Ayçe Özyiğit

Gördüm… Duydum… Konuşacağım…

“Taranta Babu… Sana bu mektubu içerisine yüreğimden başka bir şey koymadan gönderiyorum. Bana darılma sakın. Şehirlerin şehrinden sana gönderecek, kendi yüreğimden daha akla yakın bir hediye bulamadım.”

Bir hikâye bu… Umutla başlayan ama karanlığa gömülmüş yine de yitip gitmemiş bir hikâye. Yitirilmesine izin verilmemiş ve verilmeyecek bir hikâye. Hala oynanır oyunları, hala söylenir sözcükler.  Korkmak mı? Umut korkuya yenilir mi hiç? Vazgeçmez savaşmaktan, inanan insanlar. Belki de bu yüzden daha daha uzun zamanlar devam edecek Nâzım. Bizler susmasına izin vermeyene kadar.

“Taranta Babu’ya Mektuplar” Nâzım Hikmet’in 1935 yılında yazdığı on üç şiirden oluşan eseri. İtalyan Faşizmini özel bir kurguyla, bir dizi şiir-mektupla anlatmakta Nâzım. Kitap, İtalya’ya resim öğrenmek için gelen Habeşistanlı (Etiyopya’lı) bir delikanlının, karısına yazdığı mektuplardan oluşur. Mektuplar, faşistler tarafından tutuklanan delikanlının odasını kiralayan “kendi ülkesinde kendi dilini istediği gibi kullanamadığı için, Asya ve Afrika dillerine merak saran” bir İtalyan tarafından ulaştırılır yazara. Nâzım da kitaplaştırır.

Tiyatro sahnelerine daha önce de birçok kez konu olmuş bu eseri bu defa Oyun İşleri ekibi sunuyor bizlere.  Üç karakter var karşımızda. İlki, Uğur Çağlayan… Nâzım Hikmet’e mektupları yazan ressam arkadaşı. “Habeşli bir ressam olarak adlandırılıyor fakat biz bunu karikatürist olarak ele aldık. Çünkü mektupların hepsi bir dikkat çekme, bir muhalif bakış açısı ve bir ‘derdin’ dizeleri. Bunları yazan adamın da eleştirel bakış açısını karikatürize ederek vereceğini düşündük.” diyor Şükrü Alankaya. Habeşistanlı gencin hikâyesinin bir kısmını onun ağzından dinliyoruz. Bizimle konuşurken öğreniyoruz “kartpostallar Roma’sına benzemeyen bir Roma daha olduğunu.” Halk mahallelerini… Görmemizi, bilmemizi, duymamızı istediklerini…

İkinci karakterimiz, Habeşistanlı genç. Bu defa Şükrü  Veysel Alankaya var karşımızda. Taranta Babu’suna yazdığı mektuplar aracılığıyla bizi gerçeklikle yüzleştiriyor. Aslında iyi şeylerin bir yanılsamadan ibaret olduğuna şahit oluyoruz onunla. Büyük (!) insanların çıkarları karşısında küçük insanların yok olup gittiğine; yasak olanı dinlemenin, öğrenmenin, yazmanın ve konuşmanın hayalden öteye gidemeyeceğine tanık oluyoruz. Ve yaşamanın aslında ne denli güzel olduğuna… Özlemin kavuruculuğuna, hayal etmenin acısına… Ve ‘belki’lerin ne olursa olsun dinmeyeceğine…

Üçüncü adamımız ise Fatih Dağıdır. Karikatürize bir rol çizen Dağıdır, bizlere sözlerin arkasındaki açıklamaları haykırıyor. Nâzım Hikmet Ran’ın kalemi, kolu diye tanımlıyor onu Oyun İşleri. Oyunun gerçekçi yapısını kıran ikinci karakter… Sahneyi kuran, oyunları kuran, Adam’ı getiren, an an sahnede olmayan karakterleri, nesneleri canlandıran oyun kişisi. Onu şöyle tanımlıyor Alankaya: “Bazen bazı kelimelerin anlamlarını ve parantez içlerini dile getiriyor. Bunun sebebi ise Türkçemizde bulunan bu kelimeleri öğrenmek ve dikkat çekip akıllara kazımak içindir. İşin bir diğer tarafı ise bazı kelimeleri biz bile metni çalışırken öğrendik. Bu da bizim ayıbımız!”

Oyun görünmeyen bir perdeyle ikiye ayrılmış vaziyette. Geçmiş ve geleceğin aynı anda işlendiği fakat kesinlikle birbirine karışmadığı bir sahne var ortada. Alankaya ve Çağlayan aynı odada kalıp aynı yatağı  paylaşıyor. Dağıdır ise onlara ara ara eşlik etmekte. Fakat üç karakter de bizim görmediğimiz ince bir iple ayrılmış gibi herhangi bir tezatlık oluşturmadan, derin bir ahenk içinde, oldukça da başarılı bir şekilde oyunculuklarını sergiliyorlar.

“Oyunun tamamı Nâzım’ın hayal dünyasına ait olduğundan, dekorda Habeşlinin eşyalarının altı, Adam’ın ise yanında getirdiği eşyalar şeritle oluşmuştur.” diyor Şükrü Bey. “Bu şeritler bu kurmaca şiir yapısını yazan Nâzım’ın kafasında canlananları göstermek ve bu yapıyı kurarken Nâzım’ın bir kâğıda bütün hikâyeyi çizmesini vermek için kullanılır.”

Oyunun yönetmeni ve oyunlaştırmayı yapan kişi Şükrü Veysel Alankaya. Kanımca oldukça riskli olan bu oyunu seyirlik bir şahesere dönüştürmüş. Oyunun dış sesi yani Nâzım’ı Aydoğan Temel seslendirmekte. Oyunun müzikleri ise Elis Dubaz’a ait. Oyunda kullanılan karikatürlerin sahipleri de Doğan Devrim Akıncı, Turgut Özalp ve Rewhat Arslan.

Derin bir oyun “Taranta Babu’ya Mektuplar” Öyle, “izledim, bitti gitti” oyunlarından birisi değil. İçinde bir yıkım barındırıyor. Bir feryat saklıyor. İşin kötü tarafı bu sahneler hala devam ediyor. Bitmiyor. Görmemiz gerekiyor artık. Duymamız gerekiyor. Her şey burnumuzun dibinde olup bitiyorken üstelik. Orijinal metinde olmayan ama oyunda geçen Alankaya’ya ait bu sözler özetler nitelikte aslında her şeyi: Bir yerden duymuştum, bütün aynaların kullanılmış olduğunu. Sonra dank etti, aslında duyularımıza dokunan her şeyin daha önce birileri tarafından kullanıldığı düşüncesi. Kim mesela? Bastığım yerlere basan, oturduğum evde oturan, içtiğim bardaktan içen, aldığım nefesten alan?  Peki, bana anam kadar yakın olan “O” şimdi nerede?

Mektubunun sonunda şu cümleyle seslenir Nâzım’a ressam arkadaş: Bunların matbaa harfleriyle basılmış, biçime sokulmuş, kitaplaştırılmış örneklerinden bir tanesini olsun, ne o, ne Taranta – Babu görecek, ne de ben göreceğim. O, kurşuna dizildi. Taranta – Babu’nun olduğu yere, gökte kanlı bir haç gibi uçan ölüm kuşları gidebilir, fakat posta uğramaz. Bana gelince, ben yeryüzünün dört bucağına, akla gelen bütün yollarla bağlanmış bir ülkede yaşıyorum. Fakat hiçbir İtalyan posta vapuru, bir tek İtalyan posta tayyaresi ve hiçbir Avrupa treni Taranta – Babu’ya yazılan mektupları bir daha İtalya’ya sokamazlar.

Ama bizler hala okuyabiliyoruz. İzleyebiliyoruz. Bizler cevap da yazabiliriz bu mektuba. Çünkü her nefes alış, her uyanış sabaha, kullanılan her yeni sözcük “devam etme arzusu” içerir.  Susarak devam edemez ki insan. Yaşamaya bu denli sıkı sarılmışken üstelik.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here