Nedim Saban yazdı: “Kadıköy Belediyesi’nin salon tahsis sistemi acilen değişmelidir!”

editor
3777 Görüntülenme

KADIKÖY BELEDİYESİ ÖZELİNDE ÖZEL TİYATROLAR İÇİN SALON TAHSİS GERÇEĞİ

Tiyatro alanında bolluğun yaşandığı bir dönem! Bu bolluğu berekete döndürmek, kalıcı kılmak için sadece zafer sarhoşluğu değil, aynı zamanda özeleştiri zamanı olmalı kanımca! Birkaç yıldır artagalen oyun sayısıyla ve en önemlisi Gezi sürecinin ardından  sanatsal ibrenin Taksim’den Kadıköy’e kaymasıyla beraber, Kadıköy Belediyesi‘ne ait salonların kullanımı çok daha değer ve önem kazandı.

Ancak  yıllar önce Selami Öztürk’ün özel tiyatroları desteklemek için hayata geçirdiği bu salonlarla ilgili yanlış olduğunu düşündüğüm  uygulamalar var. Belediye başkanları ve yönetimleri değiştikçe farklı  yöntemler geliştirilmeye çalışıldı. İşin acı yanı, “yüksek fiyatla bilet satarsan yüksek kira ödersin” jargonu  o kadar  şık bir cümle olarak düşünülüyor  ki, henüz kültür politikası geliştirmemiş bazı başka yerel yönetimlerin de yanlıştan yanlış üretmelerinden korktuğum için hemen birşeyler yazma gereksinimi duydum.

Sadece 29 yıldır  bir  özel tiyatro ayakta tutmaya çalışan biri olarak değil, Türkiye Tiyatrosu’nun geleceğini de önemseyen bir tiyatrosever olarak kaygılarımı paylaşmak istiyorum. Sosyal medya aracılığıyla yapılan paylaşımlar  kısıtlı kaldığı ve yanlış anlamalara neden olabileceği için, Tiyatro… Tiyatro… Dergisi eş genel yayın yönetmeni Yavuz Pak’ın da fırsat tanımasıyla, mümkün olduğunca açık ve net olmaya çalışacağım.

Genellikle seçim dönemlerinde parlak sözler söylenir. Bu nedenle,  siyasilerle tanışma yemeklerini çok önemsemem. Ancak Şerdil Dara Odabaşı’nın  Mart 2019’da Moda’daki yemeğine katıldım, kendisinin sanatsever yaklaşımına yakından tanık oldum. Kültür kadrolarının da değiştiği bir dönemde bu yazının kendisi için de yönlendirici olacağından eminim. 

Selami Öztürk başkanlığında salon tahsislerinde bazı hatalar yapılıyordu. Herkes şikayetçiydi, ancak mahalle  baskısı o  kadar hakimdi ki, hiç tahsis alınamayacağı  endişesiyle sanata ve sanatçıya yaraşmayan bir korku  oluşmuştu. Salonların ücretsiz olarak tahsis edilmesi, bazı alt kadrolarda “ister veririm ister vermem” gibi bir keyfiyete yol açmıştı. Oysa bu salonlar halkındı. Serde gençlik de var (!) bu uygulamayı belediye binası önünde  o dönem kendimce çok renkli bulduğum bir biçimde protesto etmiştim. Salon alamamayı bırakın, kültür müdüründen randevu bile alamayan bazı tiyatrolar ve organizatörler her ne kadar eylemi destekleyeceklerini söylemiş olsalar da, böyle olmayacağını biliyordum. Konunun gerçek mağdurları gizli kapılar ardındaydı. Yanımda  sadece birkaç dostum vardı. Bu durum beni rahatsız etmemişti çünkü istenmeyen adam olmayı göze alarak, doğru bildiğim yolda ilerlemekte kararlıydım.  

Başkanın büyük bir hoşgörüyle izlediği protesto gösterisinin ardından, Tiyatrokare özelinde  ama  en önemlisi Türkiye tiyatroları genelindeki tekelleşme kalkmış oldu.  O dönem repertuarımızda olan Zülfü Livaneli’nin oyununu bile sahneleyemediğimiz Caddebostan Kültür Merkezi’ne kabul edilmemiz trajikomik olmuştu. Bir yandan, yanlıştan dönülmesinden sevinirken, öte yandan böyle  bir yanlışın yapılmış olmasına inanamıyorduk. Yakında çıkacak olan Meslekte 40 Yıl kitabımda Selami Öztürk’ün bu protesto eylemi sırasındaki  örnek tavrını ayrıca anlatacağım.  Caddebostan Kültür Merkezi’ndeki hatalar Öztürk’ü durdurmadı, yeni bir salon daha yaptı. Kozyatağı Kültür Merkezi daha sağlıklı doğduğu için, halen daha doğru bir kültür politikası uyguluyor. Caddebostan Kültür Merkezi ise, nice başkanlara, kültür müdürlerine, kültür merkezi sorumlularına rağmen kronikleşen sorunları aşamıyor. 

Ardından Aykurt Nuhoğlu dönemi başladı. Nuhoğlu’nun Kültür Müdürü olarak atadığı Prof. Simten Gündeş, daha çok sinema alanında uzman olduğu için, tiyatrolar komisyonu kurarak şeffaf  bir süreç başlatacağını düşünmüştü. Bu komisyon üyelerinin yüksek fiyatlarla çalıştığını biliyoruz  ama halen kim olduklarını bilmiyoruz! Kağıt üzerinde doğru gibi duran bir uygulamaydı online başvuru  sistemi. Sadece her oyun için her kültür merkezine form doldurmak bürokrasiyi arttırmıştı; ancak Simten Gündeş’in daha şeffaf bir tahsis süreci istemesine saygımızdan dolayı, sezon yoğunluğunda bu konuda fazla mesai yapmayı zaman kaybı olarak düşünmemiştik. Öte yandan, her belediye başkanının sanata yoğunlaşması zaten beklenilemezdi. Konuyla hiç ilgisi olmayan Nuhoğlu görevlendirdiği kadrolara bırakmıştı görevi, ancak “herkese eşit mesafede davranma”  ilkesi sanat için çok da doğru bir söylem olamamıştı. Sanatsal değerlendirme kriterlerinde tabi ki tarafsızlık önemlidir, ancak tek belirleyici  olamaz. Türkiye’de çok hassas bir dönem yaşayan sanatçılar ve köklü sanat kurumları bazen pozitif ayrımcılığa gereksinim duyabilirler. Sözgelimi benim için Ferhan Şensoy’un Ortaoyuncular örneği başlıbaşına ayrıdır. Beyoğlu’ndaki kocaman bir tarihi binayı tek başına ayakta tutan Ferhan Şensoy’a 458 numaralı başvuru sahibi gibi davranılması  kabul edilemez. Böyle bir örneği sadece sanatla ilgilenen kadroların bilgi, birikimin yanısıra,  biriciklik ve hassasiyet gerektirdiğini vurgulamak için verdim. Yaşanmış herhangi bir olay olduğu için değil! 

Nuhoğlu dönemi aynı zamanda tiyatro prodüksiyon sayısının arttığı bir dönemdir. Yılda 30 oyundan söz edilen Türkiye Tiyatrosu 500 prodüksiyon üretmeye başlamıştır. Özel tiyatro talepleri bu kadar yoğunken, Kadıköy Belediyesi’nin Devlet Tiyatrosu’nu destekleme kararı alması ve  özel tiyatrolar için yapılmış olan kültür merkezlerinde Devlet Tiyatrosu’nun perde açmasını çok yadırgamıştık. Tüm dünyada devlet salon yaparak, yerel yönetim işletmelerine açar, bizde tersi bir durum yaşanıyordu! Atatürk Kültür Merkezi’nin kapatılmasıyla devlet tiyatrosu da salonsuz ve en önemlisi altyapı olanaklarından yoksun  kalmıştı, TÜSAK ve diğer aşamalarda bu köklü  kurumun yaşaması ve perde açması için bizler de sokaklara dökülmüştük. Hayat pahalılığının bu kadar yoğun olduğu bir dönemde halka daha makul fiyatlara tiyatro götüren bir kurum tabi ki desteklenmeli. Ancak bu destek başkalarını mağdur ederek yapılmamalı! Nuhoğlu elindeki binaları daha etkin biçimde kullanabilir, Caddebostan Kültür Merkezi’nin içinde bile yeni salonlar açabilirdi, ama konuya çok farklı açıdan yaklaştı,  önce ücretsiz, ardından sembolik rakamlarla hayata geçen salonların kiralarını arttırarak, gelir/gider dengesi gözetmeye çalıştı.

Nuhoğlu döneminde atanmış olan komisyon üyeleri bir gün çok talihsiz bir karar aldı. Bu karar Selami Öztürk zamanında özel tiyatrolara ücretsiz olarak tahsis edilen salonlar için  fahiş bir kira talebi içeriyordu. Ne tesadüf ki, Devlet Tiyatroları’nın da  kendi salonlarını özel tiyatrolara kiralarını dört katına çıkarttığı günlere denk geliyor, özel tiyatrolar olarak hem belediyeden, hem devletten darbe yiyorduk. 

Kadıköy Belediyesi’nin geliştirmeye çalıştığı modelde kira bedeli, bilet fiyatı üzerinden belirleniyordu. Serbest rekabet kurallarına tamamen aykırı olan bu saçma kararın ardında, halka daha ucuz fiyata ulaşan tiyatroları destekleme bahanesi vardı. Yazının fazla polemik yaratmaması için bazı gerçekleri hızlı geçiyorum, ancak aslında bu karar sadece Kadıköy’de söz sahibi olan bir tiyatro tekelinin göreceli olarak daha az masraf içeren prodüksiyonlarını destekleme güdüsüyle verilmişti.

 Pahalı bilet satıyorsan çok para kazanıyorsun mantığı hakimdi. Oysa özel tiyatroların bilet fiyatları devlet desteğinin azalması ve  giderlerin artmasıyla doğru orantılıydı. Prodüksiyon giderlerini karşılamak için mecburen bir bilet fiyatı politikası uygulayan tiyatroların masraflarının yüksekliği yerine, bilet geliriyle zenginleştikleri gibi yanlış bir düşünce hakimdi. Biri diğerinden daha değerli olduğu için söylemiyorum ama, iki ya da üç kişinin oynadığı, dekoru olmayan bir prodüksiyonla,  başka prodüksiyon şartları gerektiren kalabalık bir oyunun masrafının bir olduğu düşünülebilir mi?

İşin acı yanı, bu kira bedeli sanki tüm salon dolmuşçasına ve sanki tüm salondaki biletler en yüksek kategoriden satılmışçasına hesaplanıyordu. Köklü seyircileri olan  tiyatroların gruplara, emeklilere, öğrencilere, engellilere yaptığı indirimler hiçe sayılıyordu. Belediye ayrıca salon potansiyelinin neredeyse yüzde onbeşini bulan bir davetiye talebinde bulunuyordu. En yüksek fiyata satılacak olan ön sıralar protokol olarak belediyeye verilmek zorundaydı. Böylece kağıt üzerindeki azami satış fiyatınızdan sanki tüm salon dolmuş gibi kira ödüyor, satmadığınız biletin kirasını ödüyordunuz. Daha da acısı, kirayı peşin ödemeden bilet satışına bile başlayamamaktı.

Kamu kuruluşları tabi ki kendilerini garantiye almak isteyebilirler, ancak her gece başka bir mekanda perde açan bir tiyatronun gişeyi 45 gün öncesinden açacağı göz önüne alınırsa, 45 oyunluk bir işletme sermayesi biriktirmesi gereklidir. Bu dönemde böyle bir beklenti, değil “sanata evet” demek, “sanat kapıdan girmesin”demekle eş anlamlıdır. Sosyal demokrat bir belediyeye yaraşmayan bu uygulamaya derhal son verilmeli, yeni başkan eski hataları derhal telafi etmelidir. Öte yandan seçimlerden bu yana 10 ay geçti, bu konuda geri adım atılması için  belediye meclisine getirilen hiçbir çalışma olmadı.  Ne yazık ki, sorun bu kadar ortadayken, başkanın yoğunluktan atlamış olabileceği bu konuyu gündeme getiren belediye meclis üyelerine de tanık olamadık.

Sanat konusu açıldığı zaman, hele magazinsel bir boyut taşımıyorsa ya da polemik barındırmıyorsa, “bu zamanda bunu mu konuşacağız” gibi yanlış bir kanıya kapılınabilir. İstanbul’un kuşkusuz yüzlerce daha önemli sorunu var, ama sanata değer veren, sanatçıyı önemseyen bir Büyükşehir Belediye Başkanı da var! Seçim döneminde “sanatçı eleştirmeli” deniliyordu, alın size en güçlü ve gerçekçi eleştiri!

“İşine gelmiyorsa kiralama” denemez, çünkü salon yok. “Hep size mi tahsis yapacağız” denemez, çünkü her tiyatronun repertuarında birkaç farklı oyun var.  Madem ortada bir kurul var, sistem organizasyon şirketlerinin gün alıp, o güne uyan tiyatro bulmalarından başka bir yere evrilmeli. Madem ortada bir kurul var, 6 Ocak sabahı kurul kararıyla seçilen bir oyuna, Caddebostan Kültür Merkezi yönetimince 7 Ocak sabahı ‘sezon doldu’ denilmemeli! Ortada kötüniyetli kişiler varsa,  yeni sistem onları elemeli. Yok mesele tamamen iyiniyetten kaynaklanıyorsa,  salt iyiniyetin de  tek başına yeterli olmayacağı bilinmeli!”  

Önemsediğimiz kurumları eleştiriyoruz,  eleştiri oklarımızı değişim gücü sağlayacağına inandığımız kişilere iletiyoruz çünkü tiyatro iyileştirir diyebilmek için, tiyatronun iyileştirilmesine gereksinim duyuyoruz.

NEDİM SABAN

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku