Robert Schild

İki usta bir araya geldiğinde, yarattıkları ürün başarılı olur elbet… Her ikisinin İBBŞT’de art arda sundukları, nice ödüller almış 12. Gece ve Hayal-i Temsil oyunlarını dergimizde irdelerken, Serdar Biliş için “şu ana kadar İngiltere ve Türkiye’de gösterdiği başarılarından öte, geleceği çok parlak görünen bir tiyatrocu” tanımını getirmiştim. Aynı yazıda “ödenekli bir sahnenin sağladığı mekân, donanım ve efekt gibi maddi olanakların desteği olmadan, böylesine zengin bir görsel şenlik yaratılamazdı – ancak bu “hardware”/alt yapı da, tiyatroyu iyi bilen bir “software”/yetenek olmadan, hakkıyla kullanılamaz…” şeklindeki savımı, “Serdar Biliş’in o üstün “software” özelliği, son iki sezondur neredeyse donanımsız Kadir Has Sahnesi’nde kotardığı “Savaş” oyununda, 180 derece “zıt” bir durumdan da nasıl üstün başarıyla çıkılabileceğini göstermiştir!” saptamasıyla kanıtlamaya çalıştım. (http://www.tiyatrodergisi.com.tr/2016/04/26/odenekli-tiyatrolari-nasil-istersiniz-12-gece-ile-yeseren-umutlar/ ) – Dergimizin 2012/2013 Tiyatro Ödülleri’nde İz oyunu ile “en başarılı yazar” seçilen Ahmet Sami Özbudak ise, üç ayrı dönem tanıklarının yaşamlarını Beyoğlu’ndaki aynı apartman dairesinde iç içe geçen biçimde resmeden bu ilk önemli yapıtının ardından, Yiğit Sertdemir’in yönettiği Hayal-i Temsil için erken Türk tiyatrosu dönemlerini çok iyi araştırarak, ustalıkla kaleme alınmış ve nice önemli iletiler içeren, kalıcı değerde bulduğum bir “dönem oyunu”na imza atmasını bilmişti. (http://www.tiyatrodergisi.com.tr/2016/03/27/hayal-i-temsil-t-e-b-odulu-ile-varan-biiir/ ).

img_7632

Ahmet Sami, Romeo Juliet’in program notlarında da belirttiği gibi, bu dev yapıtı çağımıza uyarlamak için “meşakkatli bir yola” çıktı, zira “Shakespeare’i okumak ve onun izleğinde yol almak düşünüldüğünden daha zor.” Kaldı ki, (ve eleştiriye burada hemen girmek üzere) bir yerde gözüme ileşen oyunun tanıtım metnindeki “her zaman günümüzü yansıtacak kadar güncel olmayı başarmış bir öykü” savının ne derece doğru/yanlış olduğu, tartışmaya açık!! Öte yandan, postmodern tanımının daha da “cuk gibi” oturabilecek bir oyunu yıllardır izlememişim gibi geliyor bana – ancak (yine aynı tanıtım metninden:) “unutulmaz aşkın kahramanları Romeo ve Juliet bir lise sınıfında vücut bulup; tutkuyu ve aşkı şenlikli bir ders tadında aktarıyorlar bize” ne derece doğrudur acaba?

12. Gece’de coşku ile alkışladığımız o doyum olmayan görselliği anımsayarak, yine Cem Yılmazer’in ışık (ve dekor), bu kez ise Şark Dişçisi ile Huysuz’dan bildiğimiz Tomris Kuzu’nun kostüm ve mask tasarımını, Tuğçe Tuna’nın koreografiyi ve Burçak Çöllü’nün müzik direktörlüğünü üstlendiği oyunun galası için Nilüfer Belediyesi’nin gala davetine büyük umutlar ile katıldık…

Hemen şunu belirtmek isterim ki, adı geçen tüm bu sanatçıların çabaları, yazının başında andığım “iki usta”nın yaratıcılığına çok olumlu katkılarda bulunuyor. Shakespeare’in bu dünya klasiğinden, 1957’nin modernitesine göre uyarlanmış Batı Yakası’nın Hikâyesi müzikalinden bir kuşak sonraki dönemimize yerleştirilmiş bu sahnelemenin kostümleri zevkle çizilmiş, hele maskları büyük bir ustalıkla yaratılmış. Duvardaki karatahta ile birlikte kâh bir dersliği, kâh ziyafet masalarını, gerektiğinde nikâhın kıyıldığı tezgâhı dahi oluşturan tahta sıralar işlevsel/minimal düzeyde; ışık ve özellikle arka duvardaki yansıtmalar (matematik formüller, değişik semboller ve kanatlarını gererek devinen kuş) başarılı; danslar sanatsal estetikte ve özellikle kavga sahneleri milimetrik incelikte kotarılmış. Müziğe gelince, Serdar Biliş’in Anglo-Sakson çevresine borçlu olduğumuz Ray Davies’in “You Really Got Me”, Bruce Springsteen’in “I’m on Fire” ile James Shelton’un  “Lilac Wine” bestelerinin çağdaş alt yapı düzenlemeleri ve özellikle genç oyuncular tarafınca yorumlanması, büyük birer alkışa değer!

img_8292

Oyunun cast’ından söz açılmışken, anladığım kadarıyla Elit Andaç Çam, Melisa Akman ve Meral Kaya’nın dışındaki diğer 11 gencin tümü, Nilüfer Belediyesi “Tiyatro”nun kadrosunda veya en azından bir yapımında yer almış oyuncularıdır: Deniz Gürsucu, Gökhan Kum, Hakan Kahraman, İbrahim Ersoylu, Mert Tiryaki, Mesut Özsoy, Suat Onur Çalık, Şeyma Gökçe Cengi ile Yüce Armağan Erkek’in yanı sıra Cansu Ecem Karabulut ve Çağdaş Tekin, bu topluluğun bir önceki yapımı olan Tersine Dünya’daki rolleri ile daha geçtiğimiz ay İsmet Küntay TiyatroÖzendirme” ve “En İyi Erkek Oyuncu” Ödülleri’ni almış. Önümüzdeki günlerde Engin Alkan’ın yönetiminde sahnelenmeye başlanacak Şark Dişçisi müzikalinde de izleyeceğimiz Mert Tiryaki, trendy/romantik Romeo olarak gerek devinimleri, gerekse sesi ile başarılı bir sınav veriyor. Öne çıkan diğer iki oyuncu, bu topluluğa Dadı rolüyle katılmış olan, Mekân Artı ve İkincikat’dan tanıdığımız Elit Andaç Çam ile, bildiğim kadarıyla beyaz perdeden tiyatroya yeni geçmiş olup kendini burada kesinlikle kabul ettiriceğine benzer son derece başarılı bir Juliet kompozisyonu çizen Melisa Akman’dır. Geçtiğimiz yazın başlarında yapılmış audition’ların ardından sadece iki aylık bir prova süresinde böylesine zor bir oyuna hazırlanabilmiş bu genç ekibi alkışlarken, Dadı’nın yanı sıra Romeo’nun annesi Lady Montague ile Juliet’in ebeveyni Lady ve Lord Capulet’in de bunca genç oyuncular tarafından canlandırılma seçeneğini burada tartışmaktan çok, yönetmenin bir konsept tercihi olduğunu söylemekle yetinelim.

 

Serdar Biliş, bu konseptini çok açık biçimde ortaya koyuyor. Erken Rönesans dönemindeki Verona’dan, ister 20. yüzyıla veya bugüne kadar, ister Puerto Rico’lu çetelerin kol gezdiği New York’un Batı Yakası’na veya bizim bir metropolümüzün varoşlarına kadar hiçbir şey değişmemiş gibi… Program kitapçığında altını çize çize belirttiği gibi, “polarize olmuş bir toplum” ve onun “kuytularında efsane aşkların filizlendiği (…) bir şehir”de “büyükler savaşa yeminliyken küçüklerin aşkı barış yerine trajedi doğuruyor” – ve öyküsünü bir okul sınıfında başlatırken, yukarıda alıntıladığım “ders”i de verebiliyor!

img_2475

Burada da Ahmet Sami Özbudak’ın metin çalışması devreye giriyor hemen: Özdemir Nutku’nun çevirisiyle (Remzi Kitapevi; 12. basım, 2007) Verona Prensi Escalus’un düşman Montague ve Capulet ailelerine yönelen “Serkeş uyruklar, barış ve dirliğin düşmanları, / Komşu kanıyla kılıçlarını kirletenler, / İşitmiyor musunuz? Heey, size söylüyorum be herifler! / (…) / Bir daha bozarsanız sokaklarımızın barışını siz / Bunun bedelini canlarınızla ödeyeceksiniz!” sözleriyle başlayan özgün oyunun 1.perde/1.sahnedeki uzun tiradı, uyarlamanın 1.sahnesinde, sınıf öğretmeninin ağzından rakip çete üyeleri olan gençlere hitaben, özetle şöyle yansıyor: “Bana bakın serseriler, bana bakın soysuzlar, bana bakın azgın köpekler, yemin ediyorum, bir daha bize karşı gelirseniz hepinizi darağacında sallandırırım!”

Oyundaki diyalogların/monologların, özetle tüm repliklerin bu “zamane” biçemi, özgün yapıtın 5 perde / toplam 24 sahnesinden uyarlanmış, çoğu koşut, ancak oldukça kısatılmış 19 sahnede sürerken, perde bölümlendirilmesi yapılmaksızın öykünün ara başlıkları kara tahtaya oyuncular tarafınca tebeşir ile peyderpey yazılan 10 bölümde sunulmakta: Ders, Kavga, Pazarlık, Parti, Balkon, Evlilik, Cinayet, Sürgün, Ölüm ve İntihar.

img_7856

A.Laurents/S.Sondheim’in kaleminden gelme 60 yıl önceki Batı Yakası’nın Hikâyesi metnini kat kat geride bırakan bu uyarlamanın diğer tüm postmodern özelliklerini buraya aktarmak, değerlendirmemizin çerçevesini aşacağından, sadece Juliet’in yaşının 14’den 17’ye çıkarılmış (!) olduğunu; “kapiş?” (Paris), “Hele seni bir erkek parlatsın” (Dadı) veya “Sıçarım ağzına Juliet” ile “Lan, ben senin babanım” (Lord Capulet) gibi deyişleri; ananas ve kivi gibi tropikal meyve benzetmelerini, keza Juliet’in özgün metindeki “Hiç düşünmediğim bir onurdur evlenmek” ile “Sevmek için bakarım, bakmak sevgiyi getirirse” gibi deyişlerine karşın, burada “Bence evlilik aşkı öldürüyor; babamla sana baksana, kardeş gibisiniz” ile “Aşk sipariş edilmez ki anne” repliklerinin yer aldığını sıralayabiliriz… Bundan öte, yine Ahmet Sami Özbudak’ın metninde bazı çarpıcı/komik öğeleri de alkışladık, örneğin (özgün oyundaki II./5.’deki “Of of, nasıl da başım ağrıyor…” ve devamından uyarlanmış olan) 10. sahnede Dadı’nın şu söyledikleri: Juliet kafamı kurcalayan bir şey var. Bu bir kadın için çok önemli bir karar. Aylardır düşünüyorum. Ama her kadın bir kere deneyimlemeli bunu hayatta. Ben saçımı açayım diyorum. Asla platin değil, güneş ışıltısı, ombre falan… Ama bilemiyorum da belki kaşlarımı falan da açtırmam gerekir.”

Ancak Shakespeare’den daha “şairane” sözleri repliklerinin arasına katmasını da biliyor Özbudak – hani şu özgün I./1.’deki  “Yitirdim kendimi; burada değilim ben / Bu Romeo değil, o başka bir yerde.”nin yerine “Ben aşık olmadım, belki de ‘aşk’ Romeo oldu. Onunla bütünleştim bir oldum. Yani benim adım bundan sonra aşk!” demesini, candan/gönülden alkışlamayan yoktur sanırım; bazı bölümlerde Tahir ve Zühre’ye, Leyla ile Mecnun’a göndermelerde bulunması da, cabası!..

14656430_333447197015412_5390112226610136516_n

Tüm bu alkışlanası uyarlamaların dışında, kanımca oldukça önemli bir konuyu sorgulamadan edemiyorum yine de… O da, Özbudak/Biliş’in bu başarılı çalışmasında yer alan nice anlamlı ve de yerinde bulduğum güzel koşutlukların, örneğin Balkon sahnesindeki “Yemin etme kararsız ay üstüne sakın / yörüngesinde her gece yön değiştiren ay gibi, / Değişken olur sonra senin de aşkın” (özgün oyunda II./2.) ile “Sakın ay üstüne yemin etme, ay gibi değişken olur aşkın.” (uyarlamada 7.) repliklerine karşın, erken Rönesans İtalya’sında bile çok “hoppaca” bulunan bu şıpsevdilik, günümüzde geçerli olabilir mi hiç?! Aynı sahnede, az sonra Juliet’in söyleyeceği (özgün metindeki) “Çılgınca seviyorum seni; belki de bu yüzden / Hoppaca buluyorsundur benim hareketlerimi; / (…) N’olur bağışla beni, / Hafifliğe yorma sakın / Karanlık gecenin açığa vurduğu çaresizliğimi.” repliklerinin, uyarlamada “Bu kadar çabuk sever mi insan, seviyormuş işte! Oof, biraz fazla aceleci davrandım, doğrusu biraz daha çekingen olmalıydım. İyi ki karanlıkta yüzümün nasıl kızardığını görmüyorsun, yoksa çok utanırdım. (…) Çünkü ben deli gibi seviyorum seni!” şekline dönüştürülmesini inandırıcı bulmak, bu satırların yazarına göre pek mümkün değil! Her ne kadar Shakespeare’in metninde toplam 209 satırı bulan Balkon sahnesini Özbudak neredeyse dörtte birine (56 satıra) indirgemişse de, ilk bakışta aşk ve hemen ardından gelen “deli gibi sevmek” olguları, bu sanal çağımıza uygun olamaz ve bu bağlamda, oyunun tanıtım metnindeki “kült bir aşk hikayesi”, bu yanıyla “günümüzü yansıtacak kadar güncel olmayı başarmış bir öykü” olamaz kanımca – ve işte burada Özbudak/Biliş’in vermeye çalıştıkları “ders”, bence demode kalıyor!!

Peki, ne yapalım? Bu postmodern Romeo Juliet’e, Serdar Biliş’in 12. Gece’sini de yadırgamış kişiler gibi olumsuzluk yaftasını mı iliştirelim? Asla! Az önce irdelediğimiz Balkon sahnesinin sonunda, Dadı’nın Romeo’dan ayırmaya çabaladığı Juliet’in beyaz elbisesiyle oluşan o güzelim görselliğin, Capulet’lerin evindeki partide sergilenen o sanatsal maskların, kulağımıza çalan şarkı ve müziklerin, arka duvardaki yansılamaların, Rahip Lawrence’in Keşiş oluşunun, nikâhı ise ”yeşil”e kaçan bir yaklaşımla “doğanın bana verdiği yetki” ile kılmış olmasının ve tabii ki çevremizde duymaya alışık olduğumuz argo ile bezenmiş günümüz dilinin tadına varalım…

**********
18/19 Kasım, saat 20:00/15:00 & 20:00 – Nazım Hikmet Kültürevi, Nilüfer/Bursa – www.nilufer.bel.tr/etkinlikler
28/29 Kasım, saat 20:30 – Moda Sahnesi, Kadıköy/İstanbul – www.modasahnesi.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here