Muhammet Uzuner: “Devlet, Sanatın Gerekliliği Konusunda Düşüncesini Radikal Biçimde Yenilemeli” 

Yavuz Pak
3822 Görüntülenme

Dünyayı sarsan korona virüs salgını 11 Mart itibarıyla “resmen” ülkemize de giriş yaparak ekonomiden toplumsal yaşama, politikadan sanata yaşamın tüm alanlarını sarstı. Seyirci ve sahnelenen oyun sayılarının ivmelendiği bir sezonunun bitimine daha aylar varken, salgın nedeniyle birdenbire tiyatrolar kapandı; tiyatrocular da seyircileriyle birlikte evlerine kapanarak ne zaman biteceği bilinmeten bir karabasanın içinde buldular kendilerini

Büyük bölümü prekarya koşullarında (sigortasız, esnek mesai saatleri, yevmiye usulü çalışma, süreksiz ve düşük gelirli işler) yaşayan tiyatro emekçileri, kendi yağında kavrulmaya çalışan özel tiyatrolar, bodrum katlarındaki sahnelerinde bir sonraki oyunlarının bütçesini denkleştirmeye çabalayan  bağımsız tiyatrolar… Oyuncusundan kostümcüsüne, ışıkçısından dekorcusuna kadar binlerce tiyatro emekçisi bu salgınla birlikte çok ciddi ekonomik sorunlarla yüzyüze kaldılar…

Tiyatro… Tiyatro… Dergisi olarak, içinden geçtiğimiz pandemi sürecinde tiyatroların yaşadığı somut, maddi sorunları yansıtmak ve tiyatrocuların bu sorunlar ve çözüm önerileriyle ilgili görüşlerini kamuoyu ile paylaşmak amacıyla Pandemi Sürecinde Tiyatrolar” başlıklı bir söyleşi dizisi başlattık.

Bugünkü konuğumuz Cihangir Atölye Sahnesi’nden Muhammet Uzuner…

Yavuz Pak: Tiyatronuzun ekonomik yapısı koronavirüs salgınından nasıl etkilendi? Sürecin olumsuz etkilerini telafi etmek için neler yapmayı düşünüyorsunuz? Son birkaç sezondur tiyatroda yaşanan nicel büyüme, maddi anlamda tiyatronuzu bu türden olağanüstü süreçlere karşı dayanıklı kılacak kadar etkili oldu mu? Sizce tiyatro emekçileri bu sürecin yaratacağı ekonomik depremden nasıl korunabilir? 

Muhammet Uzuner: Bu zararı telafi etmek bizim için söz konusu değil. Her şey bıçak gibi kesilince gelirler de kesildi tabii. Gelirler dediysem bu da zaten öyle yüksek bir gelir değil. CAS ve benzerleri gibi yapıların sadece bilet gelirinden kendini çevirmesi zaten çok zor.  Ama en azından giderlerimizin bir kısmını karşılıyordu. Tabii popüler tiyatro yapanlar için durum daha değişik olabilir.

Hiç bir tiyatro (bizim gibi yapılardan söz ediyorum yine) kazandığını biriktiremez. Biriktirebilmesi için sermaye boyutunda kazanması lazım ki bu mümkün değil. Kaldı ki gelirler zaten giderlerin çok çok altında. Biz de kişisel gelirlerimizi artırma yoluna giderek bu süreçte CAS’a destek vermeye zorunluyuz. Maalesef hala bir çok tiyatro yapısı televizyondan veya başka ticari işlerden kazanılan kişisel gelirlerle ayakta durabiliyor.

Bu dünyanın ve dolayısıyla bütün ülkenin başına gelmiş bir şey. İlgili bakanlığın devrede olması gerekir. Pandemi ilanını takiben Kültür Bakanlığı Tiyatro Kooperatifi’nin de çabasıyla bir envanter oluşturmaya başladı. Yardım konusunda da bir açıklama yaptı ama tam olarak ne olduğu anlaşılamadı. Oyuncular Sendikası ile birlikte Tiyatro Kooperatifi’nin sıraladığı istekler oldukça makul olmasına karşın bakanlık net olarak evet ya da hayır demedi. Belirsizlik devam ediyor.

Yavuz Pak: Koronavirüs felaketinin, ekonomiden politikaya, sağlıktan eğitime toplumsal yaşamın pek çok alanında köklü değişimlerin önünü açacağı, dünyanın eskisi gibi olmayacağı söyleniyor. Sizce, bu süreç, Türkiye’nin -tiyatro alanında sübvansiyonları belirleyen- kültür politikalarında, ya da daha genel anlamda devlet-tiyatro ilişkisinde bir değişimin başlangıcı olabilir mi? 

Muhammet Uzuner: Her kriz kendinden sonrasını etkiler kuşkusuz. İnsanlar ya da devletler de yeni duruma karşı bir savunma geliştirir doğal olarak. Ama bu savunma da şimdiye kadar yaşamda kalma amacınıza ve bakış açınıza paralel olacaktır. Türkiye şimdiye kadar çok çok uzun yıllardır bu konuda iyi bir sınav vermedi. Kültür ve sanat politikalarına baktığımız zaman  ortada büyük bir boşluk görüyoruz. Kültür ve sanat yapılarının insanların gereksinimi olduğunu ve bu yapıların ayrım gözetmeksizin, siyaset üstü  bir refleksle var edilmesi gerektiği konusunda bir eğilim hiç göremiyoruz. Burada şu konuyu dile getirmekte yarar var: Devlet, tiyatro ya da genel olarak sanata karşı “yardım” ve “destek” anlayışından vazgeçip “dayanışma” içinde olmalı, birlikte hareket etmeli. Belli bir parayı -ki devlet bütçesi içinde gözle görülemeyecek bir miktar bu- tiyatrolara vermek genel bir sanat ikliminin oluşması için yararlı ve işlevsel değil. Bunun için bir bakış açısı geliştirmeli ve sanatın gerekliliği konusunda düşüncesini radikal bir biçimde yenilemeli. 

Salgın dolayısıyla açığa çıkan ekonomik zorluklar tiyatroların da sorunlarını açığa çıkardı. Önceden bir oyun yapabilmek için varını yoğunu ortaya koyan sanat üreticileri olarak şimdi değirmenin bu şekilde dönmemesi gerektiğini, sadece oyun yapmakla bir yere varılamayacağını daha doğrusu sadece oyun yapabilmenin kalıcılık ve süreklilik konusunda yeterli olmadığını, bir araya gelmenin ve sorunları açık bir biçimde ortaya koymanın zorunluluğunu gördük. Bu çok iyi ve yararlı bir gelişme. Biz oyuncuları kandırmak çok kolaydır: Provada ya da oyunda güzel bir an bizi çok heyecanlandırır, uzun süre yaşatır. Ama bu anların bize mutluluk vermeye devam edebilmesi  için hukuki ve mali olarak sağlam yapıların oluşması gerekir. Bir tiyatronun işletmesi ülkemizde binbir zorlukla yapılıyor. Tiyatroların üzerindeki kira, vergi, sigorta vs gibi giderler bilet geliriyle karşılanabilecek gibi değil.

Devletin sanat üreticilerine “zorda kalmış yurttaşlar” gözüyle değil “toplumun yaşamsal bir gereksinimini karşılayan, toplumu ileriye götüren yapılar” gözüyle bakması gerekir. Umalım ki kamu tarafında da böyle bir değişim olur ve devlet, sanat üreten yapıları yaşamsal zorunluluk olarak görür. Salgından sonra olabilecekler üzerine iki ana görüş var: Birincisi kapitalizmin ve küreselleşmenin zayıflayacağı ve daha eşitlikçi ve sosyal bir toplum yapısına geçileceği, ikincisi ise devletlerin vatandaşlarını bu tür felaketlerden korumayı bahane ederek daha da baskıcı bir devlet anlayışının hakim olacağı. Hangisi gerçekleşir bugünden bilmek zor ama sanatın durumunu bu gelişmeler etkileyecektir. Karantina döneminde yaşadığımız bir takım paylaşımların ve farkındalıkların romantik bir anı olarak kalmaması en büyük dileğim.

Yavuz Pak: Salgın sürecinde tüm topluma evde kalınması salık verilirken, milyonlarca işçi, emekçi hastalık riskiyle sokağa çıkarak çalışmak durumunda kaldı. Bu durum, ekonomik tercihler kadar, meslek örgütlerinin ve sendikaların zayıflığı olarak yorumlandı. Sizce, koronavirüs süreci tiyatrolar ve tiyatrocular için, asgari müştereklerde buluşmayı ve mesleki dayanışmayı inşa ederek sorunlarının çözümü için bir örgütlü bir mücadele vermenin önünü açabilir mi? 

Muhammet Uzuner: Geçenlerde bir yazı okudum. “Ne kadar konfor içindeyseniz zekanız ve yetenekleriniz o kadar zayıflar” diyordu. Gerçekten de sıkıntıya girmeden bazı düşünceler ve eylemler oluşmuyor. Sorunları aşabilmek için önce farkına varıp sonra da kabul ve ifade etmemiz gerekiyor. Tabii devlet o kadar kör ve duymazlıktan geldi ki uzun yıllardır ifade etmek de etkili olmadı, herkes kendi işine baktı. Aslında bir yönüyle farkındayız tabii. Tiyatroların o kadar çok sorunu var ki varlığını sürdürebilmek için oyun üretmek ve sahnelemek asal amaç haline gelebiliyor.

Pandemi bütün dünyada olduğu gibi bir farkındalık ve dayanışma duygusunu geliştirdi. Şimdi böyle bir sürecin içindeyiz.  Bazı şeylerin yürüyemediğini ve kolektif davranma gerekliliğini gördük. Bu hepimiz için geçerli. Örgütlenme konusunda sıkıntılı bir toplum olarak umarım bu konuda bir araya gelebiliriz. Umudum şurada ki, tiyatro yapan insanlar yine de aklıselim sahibidirler. 

Yavuz Pak: Tiyatronun asal bileşeni olan “seyirciye”, bugün zor durumda olan diğer asal bileşenini temsil eden bir “oyuncu” olarak ne söylemek istersiniz? 

Muhammet Uzuner: Tiyatro seyircisiz gerçekleşmeyen bir sanat dalı. Oyuncu kadar seyirci de olmazsa olmazı tiyatronun. Bu dönemde onların da elini taşın altına koyması gerekiyor. Bizleri iltifata boğdukları, kıymetlendirdikleri oyunlarımızı seyretmeye devam edebilmeleri için onların da çaba göstermesi gerekiyor. Seyircinin de “zor durumda olan tiyatroculara destek” değil “dayanışma” ruhuyla hareket etmesi gerekir. Seyircinin de konforlu alanını hepimiz gibi terk etmesi gerekir. Şunu hiç bir zaman unutmamalı: Tiyatro her ne kadar seyircisiz yapılamıyorsa seyirci de tiyatrosuz yapamaz, yapamamalı. Bu anlayışa sahip olunabilmeli.

Yavuz Pak: Çok teşekkürler…

Muhammet Uzuner:  Ben teşekkür ederim…Sevgiler…

 

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku