla çok şey katmış çalışanlarına ve ticari kültüre. Harun Tekin vizyonu olan bir sanatçı, hem söz yazarı hem bir ozan, çok iyi bir vokal, harika bir gitarist. Koray Candemir için daha eksiğini söyleyemeyiz zaten. Bambaşka bir dinçlik, her daim taze bir ruh. Didem (Balçın) aynı şekilde. İlksen (Başarır) sağ olsun, aramıza katıldı her zaman olduğu gibi. Genel Koordinatör olarak, bir “maestro” gerçekten kendisi. Hepimiz maddi, manevi ortağız her noktada. Yukardan bir finansör, tırnak içinde bir “sermaye” getirip “hadi çocuklar burası sizin oyun alanınız, hadi oyun oynayın” demiyor. Biz burada maaşından sigortasına, yemesinden içmesine, personel yemeğinden tatillerine, yazın maaş ödemesinden sigortasına, işin idaresinden programlamasına kadar her şeyde birlikte karar alıp birlikte yürüyoruz. Bir işletme kültürü öğreniyoruz. Bazen çok pahalıya mal oluyor ama bizim için paha biçilmez bir tecrübe. Mutluyuz da, sonucu da bizi tatmin ediyor. Bize inanan, sponsorluk ve destek veren şirketler var. Onlarla da gayet mutluyuz. Bizim için bu bir yol. Yeni salonlar açmak da öyle. Arzı da talebi de artıralım. Seyircinin gelmesini beklemeyelim; biz gidelim. Mesela neden Ataşehir’de tiyatro var diye bir yazı vardı. Ben o yazıya hiç takılmadım. Haklı olarak bu Tiyatro Festivali’nde, mesafeler uzak olduğu için yetişememekten kaynaklı bir öfkeyle yazılmış. Yoksa aslında tanıyoruz yazanı, çok sevdiğimiz, saydığımız, çok da emeği olan birisi. Dünyanın her tarafında insanlar bir yerden bir yere hareket ediyor. Ve tiyatro hareket ettirtir, tiyatro özgürleştirir, bağımsızlaştırır. Tam da Festival’in bu seneki cümlesi gibi. Harekete geçirmiyorsa, senin yapmanın bir anlamı yoktur. Ve fiilen buraya gelmen de bir harekete geçmektir. Seyircimizin yüzde otuzu-kırkı Avrupa yakasından geliyor Ataşehir’e. Satış oranından bunu tahlil edebiliyoruz. Yüzde kırk da Ataşehir eşrafından seyircimiz var. Şimdi bu insanların ayağına gelmiş olmak, burada bir tiyatro kültürü oluşturmak, bir müzik kültürü oluşturmak… Harun Tekin’in şarkı yazarlığı atölyesi var. Ve o kadar değerli ki oraya on iki kişi katılıyor. İçlerinden biri savaş uçağı uçuran pilot, biri hâlihazırda metin yazarı, zaten kendi müziğini yapmaya başlamış on sekiz yaşında bir çocuk. Bizim “Bir Varmış Bir Yokmuş”un müziklerini yapan Judith Lieberman, her yerde hikâyesini anlatan, masallarını anlatan, şimdi ikinci kitabını çıkartmış birisi. Bizler birbirimizle destekleşe destekleşe bir yere gelip bir şeyler yapıyoruz aslında. Harun Tekin “mor ve ötesi”nin o yirmi yıllık hevesini, tecrübesini, isteğini buraya yansıtıyor. Ben elimden geldiğince tiyatroda aynı şeyi yapmaya çalışıyorum. Didem keza, tüm çevresi,  ailesi ve arkadaşlarıyla büyük katkı sağlıyor. Muzaffer ve Koray aynı şekilde. Bunların hepsinin değerli olduğunu düşünüyorum. Yoksa tiyatro Beyoğlu’ndadır, Kadıköy’dedir. Eğer alışveriş merkezleri bu kadar yakınlarsa bize, onların köşelerine, bucaklarına açılmak zorundayız biz de. Bu tercihleri insanlara sunabiliyor olmak lazım. Erdoğan Mitrani Tarabya’dan kalkıp “When in Rome”u izlemeye buraya geliyorsa, bir saat on dakika sürüyor yol ve bu kayıp değil, ben yolda kitabımı okuyorum diyorsa, bu başka bir şey. Diyor ki tiyatro benim için böyledir. İnsanın ona yarım gününü ayıracağını bilirim. Sabah ona göre kalkar, giyinir, yemeğimi hafif yer, yolda oyunun metnini okurum, kim oynamış, tasarımcısı kimmiş onlara bakarım. Oyundan çıkınca da dönüş yolunda bunları düşünürüm. Tüketim toplumunun tam da bizim önümüze koyduğu böyle bir şey. Merkeze git, merkezde tüket ve çık. Bu da yaptığımız işin sağlamasını yapan, bir yandan da olumlayan bir şey.

Evden öte bir şey oluyor sahne.
Sadece Ataşehir’de dört yüz elli bin nüfus var. Ve biz bu nüfusun otuz kırk binini buraya getiremiyorsak, bizimle ilgili bir problem vardır. Bizim ölçeğimizdeki tiyatroları döndüren şey bu sayıdaki sadakatli seyircidir. Bu sayıya sahip bir tiyatro, hayatına devam edebilir. Bizim yapmamız gereken, buradaki nüfusun yüzde onuna temas edip, bir şey söylemek, farkındalıklarına sebep olmak.

Öğrenciyken para denkleştirip kaç oyununu izleyebilirim dediğin İKSV’nin Tiyatro Festivali’ne, Moda Sahnesi ve DasDas hem ev sahipliği yaptı hem de “Fırtına”, “Uyarca” gibi yapıtlarıyla içinde yer aldı. Daha önce bunu vapurda evlilik teklifi alınca oluşan o manasız gülümsemeye benzetmiştin. Şimdi neye benzetirsin?
Tabii ki yine heyecanlandırıyor. Leman (Yılmaz) Hanım öyle güzel devraldı ki, Handan (Uzal Dündar), Leman, Görgün (Taner) Bey mükemmel bir takımlar. Festival insanlara bir alışkanlık kazandırıyor. Tüm ekibin bu işe, bu kadar ciddiyetle eğilmeleri ve her yıl yapmaya niyetlenmeleri, bu anlamda yerli yapımları da güçlendirmeleri, hatta onlara da bir yönetim ve disiplin getiriyor olması önemli. Hadi bak, sezon geliyor, oyununu çıkart diyorlar. Dolayısıyla bir yıl önceden programlama yapmayı öğretiyorlar insanlara. Bu disiplin ve motivasyon festivalin kendisi oluyor. Öngörü ve bütçe lazım. Bu kültürü öneriyorlar, bu çok önemli. Dolayısıyla festival beni vapurda evlilik teklifi alma ihtimalinden çok daha fazla heyecanlandırıyor şimdi.

İçinde bulunduğun oluşumlar yetmezmiş gibi bir de Kutu Film, SanatMahal ve İhtiyaç Haritası var. Altmış üç tiyatrodan oluşan Kadıköy Tiyatro Platformu var. Sen kendi başına hareket etmeyi sevmiyor musun, niye hep oluşumların içindesin, niye hep oluşturuyorsun?
Çünkü biz bir vesileyiz. Tiyatro da başka bir kültüre, etkileşime, oluşuma vesile olan bir şey. Şöyle güzel bir yönü var tiyatronun; en az iki kişi olmak zorunda: Bir oyuncu, bir izleyici. Dolayısıyla bir kişinin alacağı kararlarla ilerleyebilecek, tırnak içinde bir kişinin estetiğiyle, etiğiyle ya da bilgisiyle ilerleyebilecek bir yapıda değil. O yüzden kolektifin işi tiyatro. Sanatın içinde kolektif ve müşterekliğin azaldığı nokta, seslerin tek olmaya başladığı nokta, bittiği yerdir zaten. Stoacı aklın ürettiği sanattan başka bir şey olmaz o; o da sanat olmaz. Neyin sanat olduğu da ayrıca tartışılır bence. Şu ortamda da tartışılması gereken şeylerden biridir aslında. Biz şimdi birbirimizi oluşturmaktan, hayata belli bir standart oturtmaktan, o özeleştirileri ya da karşılıklı eleştirileri yapmaya fırsat bulamıyoruz, daha oraya gelemiyoruz.

Kendi adıma söyleyebileceğim şey şu: Bana bu günlerde tiyatrodan daha iyi gelen bir şey yok. Sanatın bana yaptığının, gündelik hayatımdaki etkilerinin farkındayım. Başka kimlere nasıl dokunduğunu düşünmek bile heyecan verici.
En basit örneğini söyleyeyim sana; SanatMahal mesela, anonim şirketten kooperatife dönmüş bir yer. Kooperatifin ruhunu almış tam da Çağdaş Eğitim Kooperatifi gibi bu sana bahsettiğim bin yedi yüz kişinin üyesi olduğu kooperatifin ilamı gibi. İhtiyaç Haritası da bir kooperatiftir. Çünkü biz “co-operation”a inanıyoruz, birlikte çalışma kültürüne inanıyoruz. Herkesin hissesi oranında sesinin olmasına değil, ne kadar hissen olursa olsun, demokratik koşullar altında sözünü söyleyebilme ilkesine inanıyoruz. On kişinin içinde, bir kişi hayır diyorsa, dokuz kişinin o “hayır”ı göz ardı ederek ulaştığı karar, demokratik değildir. Benim anladığım demokrasi o değil. İşler hızlı ilerlesin diye birçok şeyi göz ardı etmiş oluyoruz. Bizim birbirimizi değiştirmekten öte; birbirimizi ikna etmeye, birbirimizi anlamaya ihtiyacımız var. Bu ihtiyaç Haritası’ndaki ortaklarımın ilhamıyla gerçekleşmiş bir şey. Oradaki maksat parayı bölüşmek değil; yetkiyi, sorumluluğu bölüşmek. Kolektif bir şey kurmak sadece sözde kalabilir, önemli olan bunun dahlini yaratabilmek. Demokrasi kültürü dediğin şey, mahalle topluluklarını yaratıp aynı Köy Enstitüleri, Halkevleri gibi, 1950’ler öncesi gibi, mahalle ve kişilerin dahlini yaratmak. İhtiyaç Haritası’nda onu yapmaya çalışıyoruz, SanatMahal’de onu yapmaya çalışıyoruz. Diyoruz ki, ey seyirci oyununu talep et, kalite talep et, de ki bu bilet fiyatları niye böyle? Ben de sana diyeyim ki, gel bilet fiyatları ve tiyatroyla ilgili hep beraber oturalım, söyleşi yapalım ve anlayalım bakalım bir biletin maliyeti bize ne imiş. İşte bunların gelmesi hep vizyon.

Muhalif olmak, sorgulayıcı olmak ekmek gibi, su gibi, nefes almak gibi doğal geliyor sana. “Kırmızı Koltuk”, “32. Gün”, Ankara’da çıkan “Siyah-Beyaz” gazetesi, Köy Enstitüleri, Halk Evleri bakış açısı oluşturmakta. O bakış açısının gerektirdiği yaşamı yaşamaktaki ısrarın ve tutarlılığınla bence ilham oluyorsun.
Biliyorum ki birçok kişiye ilham oldu ve cesaret verdi bu. İnsanlar dedi ki, “ya biz de bir şeyin üzerine düşünür, kurar, sorumluluk alır, elimizi taşın altına sokarsak; biz de topluluklarımızı kurarız, binalarımızı açarız, hayatımızı bu yaparız”. Bu bir yaşam biçimine dönüşmek demek. Gerçekten binalara ihtiyacımız yok, eğer onlar kültür merkezi olacaksa. Benim derdim bina işletmek değil. Bu binaları devlet açıp, işletmeyi bize versin, biz oluşturduğumuz topluluklarla bunu zaten yaparız. Bizim derdimiz o değil. Binalar da tabii bizim kalelerimiz oluyor ama derdimiz müteahhitlik yapmak değil. Her ne kadar iki yılda bir inşaat yapan, müteahhitler gibi görünsek de… Okuldan mezun olurken epoksinin metrekaresinin ne kadar olduğunu öğrenmek istemiyordum. Şu sıva tutar mı diye bir derdim yoktu. Bu da işin parçasıysa hiç gocunmadan sonuna kadar devam ederiz.

Artık her girişimci tiyatrocunun bütçeyi, sermayeyi, yatırımların ne zaman geri döneceğini bildiğini sen de öğreniyorsun. Evliliğe karşı iken birçok kişi ve oluşuma göbekten bağlanman ironik değil mi?
Onu diyorum ben de. Hem kredi işlerinden hem de sermayeden dem vurmayacaksın. Hem bankadan kredi alıp tiyatro yapacaksın sonra sermayeydi falan diyeceksin. Ya bırak! O zaman niye kredi kartıyla satış yapıyorsun, şu interneti niye kullanıyorsun? Hepsi birbiriyle bağlantılı işte. Kendini neyle meşrulaştırdığın önemli. Hep böyle yaptığını bir rasyonalize etmek, uzlaşmak ama aslında korkunçlaşmak, ortak bir sinsilikte buluşmak… Olacak iş değil yani. O gerçekliği kabul etmek lazım.

Bir işin yapılmasını istiyorsan vakti olmayana ver demişler. Birleşmiş milletler (UNDP) iyi niyet elçisi olman peki? Çok yakıştı sana. Niye bu kadar seviliyorsun, aranıyorsun sence?
Evet, dedim ki yüz yetmiş iki milletle daha uğraşayım. Birleşmiş Milletler ile bizim iki yıllık bir çalışmamız zaten vardı. Yeni değil aslında. Bu iki yılda altı, yedi çalışmadan fazlasına imza attık birlikte. Bu sürenin sonunda artık bunun ismini koyalım, duyuralım dediler. Birlikte yapacağımız bir program vardı zaten. Dolayısıyla 2017 bizim için bir merhaba yılı. 2018 kararlarımızı alıp uygulayacağımız yıl olacak. Hâlihazırda kadın girişimleri, Suriyeli kadınlar, kız çocuklarının eğitimi ve kadın haklarını kapsayan total bir çalışma yaptık. Şimdi o çalışmanın bir modelini İstanbul’da oluşturacağız. Ve sonunda tüm Türkiye’ye yayacağımız bir şeye dönüştüreceğiz.

“Kürk Mantolu Madonna”yı izledin mi? Sabahattin Ali sevgin malum. Sen onun filmini yapmak istiyordun. Ah, oyununu da yapmak isterdim dedin mi? Diğer sevdiğin eserler; “Tutunamayanlar” ve “Anayurt Oteli” için çalışmaların oluyor mu peki?
Oyunu izleyemedim ama zaten Tuba (Ünsal) ile de konuşmuştuk projeyi. Ben bu yoğunlukta başka bir yerde bir proje gerçekleştiremezdim. Turneye gitmek başka bir şey ama orada bir prodüksiyon içinde yer almak benim için imkansız. Çünkü ortaklarıma, buradaki personele karşı bir sorumluluğum var. Biz de iki yıl üzerine çalıştık, baya bir emek verdik. Ne olur, ne olmaz, onu zaman gösterir. “Anayurt Oteli” ile hâlâ çok sıcağım ama daha erken olabilir onun için de.

Şener Şen’in de sana ne ifade ettiğini biliyorum. Şoförlükten öğretmenliğe geçen hayat hikâyesi güzel bir ilham. “Başka Dilde Aşk”ı yazarken bile, onun o muhalif tavrındaki bağırmayan hali sana düstur olmuştu. Sanatçının muhalif olma durumunun bedene geçmiş hali, o hassasiyet sana şiar olmuştu. Derken onunla aynı filmde oynaman rüya gibi. Evren seni duyuyor. “Yol Ayrımı”nda nasıldı birlikte olmak?
Bu Yavuz Turgul’un kararıdır. Onun kararına da hiçbir şey kolay kolay etki edemez. Gülengül Arlıel müthiş bir yönetici. Yavuz hocayla “audition” yapmadan zaten geçemiyorsun; öyle bir şey yok. Şener Şen hariç herkesin denendiği bir süreç ve bence inanılmaz güzel bir şey. Çalışma kültürünü yaygınlaştırmak, böyle anlamak… Ne kattı dersen, yüzlerce andan oluşan hatıra defterinin yanı sıra neden sanat, neden tiyatro, neden sinema? Ben onu hatırladım. Sinemada her şeyden sıyrılıp o ana konsantre olmak. Tiyatroda zaten başka bir çaren yok. Sahneye çıktığında aklın hiçbir şeye kayamaz. O an, orada eğlenmek ve eğlendirmek durumundasın. Bunun için hiçbir çaba sarf etmemen gerekir üstelik. Çaba sarf ediyorsan da problem vardır. Ama kamera dediğin şeyin başka bir gerginliği, set dediğin şeyin başka bir durumu var. Yavuz hoca disiplinden hiç ödün vermeden, velhasıl onun içinde, sana bir alan yaratarak, kendisinin önceden bildiği, oynattığı karakterleri sana teslim ediyor ama bunu yaparken de sana değer veriyor, seninle ilgileniyor. Bunu bir şey bahşediyor gibi söylemiyorum. Kimsenin kimseyi dinlemediği, merhaba deyip arkasını döndüğü, nasılsın deyip, sorunun cevabını beklemediği bu otomatik hız kültürünün içinde Şener Şen ve Yavuz Turgul gibi iki gencin birilerinin zamanını durdurabiliyor olması, zaman içinde kendi zaman ve mekânlarını yaratıyor olmaları… “Zemin Zaman Zuhur” vardır Beliz Güçbilmez’in kitabı. Tam da o. Zamanı ve zemini yaratıyorlar ve zuhur oluyor. Hep böyle eskilerin metodolojilerine ve terminolojilerine karşı gelirler ya… Hâlbuki o ilk akla gelen ve ilk verilen tepki. Onların hepsi sana bir şey anlatıyor. Geçmişten gelen tecrübelerin olmasının yanı sıra çok da uygulanmış, seyirciyle temas etmiş ve bunların sonucunda yazılmış şeyler. Kimse şimdi Stanislavski gibi oturup onlarca tiyatro provasını, oyuncuyla olan tecrübesini, bir süzgeçten geçirip buna da “Bir Aktör Hazırlanıyor – Bir Karakter Yaratmak” demiyor. Kimsenin öyle bir vakti ya da öyle bir kaygısı yok. Dolayısıyla yaşadığım bu tecrübe benim için bir “workshop” gibi bambaşka bir süreç oldu. “Kelebeğin Rüyası” da öyleydi benim için, “Başka Dilde Aşk” da öyleydi. Ben çok ilham aldım. İnşallah bir gün, yapacağım bir işin içinde Yavuz Turgul kadar farkında ve dâhil eden o mesafedeki “maestro”luğa bir alanda ulaşırım.

Meyerhold, Grotowski, Antonio Fava, comedie dell’Arte ve biomekanik oyunculuktan haberdar bir oyuncu olarak, oyunculuk düsturun için “az çoktur” diyebilir miyiz? Becket’in mi o söz; “İleri sıçramak için bazen iki adım geri atman gerekir” “Yenil ama daha güzel yenil”e de omuz veren?
Bu sözler beni çok iyi anlatır. Hepimiz süreçle çok ilgileniyoruz. Sanat dediğin zaten dar sürece odaklı bir şey değildir. Ama sistem seni sürece de odaklanmaya iter. Çünkü bilet satarsın, çünkü seyircinin gelmesi gerekir. Ve yaptığın iş için, ne yazık ki bir ölçüdür bu. Benim için bunların dışında, kişinin kendi mücadelesi dışında buluştukları bu ortak mücadele alanları yaratmaktır aslolan. Gerçekten bilfiil ortak kararlara imza atabilmek, ortak hataya da imza atabilmek bir şeydir. Ortada bir kayıp varsa da o ortak kaybın imzasıdır. Sonrasında da bunu sahiplenmek önemlidir. Tüm bunların dışında kendine; yalnız olmadığına; dünyada birilerinin daha seninle aynı fikirde olduğuna inanmalısın. Ne kadar “unique”, ne kadar farklı, ne kadar biricik, ne kadar başka da olsan, bir tarafıyla senden en az bir tane daha vardır. Meslek de böyle, sanat da böyle, bizi yataktan kaldıran şey de böyle. İnsan kendini güne başlatan şeyin ne olduğunu bulduğunda zaten mutlu olur. Seni ne harekete geçiriyor? Seni inadın harekete geçiriyorsa bir sorun yok. Seni hırsın, çözemediğin hesapların harekete geçiriyorsa orada bir sorun var. Dolayısıyla herkes kendi tutkusunu, kendi hedefini bulduktan sonra da galiba ömür boyu başını çevirmeden yürümekte, o yolunu bırakmamakta bir sorun yaşayacağına inanmıyorum. Batarsın, çıkarsın, kazanırsın, kaybedersin ama yürürsün. Aşk böyle bir şey.

Yine çok keyif aldığım bir söyleşi oldu. Çok teşekkürler.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here