Tolga Polat

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, Ivana Dimic’in Maksim Gorki’nin ilk öyküsü “Makar Çudra” dan uyarlayarak kaleme aldığı “Çingeneler Gökyüzünde Yaşar” adlı yeni oyunu ile geçtiğimiz günlerde perde açtı… 34 kişilik oyuncu kadrosu ile dikkat çeken müzikal, temelde aşk ve özgürlük teması üzerinden nasıl sınanabileceğini anlatıyor… Oyunun rejisi Gökçe Yurtsal’a ait…

Gorki’nin “Kavkaz” adlı yerel gazetede yayımlanmış ilk öyküsü olma özelliğini taşıyan Makar Çudra; özgünlüğü ve stilindeki romantiklik ile edebiyat dünyasının hayli ilgisini çekmiştir… Uçsuz bucaksız stepler ve sonsuz gökyüzü etrafında bir çingene obasında geçen hikâye, özgürlük mü? aşk mı? önermesini bir metafor içinde sunar… Yazarın, Makar Çudra öyküsünde ana karakter olarak bir çingeneyi seçmesi özgürlük motifinin daha kolay işlenmesine elbette yardım etmektedir…

Bilindiği gibi çingeneler, hemen hemen tüm dünyaya yayılmış, belli bir yeri mesken edinmeden, göçebe hayatı yaşayan özgür bir halktır… Ahmet Haşim onlar için “Çingene bizzat bahardır! “ derken,  Kanuni Sultan Süleyman döneminde İstanbul’da ata binmesine izin verilmeyen tek etnik grup olarak ilan edilmişlerdir… Çingeneler hem neşeleri hem çileleri eksik olmayan, sürüldükleri her coğrafyada dışlanmış, ötekileştirilmiş, ezilmiş, ön yargıyla bakılıp; dünyanın her yerinde ırkçılığın, ikinci sınıf insan muamelesinin maalesef hedefi olmuşlardır… Hindistan’ın uğradığı büyük Aryan istilasından hemen sonra, yeni düzeni kabul etmedikleri için tam beş bin yıldır göçebe hayatı yaşayan ve kastın dışına atılarak Hint ilinden sonsuza kadar sürülen çingeneler, belki de ne gezgin ne göçebe ne de özgür ruhludur önce sadece insandır… Roman sözcüğünün kelime kökü olan “rom” un insan anlamına geldiği “Roman” demenin kendi dillerinde “insanım” anlamı taşıdığını düşünürsek, öteki yerine sadece insan demek muhakkak daha insani olacaktır…

Gorki’nin öyküsünde özgürlüğü, en çok Makar Çudra karakterinin sözlerinde görürüz… Eserde Makar Çudra’nın anlattığı hikâye de ünlü çingene Loyko Zobar ve hırçın güzel çingene kızı Radda’nın özgürlüklerinden vazgeçmemek için aşklarından vazgeçişleri görürüz… Bu iki âşık, özgür olmadan, yalnızca bir kişi için yaşayacaklarına, bilinmezi tercih edeceklerdir… Loyko’nun gururunu geri plana atıp, Radda’ya herkesin önünde aşkını söylemesi, söylerken de özgürlük şartını koşması bunun en temel göstergesidir… Gorki’nin romantik eserleri arasında aşk motifinin en baskın olduğu öykü olan Makar Çudra, kahramanları üzerinden adeta aşk ve özgürlük arasında kalan bir mücadeleyi yansıtmaktadır…

2016 yılında “Arzamas” adlı romanı ile “NIN” ödülünü alan yazar Ivana Dimic, verdiği bir söyleşide Tiyatro sanatı için;  “Seyirciye umut veren, yaratıcı, özgür ve çok yönlü soruşturan büyüleyici bir Sanat…” tanımını kullanmıştır… Gorki’nin hikâyesinden yola çıkan yazar, oyunun ilk bölümünde karmaşık anlatıma rağmen, bütün halklara yurtlarını, hürriyeti, barışı ve birbirlerini sevmeyi özetlerken metnin çatısını özgürlük teması üzerinden kurgulamıştır… Aşk’ın özgürlük senfonisi çalmadan dans edemeyeceğinin altını çizen Dimic, öteki olmanın çözümsüzlüğünü de ortaya koymaktadır…

Dunja Kaldzıja çevirisi ile sahnelenen oyunun yönetmeni Gökçe Yurtsal, hareketli ve görkemli bir anlatım ile oyunu sahnelemeyi yeğlemiş… Bu görkemin içinde özellikle birinci perde de fazla kalabalık ve sözsüz oyunların bolca olduğu bölümler, metin ve rejiden kaynaklı karmaşık bir anlatımı yaratırken, zaman zaman odak noktasının kaybolmasına neden oluyor… Müzikler, müthiş! Akın Sevgör’ün müzikleri ve Hakan Elbir’in kusursuz şefliği alkışı sonuna kadar hak ediyor… Senem Oluz’un koreografisi de müzikle adeta organik bir bağ kurarak kesinlikle geri de kalmıyor… Sahne tasarımında Batuhan Bozcaada ve kostüm tasarımında Nihal Kaplangı’da alkışı hak ediyor… Oyuna çok önemli bir katkı sağlayan Işık tasarımı ise Mustafa Türkoğlu’na ait…

Oyunculuk açısından ekibin genelinin dans ve ses özelinde çok iyi olmasına karşın, duygu ve iç aksiyonun gerçekliği ve rolü bütüne yansıtma noktasında zaman zaman geride kalınması, illüzyonun etkisini kimi sahnelerde düşürüyor… Orhan Erhan Yıkılmaz fiziksel devinimi ön plana alan oyunculuğu ile yorumunu sunarken, Berfu Erdoğan rolüne kattığı yüksek enerjisi, sesinin güzelliği ve gerçekçiliği ile ön plana çıkıyor… Evet sesler çok iyi, dans devinimleri muhteşem, adeta bir Broadway müzikalinde gibiyiz! Ancak gerçekliğin en önemli unsuru “duygu” zaman zaman müziğin ve dansın gerisinde kalırken, genel anlamda tüm oyuncular eylemlerini gestusları ile uyum içinde harmanlayan, dinamik ve tempolu bir yorum sunuyor… Mizansenin belli bir estetik kurgu içinde seyirciye yansımasını sağlayan tüm oyuncular, başarılı bir armoni’nin nasıl olması gerektiğini müzikal yetkinlikleri ile ortaya koyuyorlar…

Oyun; final sürprizi ile şaşırtırken, antik çağdan günümüze uğruna çok ağır bedeller ödenen özgürlüğü, varoluş ve etnik kimlik üzerinden diyalektik bir ilişki içinde sorguluyor… Prometheus, Antigone,  Medea gibi tragedyalarda pozitif ve negatif yanlarıyla çok boyutlu irdelenen özgürlük düşüncesi, bu kez Loyko Zobar ve Radda’nın aşkı üzerinden sorgulanıyor… Ne yardan geçerim ne özgürlükten diyen müzikal, dinamik coşkusu ve kıpır kıpır ritmi ile adeta kulakların pasını siliyor…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here