Latif Acarlıoğlu

Şiir ve tiyatronun romana göre Edebiyatın üvey evladı olduğu söylenir. Gerçekten öyleyse, tiyatronun da üvey evladı çocuk tiyatrosu olsa gerek. Yüzlerce çocuk tiyatrosu izlemiş, eleştiriler yazmış, ulusal ve uluslararası festivallere katılmış, aynı zamanda öğretim üyesi olan Nihal Kuyumcu’nun görüşü de bu yönde. Geçtiğimiz yıl sonunda Mitos Boyut Yayınevi’nden çıkan Hangi Çocuk Tiyatrosu[1] adlı eseriyle tam da bu konuya parmak basmakta, bununla da kalmayıp yılların akışı içerisinde nereden nereye nasıl geldiğimizi verdiği örneklerle gözler önüne sermekte.

Türkiye’deki nadir çocuk tiyatrosu uzmanlarından biri olan Kuyumcu, böylesine güç ve sorunlu bir konuyu incelemekle, gelecekteki genç araştırmacılara ışık tutmayı amaçlamış. Bu eser, yazarın dördüncü kitabı olup çocuk tiyatrosuyla ilgili, aynı yayınevi tarafından yayımlanan üçüncü kitabı. Birincisi, 2000 yılında basılan Çocuk Tiyatrosu, ikincisi 2007 yılında çıkan Çocuk Tiyatrosu mu Dediniz olduğunu hatırlatalım.

Yazar, ülkemizdeki çocuk tiyatrosunu durumunu okurlarına sunduktan sonra, çocuğu genelde tiyatro ve özelde çocuk tiyatrosuna yerleştirerek, çocukluk algısından çocukluğun tarihine, genel seyirciden çocuk seyirciye, hatta çocuk tiyatrosu oyunculuğuna ve çocuk eğitimine kadar çeşitli konuları birçok başlık altında ayrıntılarıyla anlatmış. Daha sonra, yurtiçi ve yurtdışında seyretme fırsatı bulduğu oyunlara olumlu ve olumsuz eleştiriler yöneltmiş. Özellikle iki farklı yorumla sahneye konulan aynı oyunları karşılaştırarak okurlara sunması bir hayli ilginç. Kitabın son bölümünde ise Avrupa’nın ve ülkemizin çeşitli illerinde yapılan Gençlik ve Çocuk Tiyatrosu festivallerinden izlenimler aktardıktan sonra, seyretme fırsatı bulduğu oyunları usta kalemiyle yorumlamış.

Şimdi de kitapta özellikle dikkat çeken konulara biraz daha yakından bakalım:

Yazar, her şeyden önce, yetişkin seyircilerle çocuk seyircilerin farklılıklarını mercek altına alır. Yetişkinlerin tiyatro seyrederken araya daima bir mesafe koyduklarını, oyuncuların başarılarının ve başarısızlıklarının yanında kostüm ile dekoru da gözlediklerini ve sahnede sergilenenin bir “oyun” olduğunu asla unutmadıklarını yazar. Buna karşılık 10 yaşına kadar olan çocuk seyircilerin, oynayanları izlemekten keyif alırken her söylenene inanma eğilimlerine, kendileri de katılacakmış gibi her an tetikte beklemelerine dikkat çeker. Zaten bu nedenle şiddet içeren filmlerden uzak tutulmaları gerektiğine inanır. Burada genelde tüm sanatlar için geçerli olan gerçeğin kendisi olmadığı, gösteri amacıyla yeniden düzenlendiği ya da kurgulandığının tiyatro için de geçerli olduğunun çocuklara anlatılmasını ister.

Eserde dikkatimizi çeken en önemli konulardan biri de, bir tiyatro eseri yazarken ve sahnelerken çocuğun dikkate alınmadığı gerçeğidir. Şöyle ki; söz konusu çocuk olduğunda, her yazar bir çocuk oyunu yazabilir, her yönetmen bir oyun sahneleyebilir, her oyuncu oynayabilir, kimse bunu fark etmez görüşü ön plana çıkar. Bir başka açmaz da, yetişkinlerin zevk aldığı bir oyunun aynı zamanda güzel bir çocuk oyunu olduğu algısıdır.

Yazar tarihsel açıdan baktığında, çocukluk ve çocuk algısının Batı’da 17. yüzyılın ekonomik, toplumsal koşullarında ortaya çıktığını ve çocukların bu yüzyılda ortalıkta görünür olduklarını bildirmektedir. Ülkemize gelince çocukların 18. yüzyılda dışarı çıkmaya başladığına dikkat çekerek Osmanlı dönemindeki çocuklar konusunda bizleri uzun bir yolculuğa çıkarır. Ve Atatürk dönemi gelir: Türkiye’de profesyonel anlamda çocuk tiyatrosu ile ilgili çalışmaların 1933 yılında Atatürk’ün direktifleriyle başlatıldığını ve Muhsin Ertuğrul’un bu konuda araştırmalar yapmak üzere Sovyetler Birliği’ne gönderildiğini aktarır.

Eleştiriler
Kitapta, en ilgi çekici başlıklardan birisi hiç kuşkusuz “Seyirci mi? Çocuk Seyirci mi?” başlığı. Çocuk ve çocukluk algıları özel uzmanlık gerektirirken, hayatında eline hiç kalem almamış bir kişinin rahatlıkla bir çocuk oyunu yazabileceğini düşünmesi, hele de yeni mezun bir oyuncuya “Git hele biraz çocuk oyunlarında piş öyle gel!” denmesi çocuk tiyatrosunu açıkça küçümsemekten başka bir şey değil de nedir?

Eleştirdiği bir başka konu da, oyuncuların çocuk seyirciler için sanki farklı bir oyunculuk biçemi sergilemeleri gerekiyormuş gibi bir tavır içinde olmaları. Böyle bir konumda yapılan rolleri “son derece abartılı ve yapay” bulmakta. Çünkü yetişkinlerle birlikte TV karşısında sürekli dizi izleyen çocukların sahnedeki yapmacık oyun ve oyuncuları ciddiye almaları beklenemezken, futbol maçı seyreder gibi “bağıra çağıra” bir sanat eseri seyretmelerini çok görmemek gerek!

Bu durumda, iğneden ipliğe her şeyin değiştiği çağımızda, çocukların da kendilerini yenilediğini kabul etmek en doğrusu değil mi? Yetişkinlerin bu kadar kavga ettiği bir coğrafyada, büyükler gibi onların da medya terörü altında yaşadığı bir ortamda, “hop hop tavşanın can sıkıntısı”ndan söz edilmesi ne kadar gerçekçi? Bu anlamda Kuyumcu’nun şu sorusu oldukça dikkat çekici: “Bizim çocuklarımız ne zaman seyirci olacak, çocuk yetişkin ayrımına maruz kalmadan, sadece seyirci?”

Ayrıca Kuyumcu, yaklaşık yirmi yıldır çocuk tiyatrosu alanında çalıştığını ama başlangıçtan bu güne az yol katedildiğini ve yukarda saydığımız sorunların çoğunun olduğu gibi kaldığını yazmakta. Artık çocuklar sokakta oynamıyor, evlerinde az da olsa kitap okumuyor, sanal âlemde yaşıyor. O zamanlar teknoloji bu kadar yaygın değildi, bilgisayar yoktu, cep telefonları bu kadar çoluk çocuğun eline düşmemişti. Hatta benim da şahsen gözlemlediğim kadarıyla, evlerde son çıkan telefonlar anne babadan önce çocuklarda, hatta çoğunlukla evin en küçüğünde.

Yazar, bunca değişime karşın tiyatro gruplarından nitelikli oyunlar sahneye koyanların sayısının “iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar az” olduğunu yineler. Burada “nitelikli” sıfatı, elbette yetişkin oyununda nelere dikkat ediliyorsa, ayırım yapmadan çocuk tiyatrosuna da aynı standartların getirilmesi anlamında kullanılmış. Bu kadar olumsuzluklara rağmen, bu konuda git gide ciddi olarak çalışan, araştıran, düşünen tiyatro gruplarının ortaya çıkmaya başladığını ve Batı’dakileri andırırcasına çocukların adam yerine konulduğunu kabul etmekte. Ancak 80 milyon nüfusa yaklaşan ülkemizin üç büyük metropolden ibaret olmadığını da bir not olarak düşmeyi ihmal etmez.

Diğer bir eleştiri de anne baba ve öğretmen rollerinin gerçek hayatta olmayacak kadar mükemmel olması nedeniyle inandırıcılığını yitirmesi. Kural dışına çıkanın hemen cezalandırılmasını ise “aba altından sopa” göstermeye benzetmiş. Ayrıca en çok sıra dışı tiplerin çocukların hoşuna gittiğine vurgu yapmayı da ihmal etmemiş. Kısacası, yazar ve yönetmenin ayrı ayrı ya da birlikte, bilinçli ya da bilinçsiz olarak dünya görüşleri doğrultusunda bir çocuk tipi çizmeleriyle çocukları biçimlendirme yolunu seçtikleri bir gerçek.

Yazar, Antik Yunandan itibaren tiyatronun birçok görev üstlendiğini, bunlardan birinin de eğitim olduğunu inkâr etmiyor. Hele de çocuklar söz konusu olduğunda bu görevin önceliğini daha da artırdığına vurgu yapıyor. Tabi bunun bir ders gibi değil de oyun tarzında öğretilmesinin ideal olduğunu sözlerine ekliyor.

Buna bağlı olarak yazar, ülkemizdeki tiyatro anlayışının dünyadan farklı olduğunu vurguladıktan sonra, bizde oyun izledikten sonra sorulan ilk sorunun “Eee? Çocuklar buradan ne öğrendiler?” olduğunu görmemizi ister. Çünkü bizim anlayışımıza göre, ne öğrenilmesini istiyorsak onu son derece açık bir biçimde çocuklara dikte ettirmeliyiz. Yani sembollerle boşuna zaman kaybetmeye gerek yok! Yazarın çok beğendiği Boing! (Travelling Light Theatre Company and Bristol old Vic) adlı oyun bu konuya iyi bir örnek. Oyunda, seyirciler kocaman bir yatağın çevresine yerleştirilmiş ve oyuncularla seyirciler iç içe, neredeyse birbirlerine dokunacak. Seyirciler, bu yatak odasında iki yaramazla birlikte yaşıyor, bütün yaptıklarına katılıyor, birlikte eğleniyorlar. Burada açıkça söylenmese de elbette eğitim de var. Kişi kardeşiyle kavga ediyor, barışıyor, sonra birlikte güzel bir oyun kuruyorlar. Bir ara birbirlerinin oyuncaklarına zarar vermeyi düşünseler de bakıyorlar ki kendi oyuncakları zarar görecek, vazgeçiyorlar. Dişlerini bir “angarya” gibi değil, oyun haline getirerek, gargara sesleri çıkararak fırçalıyorlar. Kısacası, kendilerine “Dişlerini fırçala!” denmeden mesaj iletmiş oluyor.

Bir de bunun aksine bakalım, yani yazarın eleştirdiği Boya Benek (İ.B.Ş.T.) adlı oyuna. Küçük bir resim atölyesinde geçen bu gösteri, okul öncesi çocuklara yönelik. Etrafta, boyalar, fırçalar, yarım kalmış resimler, demirden bükülerek yapılmış kedi motifi, telden yapılmış kobra yılanı, fonda kocaman bir kedi resmi. Oyuncu kedi resmini tamamlamak için sahneye gelip yaptıklarını anlatıyor. Kedisinden bahsederken, çocuklara seslenip “Sahi nerede o? Çocuklar gördünüz mü?” diye sorarak oyuna katılmalarını sağlama çabasında. Yazarımız, ülkemizde bunun hep yapıldığını, yönetmen ve oyuncunun çocukların seslerini yükseltebildikleri ölçüde oyuna katıldıklarını düşünerek mutlu olduklarını söyler. Oysa durum hiç de öyle değil! Katılım ancak seyircinin oyun içinde bir değişime, bir dönüşüme etkisi olduğu ölçüde başarıdan söz edilebilir. Yoksa soru-cevap otomatiğe bağlanmışçasına düşünmeden bağrışmalara neden olmaktan başka işe yaramaz!

Kitabın sonuna doğru, yazar eleştirileri dozunu daha da artırarak yanlış olanın, nasıl olsa çocuk anlamaz, amaç onu güldürmek, eğlendirmek düşüncesi olduğundan yakınır. Eğlendirmek derken de, “Merhaba Arkadaşlar!” diye söze başlamak, hatta yarım ağızla ya da “ağzımızı büzerek” konuşmak çocuğu memnun eder görüşü. Ayrıca çocuk ne kadar bağırır ve sözlere tepki verirse oyun o kadar başarılı olur yanılgısı! Bu arada seçilen konular da eleştirilerden nasibini alır. Kısacası yazar, konuları oldukça sığ bulur: “Bir iki küçük tartışma, sonra hesaplaşma ve nihayet barışma… Oyunların çatısı çoğu kez bu mantık üzerine kuruluyor. Süreç yok, inandırıcı değişim, dönüşüm yok, mücadele yok! … Yok! Yok! Yok!”

Övgüler
Tabi ki Hangi Çocuk Tiyatrosu’nda yukarıda belirttiğimiz gibi sadece eleştiri yer almıyor, övgüler de var! Yazar, sosyo-politik ve kültürel olayların sanatta da yansımalarını bulduğuna dikkat çekerek, çok seslilik, farklılık, günümüz moda terimiyle ötekileştirmek, hoşgörü, insan hakları vb. sözcüklerin son yıllarda sıkça telaffuz edilmeye başladığının altını çizmekte. Diğer bir anlatımla, aynı zamanda tiyatronun ayırımcı, ötekileştirici değil, hoşgörü aşılayan birleştiricilik üzerine kurulmasının gerekliliği. İBBŞT’nin hazırladığı iki oyununda bu yönde çalışıldığına dikkat çeker. Bir projeyle, özel eğitime muhtaç, eğitilebilir (otistik, engelli) gençler ve çocuklarla oyun sahnelendiğini anlatır. Konu, içerik olarak grubun fiziksel yapısıyla da örtüşmekte ve “farklı olanı farklılıklarıyla kabullenmeliyiz, onlar kabullenmemiz gereken hayatın renkleridir” mesajını vermekte.

Bu bağlamda, İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nca sahnelenen Yonca İnal’ın yönettiği Kasias Ormanı, tam da bu mesaj üzerine kurulu. Bir gün, ormandaki bütün hayvanlar birlikte dans edip şarkı söylerken, karganın sesinden ve filin koca gövdesiyle dans etmesinden rahatsız olurlar. Sonunda hayvanlar, çirkin sesiyle karga ve hantal gövdesiyle filin ormanın rengi, güzelliği ve zenginliği, yani öteki ve farklı olmalarının ayrımına varırlar. Peki, kimdir öteki, kim kime göre öteki veya kim neye göre farklı hiç düşündük mü? Bizim dışımızdaki herkes ne kadar öteki, ne kadar farklı ise başkalarına göre biz de o kadar farklı ve öteki değil miyiz?

Başka bir örnek de, aynı tiyatro ve aynı yönetmenin Biri Hepsi ya da Hiçbiri olup Kasias Ormanı’nda olduğu gibi farklılıkları vurgulayan bir proje. Bu kez hayvanların yerini semboller almış: Köşeliler ve Yuvarlaklar. Her iki türden olanların da birbirleriyle başı dertte, oyun bile oynayamazlar değişik olduklarından. Peki, bu durumda nasıl birlikte yaşayacaklar? Ne zaman ki her iki grup da kendinden farklı olanları olduğu gibi kabul etmeyi dener, işte o zaman diğer grubu anlamaya başlar. Çıkan sonuç ise farklı olmaktan kaynaklı olsa da, birlikte oynamayı ve yaşamayı deneyenlerin eninde sonunda başarılı olmaları yönünde!

Öneriler
Tiyatro salonu, özellikle 7 yaş öncesi çocuklar için en az oyunun yapısı, içeriği, biçimi kadar önemli. Her şey yolunda olsa bile, salon uygun değilse gösteri hak ettiği değeri bulmayacaktır. Oyuncu ile çocukların göz göze el ele yakın temasta bulunması oyunu ayrıca değerli kılar.

Bir başka sorun, “çocukların tiyatro kültüründen uzak, avaz avaz bağırarak oyun seyretmeleri”. Çocukların özgür olması pahasına, oyun öncesi fuayenin atını üstüne getirmelerine velilerin ses çıkarmamaları ne kadar anlamsızsa, oyuncuların da saçma sorularla çocuklara çanak tutmaları o kadar anlamsız.

Oyuncu, çocukları ciddiye almalı, küçük olduklarını unutup rolü nasıl olması gerekiyorsa öyle yapmalı. Diğer bir değişle, işini ciddiye almalı, gerekli gereksiz gülücüklerle, abartılı el kol hareketleriyle, şirin olmaya çalışmak gibi fazladan çaba göstermemeli. Kısacası kaliteden taviz vermemeli. Çünkü bir tiyatro salonunda, oyuncu, seyirci ve yapılması gereken roller var, yani çocuk ya da yetişkin seyirci yok!

Eserde çocuk tiyatrosuna yönelik bazı öneriler de var. Bunlardan biri, belki de ön önemlisi, çocukların 4 yaşından itibaren rahatlıkla tiyatroya götürülebileceği ama gösterilerin kısa olması koşulu. Bunun yanında, tiyatro alanının son derece küçük olması şart. Demek oluyor ki büyük olmayan tiyatro ve sahneler tercih edilmeli, salonda en fazla 30-40 minik seyirci bulunmalı.

Sonuç
Yukarıda ana hatlarını çizmeye çalıştığım gibi, Nihal Kuyumcu çocuk tiyatrosu konusunda sayısız konulara değinmiş, bazen övgü çoğu kez yergiler dizmiş kitabında. Çocuk tiyatrosundan nereden başlayıp nereye vardığımızı, neleri başarıp neleri başaramadığımızı saymış, örnekler vermiş. Kendimize özgü birtakım kural ve klişelerle yaşadığımıza, bunlardan kurtulmamız gerektiğine vurgu yapmış.

Yukarıda, bana göre ön plana çıkan görüş ve düşüncelerden bazılarına değinme fırsatı buldum. Ama kitap, sonundaki resimleri saymazsak tam 138 sayfa, tamamının okunması gerekiyor. Çok değerli bilgilerle donanmış bu kitabı yazarın şu sözleriyle bitirmek istiyorum:

“Çağdaş çocuk tiyatrosu dediğimizde, çocukları gözlemleyen, onları ciddiye alan, onlara tepeden bakarak kuru öğütler vermek yerine, onların yanında yer alan, onların gözüyle dünyayı görmeğe çalışan, eleştiren ve onlara dünyayı değiştirme cesareti veren oyunlar aklımıza gelmelidir.”

Not: Bu yazı, Sahne Dergisi’nin Mayıs-Haziran 2017 sayısında yayımlanmıştır.

[1] Nihal Kuyumcu, Hangi Çocuk Tiyatrosu, Mitos Boyut, İstanbul, 2016.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here