Neden olmasın? Belki  “ZBAM!” diye olur!…

Yavuz Pak
2966 Görüntülenme
Neden olmasın? Belki  “ZBAM!” diye olur!…

On yıl önce kaybettiğimiz, tiyatro teorisinde devrim yaratan fikirleri ve yerleşik yargıları dinamitleyen uygulamalarıyla bir mihenk taşı olan Augusto Boal, ömrünü adadığı çabalarının merkezinde “tiyatronun kökenlerine dönüş” olduğunu söyler ve ekler: “Tiyatro, Dithyrambos törenlerinde ‘kolektif bir politik eylem biçimi’ olarak doğmuştur. Ancak Yunan site devletleri bu kontrolsüz eylem biçimini denetimi altına almak ve ehlileştirmek için tragedya ve komedyayı üretmiştir. Ardından, Aristotales bu devletçi tiyatro modeline kuramsal bir çerçeve çizerek onun kalıcılaşmasını sağlamıştır.” Boal’e göre bu model, “Seyircileri oditoryum adı verilen bir bölgeye sıkıştırarak etkisizleştirmiş ve asıl eyleme yetkisini -aynı zamanda devlet memurları olan- oyuncuların tekeline vermiştir. Trajik kahraman-özdeşleşme-katharsis kavramlarına dayalı bu model ufak tefek değişimler geçirerek 20.yüzyılın başına kadar hakim tiyatral anlayış olmayı sürdürmüştür.” (1)

Bu hakim tiyatral anlayışa itiraz eden Kara Kabare’nin, “ZBAM!” adlı oyunu geçtiğimiz günlerde prömiyerini yaptı.  Tanıtım bültenlerindeki “çarpıcı” ifadelerin gerçekte de karşılığını bulduğu “ender” oyunlardan biri olduğu için, ZBAM!’ın konusunu oyunun tanıtım bülteninden alıntılamakta bir sakınca görmüyorum: “Şirvan Akan tarafından, toplumda çok duyulma fırsatı olmayan öykülerin toplanıp stilize edilmesiyle oluşturulan oyun, bu bağlamda alternatif bir tarih yazmayı amaçlıyor. Kara Kabare topluluğu, ZBAM! oyununda, tiyatroda seyircilerle birlikte bir komün kurmaya karar vermiş bir topluluğun öyküsünü anlatırken, birlikte nasıl yaşayabileceğimiz, farklılıklarımızla nasıl bir arada durabileceğimiz gibi sorulara karanlık ama şenlikli bir mizahla değiniyor. Şarkı sözlerinden en küçük repliğe kadar tamamen yaşanmış olaylardan oluşan oyun, uyuşturucu kullanıp da bırakabilenlerin, kötü mahallelerden sağ çıkabilenlerin, tecavüze uğrayıp da bunu dönüştürebilenlerin, tüm varsayımları geçersiz kılıp delirmeye karar verenlerin sert ama kuvvetli umudunu, daha güzel bir dünya umuduyla harmanlıyor.“ (2)

Şirvan Akan’ın yazıp yönettiği, Defne Koldaş, Furkan Ak, Nihan Şentürk, Selami Üstübi ve Tuba Karabey‘in rol aldığı ZBAM!’ın besteleri Baki Turanlı’ya, müzik prodüksiyonu Aykut Özen’e, ışık tasarımı Murat Bakır, afiş tasarımı ise Osman Sarı’ya ait. 

ZBAM!, “komün” teması üzerinden çok katmanlı ve gerçekçi bir tartışmanın kapılarını aralıyor. Oyun metni her ne kadar absürd öğelerle ironik dili harmanlayarak mizahi bir anlatım yöntemini benimsemiş olsa da, yaşanmış gerçek öykülere dayanıyor ve bugün, bu coğrafyada her an karşımıza çıkabilecek gerçeklikler üzerinde temelleniyor. Farklı insan tipolojilerinin farklı anılarını, hayallerini ve fikirlerini bütünleştirerek, sadece alternatif bir tarihsellik değil, aynı zamanda ortaklaştırılmış bir gelecek kurgulamaya ve “komünü” dünden yarına uzanan bir süreç olarak inşa etmeye çabalıyor. Bu çabayı, toplumsal yaşamın ekonomik, politik, ideolojik, sosyolojik ve psikolojik veçheleri ile “diyalektik bir bütünsellik” ortaya koyarak besliyor. 

Komünal bir yapı arayışıyla yola çıkan ZBAM!, bu yönelimiyle tiyatronun tarihsel kaynağına iniyor. Zira, “tiyatronun kökenine eğildiğimizde, ilkel kabilelerin av oyunlarına kadar gideriz. İlk insan, gece ateşin çevresinde otururken, av hayvanlarını çoğaltmak ya da ertesi gün çıkılacak olan avın iyi geçmesini sağlamak için bir çeşit büyü yapmayı düşünür ve avlayacağı hayvanı bazı hareketlerle taklit eder. Gene avının nasıl geçtiğini başkalarına anlatmak istediğinde de, hareket aracılığıyla başından geçenleri diğer insanlarla birlikte ‘oyunlaştırır.’ İşte bu oyunlarda tiyatronun üç temel ilkesinin bir arada bulunduğunu görürüz: “Taklit, hareket ve topluca katılma.“ (3)  Dolayısıyla, tiyatro edimi kökeninde “topluca katılımı, ortaklaşa bir eylemi, paydaşlığı barındırır. Bu demektir ki, “komün ruhu” tiyatronun tarihsel kökenine içkindir. 

Oyunun bir diğer tarihsel veçhesi, ideolojik/politik alandaki hakim güçlerin, insanlık hafızasından tamamen silmek istediği “komün” kavramını, uzun yıllar sonra yeniden gündeme getirmesi. Fransa’nın önemli filozoflarından Alain Badiou’nun “komünist idea” kuramında dile getirdiği gibi, günümüzde kapitalist sistem tarafından yok sayılan “komün” kavramı, bir kavram olmanın ötesinde, insanlık tarihi ile yaşıt bir “faaliyet”i ve Platonist bir “idea”nın sonsuzluğunu ifade eder. “Tarih boyunca, toplumsal yaşamın her aşamasında varolan ve politika, tarih ve ideolojinin bir sentezi olan “komün”, komünist ideanın kaynağıdır. Bu idea’da bulunan üç temel öğe; “hakikat prosedürü”, “tarihsel aidiyet” ve “bireysel bir öznelleştirme”dir. Komünist ideanın işlevi, bireyin bir hakikat-bedenin parçası ya da özneleşebilir bir beden haline gelerek, sistemin dayattığı salt hayatta kalma koşullarını aşmasına olanak tanımaktır.” (4) ZBAM!, bize komün”ü hatırlatmakla kalmıyor,  bu öznel varoluşun koşullarını aramaya koyuluyor. Oyun, düşüncenin ve deneyimin genel ve evrensel olan inşalarıyla, yerel ve tekil hakikat parçalarını birbirlerine eklemleyerek “komünizm ideasının” bireylerin bilinçlerinde yeniden hayat bulması için tarihsel bir sorgulamaya soyunuyor. Hikayelerindeki simgeselleştirilme, gerçeğe yaratıcı bir dokunuşa imgesel olarak yardım ediyor ve metnin içerdiği alegorik olgular, hakikatin kırılganlığını bir ideoloji haline getirerek, komünün toplumsal niteliklerini kapsayan “bir komünal deneyimin” izini sürüyor. 

Kara Kabare, bu deneyimi oyun metniyle sınırlamıyor, hayata da taşıyor: “Kara Kabare, armağan ekonomisiyle “başka bir tiyatro mümkün” diyor.  Bu tiyatroda kitap, şan dersi ve saksı çiçeği para yerine geçebiliyor. Türkiye’de ilk kez “armağan ekonomisiyle” tiyatro yapan tiyatro topluluğu Kara Kabare, ZBAM! adlı yeni oyunları için bu özgün sistemi derinleştiriyor. Oyunu izlemek isteyenler, armağan ekonomisi yöntemiyle karakabare.com adresinde yayınlanan armağan listesinden dilediklerini seçerek oyuna rezervasyon yapabiliyorlar. Böylece yarım kilo hurma, altı çizilerek okunmuş bir sosyoloji kitabı, bir saat şan dersi ya da başka bir oyuna bilet armağan ederek oyunu izlemek mümkün olabiliyor. Sahne üzerinde başka bir dünyanın nasıl mümkün olabileceğini araştırırken, oyunlarını seyirciyle buluşturma yollarını da hayalleriyle hizalamak isteyen Kara Kabare topluluğu, armağan ekonomisine bir şeyleri yıkmak için değil, kurmak için sarıldıklarını ifade ediyor. Nakit paranın da bir armağan olarak görüldüğü bilet sisteminde, seyirci oyunu izlemeden önce değil, izledikten sonra, kendi kalbini, karşılanan ihtiyaçlarını, oyunun yarattığı duyguları göz önünde bulundurarak gönlünden geçen miktarı armağan ediyor. Sorunu parada değil, paranın ihtiyaç karşılamak için tek strateji olarak kullanılmasında gördüklerini paylaşan topluluğun armağan listesinde altı çizilerek okunmuş bir sosyoloji kitabı, sigara bırakma deneyimi ya da atalık tohum gibi paranın satın alamayacağı seçenekler de var. Yakınlık duydukları topluluklarla bir dayanışma yaratmak isteyen ekibin listelerine ekledikleri “kumbara” ile başka topluluklara destek olarak oyunu izlemek mümkün olacak.” (5)

Kara Kabare’nin bu “komünal anlayışı”, fuayeye adım attığı andan itibaren seyirciyi oyunun -ya da oyunsu gerçekliğin- içine alarak kendisini gösteriyor.  Oyuncular kulislerinde oyunun başlamasını bekleyen “tiyatrocular” değiller; seyircileri kapıda karşılıyor ve salona yerleştiriyorlar, evlerine konuk olan misafirler gibi. Oyun esnasında da sık sık seyircilerle etkileşime giriyorlar; onlarla konuşuyor, aralarında dans ediyor ve onları “seyirci” olarak değil, “oyun arkadaşı” olarak görüyorlar. (Oyuncuların seyirciyle etkileşiminde prömiyer heyecanı ve seyircinin yadırgayıcı tavrı dolayısıyla kimi aksamalar yaşandıysa da, oyunun sonraki temsillerinde bu etkileşimin daha güçlü olacağını düşünüyorum.)  Dolayısıyla, “oyuncu ile seyirci arasındaki ayırımı” dinamitleyerek tiyatroyu bir kere daha özüne iade ediyor ZBAM!. İşte bu noktada,  bu satırların muharririne göre yaşayan en büyük filozof olan Jacques Rancière’in tiyatroya dair şu sözleri hayat buluyor: “İyi topluluk dediğiniz, tiyatro dolayımına göz yummaz; o topluluğa hakim olan tek ölçü topluluğun üyelerinin hayata geçirdiği davranışlarda doğrudan vücut bulur. Günümüzün kalıplaşmış zihniyetine göre tiyatro demek, ‘seyirci’ demektir. Bildiğimiz şekliyle, yani toplumumuzun kendi suretinde şekillendirdiği tiyatro döngüsü böyledir… Bu tiyatro için oldukça kötü bir durumdur. O halde, bize başka bir tiyatro lazım! Seyircisiz bir tiyatro! Boş koltuklar önündeki bir tiyatro değil; tam da kelimenin içerdiği edilgen optik ilişkinin, sahnede üretilene işaret eden başka bir kelimenin (drama) ima ettiği bambaşka bir ilişkiye tabi kılındığı bir tiyatrodur bu… İzleyenlerin, imgeler tarafından baştan çıkarılmak yerine bir şeyler öğrendikleri, edilgen dikizciler olmak yerine etkin katılımcılar haline geldikleri seyircisiz bir tiyatro. Böylece tiyatro ilk erdemine iade edilmiş, asıl özüne döndürülmüş olacaktır.” (6) 

ZBAM!’ın bir başka çarpıcı veçhesi, bütüncül bir yaklaşımla inşa edilen “komünal anlayışın” oyun kurgusuna ve karakterlerine de sirayet etmesi. Oyunun karakterleri tiyatronun bileşenlerini içeriyor: “Bir komündaş, bir komünalist, bir antikomünalist, bir teknik, bir asistan ve bir yönetmen”. Aristotales’in baskıcı tragedyasının tarihsel gelişim seyri içinde sahneden tamamen kovulan ve “tiyatronun gizli kahramanları” namıyla teselli edilip “oyundan dışlanan” teknik, asistan ve yönetmen, bu oyunda sahnede yer alıyorlar ve “oyunun içine” dahil oluyorlar. Bir yandan sahnede teknik işlerini ifa ederken, diğer yandan teknik işlevleriyle tanımlanmış karakterlerin rollerini “oynuyorlar”. Örneğin, metnin yazarı ve oyunun yönetmeni Şirvan Akan, hem “yönetmen karakteri”ni canlandırıyor, hem oyuna reji müdahaleleri yapıyor, hem de  ışık kumandasını üstleniyor. Burada, bir noktaya özellikle değinmek istiyorum. Rejinin çok ilginç ama bir o kadar da keyifli müdahalesiyle, oyunun kimi bölümlerinde sahne yeri ile seyir yerindeki tüm ışıklar kapatılarak zaman ve mekan birkaç dakikalığına karanlığa gömülüyor. Seyircilerle oyuncular arasındaki mesafeleri, sınırları, ayırımları ortadan kaldırarak, onları zihinsel ve fiziksel bir düzlemde buluşturan bu karanlık hali, bir “mekansal ve zamansal ortaklık” duygusu yaratıyor. Bu “an”larda, oyuncularla seyirciler bir ve aynı uzamı paylaşıyor ve adeta zamanda bütünleşiyorlar. Oyunun temasıyla sıkı sıkıya örtüşen bu kar”an”lık müdahale, “komün” algısı yaratmak adına oldukça etkili.

Tiyatroya dair kanıksanmış kalıpları köklerinden sarsmayı hedefleyen ZBAM!, bu hedefe “upuygun bir biçemi” de sahneye taşıyor. Metnin absürd öğelerle varsıllaştırılan mizahi diline grotesk oyunculuklar eşlik ediyor. Tragedyayı da, komedyayı da aşan ve temayla özdeşleşen bu oyunculuk yaklaşımı, oyunun biçemini de özü gibi “uyumsuz”a yasladığının en önemli göstergesi. Benzer biçimde, başından sonuna kadar oyuna hakim olan doğallık, samimiyet ve ortaklaştırma arzusu oyunculuklara da yansıyor ve “komünal anlayışı” tamamlıyor. Diğer bir deyişle, oyuncuların sahnedeki içtenlikleri, beden dillerinde, jestlerinde, mimiklerinde ifadesini bulan sahicilik ile birleşiyor ve seyirciye oyunu kolayca geçirerek “birlikte oynama” duygusunu pekiştiriyor. Özellikle performatif toplu oyun sahneleri, kolektif oyunculuk adına görülmeye değer sahneler. Başarılı koreografiler eşliğinde, adeta tek beden haline gelerek oynadıkları bu sahnelerde, oyuncular gerçekten “komünleşmeyi” başarıyorlar. Sinerjileri ile “bir arada olmanın, birlikte olmanın, bir olmanın” muazzam gücünü duyumsatıyorlar seyirciye. Öte yandan, kostümleri karakterlere göre farklı renk ve stillerde seçilmiş olsa da, tüm oyuncuların aynı stilde ama farklı renklerdeki çoraplarını yırtarak dışarıya çıkan “ayak başparmakları”, hayal edilen “komünün” çok hoş bir ifadesi. Müziklerin rejiyle, şarkı sözlerinin metinle uyumu, kuşkusuz oyunun başarısını arttıran etkenler.  Sahnedeki birkaç tabureden ibaret dekora, müzik için bir ses sistemi ve ışık için kumanda sistemi eşlik ediyor. Minimal, ancak oldukça işlevsel sahne tasarımı da “komünal anlayışın” bir başka izdüşümü.

Nitekim, ZBAM!, sahne dışından başlayarak sahne içine ve seyir yerine uzanan “komünal anlayışı” ile tarih boyunca tiyatroya dayatılan sınırları ihlal ederken, bu ihlalin kaynağı olan “komün”ü hayata geçirmek için sahne içinden sahne dışına uzanan bir tiyatral eyleyiş. Kara Kabare, bu tiyatral eyleyişi ile kapitalizmin dayattığı ücret sistemini tedavülden kaldırıyor, “armağan ekonomisi” üzerinden tiyatrosunu “komünal” bir yapıya dönüştürüyor ve “kumbara” sistemiyle diğer tiyatro topluluklarına elini uzatarak tiyatrolar arası bir “komünün” temellerini atıyor. Dolayısıyla, komün inşasına, tiyatral deneyimi devrimci bir dönüşüme tabi tutarak başlıyor ve sahneden seyircisine, oradan topluma ve nihayet bütün bir yaşama bu devrimci dönüşümün kıvılcımlarını taşımanın yollarını arıyor. ZBAM! oyunu, sadece tarihsel olarak Augusto Boal’in “tiyatronun kökenlerine dönüş” çabasını diriltmekle kalmıyor, aynı zamanda O’nun “kolektif bir politik eylem” olarak tanımladığı tiyatroyu etimolojik ve ontolojik kökenine  iade ediyor. İşte bu yüzden, “ZBAM!” sadece sezona değil, “ismiyle müsemma bir oyun” olarak tiyatro tarihimizin seyrine damga vuracak bir oyun… 

 

“Tiyatrodan komün olur mu?” Neden olmasın? Belki  ZBAM! diye olur!…

Kaynakça:

  1. Boal, Augusto. “Ezilenlerin Tiyatrosu”, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul, 2014
  2. ZBAM! oyun tanıtım broşürü
  3. Kılan Paksoy, Banu. “Tragedya ve Siyaset”, Mitos Boyut Yayınları, İstanbul, 2011
  4. Badiou, Alain. “Bir İdea Olarak Komünizm”, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2011
  5. Tiyatro…Tiyatro…Dergisi: http://www.tiyatrodergisi.com.tr/zbam-tiyatrodan-komun-olur-mu.html
  6. Ranciere, Jacques. “Özgürleşen Seyirci”, Metis Yayınları, İstanbul, 2010

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku