Nâzım Hikmet’in doğum gününde bilinmeyen iki oyun çevirisini sunuyoruz.

Tiyatro… Tiyatro… Dergisi’nin Ocak 2015 sayısında yayımlanan bu yazı Sinan Şanlıer’in diğer araştırmalarının öncüsü niteliğinde. Sinan Şanlıer, uzun bir süredir yapıtları üzerine çalıştığı Nâzım Hikmet’in iki çevirisine ulaştı ve günümüz Türkçesi’ne aktardı. Bu çeviri oyunlardan biri (Haber) sahnelenmemiş, diğeri (Ocak Çekirgesi) ise 1943-44 sezonunda İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda sahnelenmiş.

Bu tespitin kanıtları belgelerin kendisinde bulunmaktadır. Şanlıer’in ulaştığı kaynakların biri doğrudan Nâzım’ın kendisi tarafından yazılmış ve Nâzım Hikmet imzasını, diğeri ise Nâzım’ın çokça kullandığı takma isimlerden biri olan Orhan Selim imzasını taşımaktadır.

 ***

Edebiyatın hemen her türünden örnekler vermiş Nâzım Hikmet, geçim kaynağının tamamını elbette ki kalemi sayesinde temin etmiştir. Bildiğimiz şiirlerinin dışında üç roman yazmış, senaryoları dolayısıyla sinema dünyasıyla yakın ilişkilerde bulunmuş, birçok tiyatro oyununa imzasını atmış ama bütün bunların yanı sıra, özellikle cezaevinde olduğu sıralarda yaptığı çeviriler de, geçimini sağlamasında önemli destek olmuştur. Operalar, hikâyeler, romanlardan çeviriler yapmış, Türkiye’ye, Türkiye insanına adapte etmiştir. Nâzım, bu yöntemle tiyatro oyunları da kaleme almıştır. Ne var ki telif sorunlarına bağlayabileceğimiz nedenlerden dolayı bu eserler, günümüzde basılan eserlerinde yer almamış, okuyucuya ulaşmamış, sadece çevrildiği dönemlerde ve sınırlı sayıda kâğıt üzerinde kalmış ya da kıyıda köşede unutulup gitmiştir.

Haber

Nâzım’ın, Maurice Maeterlinck’den tercüme ettiği “Haber” isimli oyunun yer aldığı defterin kendi el yazısıyla yazılmış baş sayfaları.
Nâzım’ın, Maurice Maeterlinck’den tercüme ettiği “Haber” isimli oyunun yer aldığı defterin kendi el yazısıyla yazılmış baş sayfaları.

Oyunlardan ilki Maurice Maeterlinck tarafından 1894 yılında yazılan ve orijinal ismi Interieur olan oyun, dilimize Haber ismiyle çevrilmiştir. Nâzım’ın el yazısı ile yazılmış çeviride Nâzım Hikmet’in yanı sıra Sadi Ergin imzası da bulunmaktadır.

Türkiye’ye adapte edilen oyun, bir ölüm karşısında, yolcu ve yerleşik, genç ve yaşlı gibi karşıtlıklarda kişilerin takınabilecekleri tavırları, psikolojilerini tahlil etmektedir.

Tek perdelik oyun, bir kırsalda geçmektedir. Sahne, çevirinin girişinde şu şekilde anlatılmaktadır: “Viran bir bahçe nihayetinde, alt katının üç büyük penceresinde aydınlık bulunan bir ev, pencereden büyük bir oda görünüyor. Lambanın altında toplanmış bir aile. Baba ateşin başında, anne dirseğini masanın üzerine dayanık durur. İki genç kız beyazlar giyinmiş odanın sükununda oya işlemekle meşgul. Annenin kucağında bir çocuk başını sol omzuna dayamış uyuyor. İhtiyarla Yolcu büyük bir ihtimamla bahçeye girerler.” Oyunun şahısları ise İhtiyar, Yolcu, Ahmet (15 yaşında, ihtiyarın torunu), Zehra (10 yaşında ihtiyarın torunu), Ahali, Baba, Anne, İki kız kardeş ve Küçük bir oğlan’dan oluşturmaktadır.

Vaktin akşamı bir hayli geçen bir saatinde, karanlıkta, Yolcu’nun kasabaya doğru gittiği bir sırada, yol kenarında, sazlıkların ötesinde yüzen bir cesedi görüp durumu İhtiyar’a haber vermesiyle, oyunun temelini oluşturan tartışma da başlar. İhtiyar’ın tanıdığı bu cesedi, aileye, kim ve nasıl haber verecek? Evin dışından içeriye doğru bakarak İhtiyar ve Yolcu, farkına varmadan bunun tartışmasını yaparlar:

“Yolcu: Erkeğin gözü bu yana dönse de bir işaret etsek… İşte başını çevirdi. Ben cama vurayım mı, ne dersin? Nasıl olsa işi içlerinden birinin diğerlerinden evvel öğrenmesi daha iyi değil mi?

İhtiyar: … Ne şen bir yuva idi burası. Büyük kızı da o kadar severlerdi ki. Şimdi öldüğünü duyarlarsa, hayır olmaz, pencereye yaklaşmak, cama vurmak filan kabil değil… En doğrusu bu haberi olağan bir işmiş gibi haber vermek, çok telaş göstermek, kederli olmamak lazım. Biz ne kadar kederli olsak elbette onların kederi bizimkinden üstün olacaktır… Haydi bahçeye öbür tarafa gidelim, ben kapıyı  vurup içeri girerim. Ah şu zamanda içeri ikimizin beraber girebilmesi kabil olsa idi. Bilir misin bana yalnız tek başına götürülmeyen bir kara haberin acısı daha az duyulur gibi geliyor. Yolda gelirken hep yalnız gireceğimi düşünüyordum. Bu ise çok acı olacak. Ben ilk ağızda bütün felaketi söyleyivereceğim, onlar da bir an için her şeyi öğrenecekler… Sonra, usul lakırdılardan usul kelimelerden sonra derin bir sessizlik içinde gömülüp kalacağız… İşte korktuğum şey. Hal bu ki beraber girebilseydik, ben onlara dolambaçlı sözlerden sonra mesela “onu derenin üzerinde kolları kavuşmuş, yüzüyor gibi buldular” derdim…”

Oyun bu minval üzere devam eder ve akışı içinde ihtiyarın Ahmet ve Zeyneb isimli torunları da kendi yaşlarına uygun bir heyecan içinde tartışmaya katılırlar. Sonunda bu ölüm haberi evdekilere ulaştırılır…

Oyunun bu çeviri ile herhangi bir yerde sahnelendiğine dair bir kayıt bulunamamıştır.

Maeterlink’in eseri bir de Sabahattin Eyüboğlu tarafından çevrilmiş ve 1940 yılında Maarif Vekaleti tarafından basılmıştır. Eyüboğlu oyunun orijinalliğine dokunmamış, şahısları olduğu gibi korumuştur. Eserde şahıslar bu kez, bahçedekiler, İhtiyar, Yabancı, Marthe, Marie olarak, evin içinde ise Baba, Anne, İki Kız Çocuk olarak yer almıştır. Gerek Nâzım’ın ve gerekse Eyüboğlu’nun çevirileri karşılaştırıldığında, birinin adapte etmesinden kaynaklanan, bir diğerinin ise orijinale bağlı kalmak istemesinden kaynaklanan farklılıklar bulunmaktadır. Kitabın önsözünde belki de bu farklılığın ya da adaptasyon çabasının gereksizliğini kendince dile getirmek için Suut Kemal Yetkin, 1940 yılındaki baskının önsözünde de şu satırlara yer vermiş:

“… Tiyatro eserlerini sahne faaliyeti doğurur. Kuvvetli bir sahnemiz teşekkül edince, bu sahnenin ifadesi olan milli eserlerimiz kendiliğinden vücut bulacaktır. Şimdilik dünyaca tanınmış eserlerin tercümesiyle iktifa ediyoruz.

Edebiyat ve tiyatro inkilaplarını daima bir tercüme faaliyeti hazırlamıştır. Mesela Alman sahnesini canlandıran, Wienland’ın ve Sclegel’in tercümeleri değil midir. Biz adapte piyes ismi altında, şahsiyeti bozulmuş şeyler, derme çetme eserler istemiyoruz.

Sonu gelmeyen bir tercüme faaliyeti de gayemiz değildir…”

Nâzım’ın bu oyunda yaptığı gibi, adaptasyon çabası sadece bu oyunla sınırlı değildir. Daha başka bir çok yazı ve hikâyelerinde de bunu görmek mümkündür.

 

"Ocak Çekirgesi" 1943-44 sezonunda İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda sahnelenmiştir.
“Ocak Çekirgesi” 1943-44 sezonunda İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda sahnelenmiştir.

Ocak Çekirgesi
Nâzım’ın çevirdiği ve kıyıda köşede kalmış ikinci oyun ise İngiliz yazar Charles Dickens’dan. 1845 yılında yazılan ve İngilizcedeki adıyla The Cricket on the Heart adlı eser, Ocak Çekirgesi adıyla Şehir Tiyatrosu’nda 1943-44’de bir sezon sahnelenmiş. Çeviride, Nâzım’ın kendi adının yerine, 1938 yılında cezaevine girmeden önce ağırlıklı olarak Akşam ve Tan gazetelerinde yayınlanan yazılarında kullanılan Orhan Selim ismi bulunmaktadır. Oyunun Şehir Tiyatrosu’nda sahnelenmesinden önce Türk Tiyatrosu Dergisi’nde yer alan ilanlarında da Orhan Selim isimi kullanılmıştır. Çeviride herhangi bir adaptasyona yeltenilmemiş, aslına sadık kalınmış, isimler de aynen korunmuştur.

Bay Prinbengel, Bayan Peerybingle (nakliyecinin karısı), Teklton (cimri), Kaleb (fakir ve yaşlı oyuncakçı, Teklton’un işçisi), Berta (Kaleb’in kör kızı), Mey (bayan Prinbengel’in arkadaşı, Teklton’un göz koyduğu kız), oyundaki sayısı fazla olmayan karakterler olarak karşımıza çıkmaktadır.

"Ocak Çekirgesi" İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda sahnelendiği dönemin afişi. Çeviren olarak Nâzım Hikmet'in kullandığı takma isimlerden biri olan Orhan Selim görünmektedir.
“Ocak Çekirgesi” İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda sahnelendiği dönemin afişi. Çeviren olarak Nâzım Hikmet’in kullandığı takma isimlerden biri olan Orhan Selim görünmektedir.

Oyunun temeli, aile içi ilişkiler ve bu ilişkilere müdahil olmak isteyen yakın arkadaşlar, ve uzak tanımadıklar vs. üzerine kurulmuştur. Gönül ilişkileri, sadakat, aldatmak, cimrilik, yoksulluk ve benzeri birçok insani durumlar da konuyu süsleyen ana faktörler olmuştur. Oyun biraz da adaleti yerine getirme çabasını taşımaktadır. Birbirini seven iki genç, ama genç kıza göz koyan hem yaşlı hem de cimri bir başkası, ortalığı birbirine katmak için karısının, kocasını aldattığını kanıtlama çabası, kör bir kız çocuk, çıktığı seyahatte öldüğü zannedilen bir erkek evlat, vs…

Başında bir roman olarak tasarlanmış ve böyle piyasaya verilmiş eserin oyunlaştırılmasından başka, 1896’da operası ve 1909’da ise sessiz filmi de yapılmıştır. Oyunun ilk defa 1859 yılında New York’ta sahnelenmiştir.

“Ocak Çekirgesi”nin ne zaman tercüme edildiğini tam bilemesek de, 1940’ların hemen başlarında gündeme geldiğini görüyoruz. Nâzım,  karısı Piraye’ye yazdığı mektuplarda konuya değinmektedir (Piraye’ye Mektuplar, YKY, s. 458). “…Duyduğuma göre Ocak Çekirgesi’ni ikinci piyes olarak oynayacaklarmış. Tabii parasını sen alırsın. Ben o piyesin tutacağını sanıyorum. Ben Moskova’dayken en büyük tiyatrolardan olan Hudojestvenni Tiyatrosu’nda oynamışlardı. Zaten tercümesini de Rusçadan ve meşhur rejisör Stanislavski’nin tertibinden yapmıştım…”

Eser oyun olarak Amerika’nın dışında, Fransa, Rusya gibi ülkelerde sahnelenmiş, hem de sahneleme Çehov tarafından yapılmış, İngiliz ve Amerikalı sanatçılar rol almıştır.

İstanbul’da 1943-44 sezonunda sahnelenen oyunu, Muhsin Ertuğrul, Rusya’da 1914 yılında Moskova Sanat Tiyatrosu’nda sahnelenmesinden 12 yıl sonra, 1926 yılında yine aynı sahnede izlediğini belirtmektedir. Oyun, Şehir Tiyatroları’nda sahnelenmesinin ardından bir tartışmayı da gündeme getirmiştir. Tartışma, oyunun içeriği ile birlikte, bunun gibi bir tercüme eserin Şehir Tiyatroları’nda sahnelenmesinin ne kadar gerekli olduğu ekseni etrafında dönmektedir. Tartışmanın tarafları ise Türk tiyatro tarihinin iki önemli ismi olan Muhsin Ertuğrul ve Selim Nüzhet’tir.

Tartışma, Selim Nüzhet Gerçek’in oyun üzerine Akşam gazetesinde “Temsile değer mi, değmez mi?” başlıklı bir yazıyı kaleme almasıyla başlamış, Muhsin Ertuğrul da, Türk Tiyatrosu Dergisi’nde karşılığını vermiştir. “Şehir Tiyatrosu seyircilerini Shakespeare’in “Nasıl Hoşunuza Giderse”sinden sonra Dickens’in “Ocak Çakirgesi’ni görmeye davet etmekle bir hata işlemiş oluyor” satırlarıyla başlayan Selim Nüzhet’in eleştirisine Muhsin Ertuğrul gecikmemiş, verdiği karşılık derginin 174. sayısından başlamış ve beş-altı sayı sürmüştür. Selim Nüzhet’in “aslında hristiyani akideler çok bariz olan bu piyesin, ismi müstesna, Orhan Selim tarafından muvaffakiyetle tercüme edildiğini ilave etmeliyim. Tekrar edeyim, eser aslındaki hıristiyani akideyi sezdirmiyor. Mütercimin muvaffakiyeti aşikâr.” satırlarına Muhsin Ertuğrul da aynı ağırlıkta ve biraz daha geniş bir perspektifte yanıt vermiştir: “…ben de bunu okur okumaz 31 Mart gününü tekrar yaşıyorum zannettim. Yalnız bu yazıda “Şeriat isteriz, din elden gidiyor…” sayhaları eksik. Birçok düşündüm hatta kendi kendime dedim ki: Eğer bu keskin gözlünün bulduğu “Hıristiyan akide” eserin benim inemediğim kadar derin bir yerindeyse, ben bunu sezmeden, görmeden yanıldımsa –olur e!- acaba 1918’de bütün kökü ve geleneğiyle kiliseyi yıkan Bolşevizm, aynı yılda bir basın şaheseri olarak ve renkli dekor ve kostüm tablolarıyla eseri süsleyerek bu piyesi yeniden niçin bastı? 1926’da bilmem kaçıncı temsilini gördüğüm bu Hıristiyan akidesi taşıyan piyesi Bolşevikler niçin yıllarca oynattılar acaba? Din propagandası yapmak için mi?”

"Ocak Çekirgesi"nin bir başka ilanı, burada oyuncular da görülmektedir.
“Ocak Çekirgesi”nin bir başka ilanı, burada oyuncular da görülmektedir.

Bu tartışma daha başında sert bir hal almış, Muhsin Ertuğrul’un biraz da eski bilgilerini satır aralarına serpiştirmesiyle uzayıp gitmiştir. Tartışmanın başının sonunda Selim Nüzhet’in “Son söz olarak bu piyesin layık olduğu bisud (faydasız) emeklere yüreğimin sızladığını tekrarlamaktan kendimi tutamayacağım, yazık, yazık, yazık.” satırlarına Muhsin Ertuğrul, “yazık”lar üzerinden yanıt vermiştir: “Görüyorsunuz ya üstadım, ortada paylaşılması lazım gelen üç (YAZIK)dan başka bir şey kalmadı, müsaade buyurursanız onları şöylece taksim edeyim:

YAZIK, böyle bilgisi eksik birinin, Türkiyemizin çok okunan bir gazetesinde yarım yamalak, derme çatma, yalan yanlış yazılar yazabilecek birbuçuk sütun yer bulabilmesi için memleketin düştüğü adam kıtlığına Yazık!..

Bu yazıları okuyup da içinde istifadeli, gerçek bir şey bulacağını uman masum okuyucuya YAZIK!..

Son sonunda böyle birbuçuk sütun içinde yüzlerce hata dolu bir yazıya cevap vermek zorunda kaldığım için bana YAZIK!..”

"Ocak Çekirgesi" 1943-44 sezonu İstanbul Şehir Tiyatrosu
“Ocak Çekirgesi” 1943-44 sezonu İstanbul Şehir Tiyatrosu

Bu tartışma burada bitmeyip burada başlamaktadır. Türk Tiyatrosu Dergisi’nin 174. sayısından sonra, daha beş sayı ve on iki sayfa sürmektedir. Nâzım, belli ki bu tartışmanın dışında kalmıştır. Bu konuda herhangi bir yerde, bir not, bir kayıt göremedik, mektuplarında bile.

Nâzım, şiirlerine olduğu kadar tiyatro oyunlarına da emek sarf etmiştir, özellikle de Türkiye’den ayrıldıktan sonra. Muhsin Ertuğrul ile Nâzım’ın sanatsal ilişkileri sadece bu “Ocak Çekirgesi” ile sınırlı değildir. Daha 1930’ların başında başlamış, Şehir Tiyatroları’nda Nâzım’ın yazdığı “Kafatası”, “Bir Ölü Evi” ve “Unutulan Adam” oyunları sahnelenmiş, yirmiye yakın filme birlikte emek vermişlerdir. Köşe bucak arandıkça şaire ait daha birçok yazı, şiir vb. çalışmaları gün yüzüne çıkacaktır. “Haber” ve “Ocak Çekirgesi”, Nâzım’ın kıyıda köşede kalmış çalışmalarından sadece ikisidir…

Kaynak: Tiyatro… Tiyatro… Dergisi, Ocak 2015, Sayı: 269

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here