Fatma Onat

Sıradaki Şarkımız
20. İstanbul Tiyatro Festivali’nin berbat hissettiren kıymetli seyirliklerinden biri oldu Nefret Radyosu. Karakterlerin içinde bulundukları atmosfer, kullandıkları rahat dil, sükunet içindeki ölüm oyunları öyle kolay hazmedilmeyecek bir durumu koydu ortaya. An itibariyle de benzerine tanıklık edebildiğimiz olaylar ve hala yayınına devam edebilen bir nefret radyosu söz konusu olan.

03_HateRadio_IIPM_2011_DanielSeiffert(c)_20

Birçoklarımızın popuyla, topuyla oyalandığı 90’lar bir takım katliam zamanlarına da tesadüf eder. Bu katliamlardan biri de bir milyona yakın insanın ölümüne sebep olan “Ruanda Katliamı”dır. Tutsiler ve Hutular vardır. Bir gün birileri Tutsiler’in katlini vacip kılınca Hutular harekete geçer ve dile kolay bir kıyım başlar. Basit birkaç cümleye sığamayacak bir gerçekliktir bu. Çok uzak zamanlarda değil, birçoklarımızın gözünün Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğu 94 Dünya Kupasıyla eş zamanlı akan bir süreçtir. Ki oyunda vurgulanır ki Tutsiler dışındaki birçok Ruandalı ve bütün Dünya, İspanya – İsviçre müsabakasının heyecanını yaşarken akıl almaz kıyımlar gerçekleşir. Pek tabii, bir futbol müsabakasında üzerindeki tişörtle “Kilis’e ses” olmak telaşındaki vatandaşın sesi yerine, herkeslerin günlerce hakemin kural ihlali yapıp yapmadığını konuştuğu şu zamandan bakınca, kimseleri yargılayamayacak bir konumda olduğumuz da aşikar.

04_HateRadio_IIPM

Sadede gelelim madem. Savaş bölgelerinden fiziksel olarak uzakta olan “hassas” bünyelerin yegane baş etme yöntemlerinden biridir gerçek haberleri takip etmeyi bırakmak, kendini bütün olumsuz yayınlardan uzak tutmak. Şehrin merkezinde artistik bir performans alanında iki saat boyunca bu kaçmaya çalıştıklarınıza, yüzleşmeye çekindiklerinize maruz bırakıldığınızı düşünün. Ruanda ve Fransa ortak yapımı Nefret Radyosu‘nun yaptığı tam da bu. Hem de tersi bir yerden işletiyor sert dilini. Neredeyse “sıradan” bir dinleti alanına çekiyor sizi. Önce öfkeleniyor, sonra kızıyor, en nihayetinde bu maruziyetin neye evrileceğini düşünüp sinirlenmeye başlayabiliyorsunuz. Sonrası…

01_HateRadio_IIPM_2011_DanielSeiffert(c)

Bir radyo istasyonu düşünün ki hedef gösterdikleri bir saat sonra ölüyor olsun. Bu aralıkta da “I like to move it move it” dinliyor olalım biz. Bir radyo programı düşünün ki zalimlik güzellemesi yaparken basit bir yemek tarifi veriyormuş “nahiflik”i taşısın. Öyle programcılar düşünün ki nefretlerinden ne yapacaklarını şaşırmış olsunlar. Öyle bir tiyatro salonu atmosferi düşünün ki gerçek zamanlı bir radyo programına maruz bıraktığı seyirci kendini berbat hissedip öylece hayatına kaldığı yerden devam etsin. Katliamını gündelik oyunlarıyla güzelleyen ırkçı bir radyo kanalı olan RTLM’deki (Radio-Télévision Libre des Mille Collines) bir programı aslına sadık kalarak kurgulamış Milo Rau. Programa arka plan da dahil edilmiş. Üç Hutulu ve bir Belçikalı beyazın sunduğu programda belki de en öfkeli olanın ve seyrederken sizin de en çok öfke duyduğunuzun beyaz adam olması da manidar. Birini yoketmeye meyletmiş olanlara “daha fazla kan” coşkusuyla destek veren biri Georges Ruggiu (Sébastien Foucault) karakteri. Özellikle “kötü” çizilmiş bir portre değil. Zaten karakterlerin hepsi gerçek yayında konuştuklarından hareketle oldukları biçimiyle ortaya konuluyorlar.

05_HateRadio_IIPM_2014

Seyircilerin kulaklıklarıyla dinletiye dahil olduğu bir istasyon bu. Sesi kıstığınız noktada sıradan bir program akışı yanılsaması yaşamanızı mümkün kılacak bir rahatlıkta akıyor yayın. Oysa feci kanlı bir arenanın kenarında maç anlatan, anlatırken yorumlarıyla tarafını fazlasıyla belli eden ve saldırma eğilimini daha da büyüten ırkçı bir motivasyonla karşılaşıyorsunuz.

Oyunun dili bir ajitasyon barındırmıyor. Tersine, dildeki sükunet ve gerçeklikle kopmayan bağ çok güçlü tutuyor ritmi. Bazı acılar vardır ya hani, siz öyle büyük bir soğukkanlılıkla ya da gülüşerek bile anlatsanız sızısını fazlasıyla hissettirir. Mesela öylece hikâyesini anlatan bir Tutsi’nin başka da bir şey yapmasına gerek yoktur zaten. Anlatısı fazlasıyla “inanılmaz”dır. Baş etmesi güç, tamamen öldürmeye, acı çektire çektire öldürmeye yeminli insanlarla karşı karşıya kaldıysanız yakınlarınızın ya da sizin başınıza gelenler öyle çok da “inanılır” şeyler olmaz. Binlerce insanın katledilmesinin korkunçluğunu, katletme gerekçeleri katbekat arttırır. Nefret Radyosu, olayların korkunçluğunun nasıl bir “sıradanlık”ta ilerlediğini gösteren önemli bir belgesel tiyatro örneği olarak çıkıyor karşımıza. Faillerle kurbanların seçilmiş öykülerinin de yerleştirildiği ön ve son oyun arasındaki zaman dilimi orijinal akışa sadık kalınarak işletiliyor. Gerçek zamanlı akıyor oyun. Saat tam da bizim oyuna başlama saatimize göre ayarlandığından bizim gerçeğimizi de dahil ediyor alanına. Bu noktada seyirciyle birlikte ilerleyen bir projeden söz etmek mümkün.

02_HateRadio_IIPM_2011_DanielSeiffert(c)_19

Yayını durdurma dürtümüz, programcıları incitme arzumuz, tahammül eşiğimizin zorlanması… Oyun kişilerinin sessizce kurduğu şiddet dili bizim kendi dürtülerimizi harekete geçirir hale geliyor. Programcıların Tutsiler’e düşmanlığı bizim oyun kişilerine karşı öfkemizi beslemeye başlıyor. Dolaylı bir duygu ortaklaşması da olmuyor değil aslında. Tabii kıyaslanamaz bir eğilim söz ettiğim. Tamamen katliamını meşrulaştıranlara yönelik durdurma eğilimi sadece, ama içinde büyük bir öfke de barındırıyor. Her şeyin gerçeğe bu kadar yakın tutulduğu bir atmosferde bunun bir temsil olduğu bilgisi sizi rahatlatmaya hiç yetmiyor. Çünkü bildiğiniz ve ne yazık ki hala sürdüğüne tanıklık ettiğiniz bir gerçeklikten söz ediyor oyun. Bir de istemesek de olduğumuz şeyi bir kez daha hatırlatıyor. Bir de bakıyoruz ki biz yine “izleyen” konumundayız.

onatfat@gmail.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here