Özendirici Ütopyadan Ürkütücü Distopyaya Geçişin Ülkesi: “Empatopya”

Pınar Erol
643 Görüntülenme
Özendirici Ütopyadan Ürkütücü Distopyaya Geçişin Ülkesi:  “Empatopya”

Teşekkür ettikçe güzelleşiyor hayat. İnsanın içini ıpılık bir duygu kaplıyor. Şerbet gibi bir şey hissedilen. Mesela tanımadığın birine rastladığında selamlaşmamak için gözlerini devirmiyorsun; esenlikler diliyorsun ona. O, selamını alıyor, başkasına veriyor. Fark ettin mi gülümsemek için dudaklarının kenarı kıvrılmaya niyetlendi bile. İyilik de mutluluk kadar bulaşıcı. Anında etkisi altına alıyor çevresini, hazırolda bekleyen domino taşlarını ateşliyor. Kelebek hemen kanat çırpıyor. Etkisi rüzgâr gibi önüne katıyor yoluna çıkanları. Burası pozitif insanların ülkesi. İyilik kol geziyor. Bencillikten arınmış, yargılamayan, adil, kibar, uyumlu, saygılı, birbirini takdir etmeyi, alkışlamayı unutmayanlar burada yaşıyor. Kendilerini toplumun şefkatli düzenlemesine bırakmışlar. Kurallara uyuyorlar. Ne kadar medeni ve sağlıklılar Tanrım! Ah bu incelikler, insanlığımızı yeniden hatırlatıyor. Herkes herkesi seviyor. Sevmeli. Sevmiyorsa sevmeyi öğrenmeli. Manipulasyon yok. Kendiliğindenci bir gelenek bu. Mükemmel bir uyum. Din/dil/ırk/cinsiyet/hiyerarşi ayrımının olmadığı dünyayı dilediğimiz nice yılbaşları, bayramları yaşadık da bu eski moda cümleler karşılığını bulmadı diye vazgeçmedik ya yinelemekten. Nihayet insan eşitleniyor. Her tür ahlaki çağrışımdan arınmış, özlenen ne varsa insanlığa dair gerçek oluyor işte. Rüya ülke var oluyor.  

Ama bir dakika, biraz ezberlenmiş bir iyilik değil mi bu? İltifatın ölçüsünü kaçırınca inanılırlık zedelenmiyor mu? Her şeyde güzeli ararken suyunu çıkarmıyor muyuz olumluluğun? Nemelazım, insanı başıboş bırakmayalım diyenler mi yönetiyor burayı? Bizim yerimize onlar mı düşünüyor? Ben’lik biz’leşe biz’leşe bitiriliyor mu? Alâ! Sürgit bir uyumun içinde, kötülüğün olmadığı bir ülkede iyilik de seçilemiyor. Başka bir dünya mümkün diye diye kurduğumuz her yeryüzü cenneti, kendi cehennemi doğuruyor. 

Galiba güzelleştikçe yapaylaşıyor hayat! Beni anlıyor musunuz? Empati kuruyor musunuz? 

Rebekka Krisheldorf’un “Homo Empathicus” oyunu Eric Sidler’in rejisiyle 3 Ekim 2014’te Göttingen’deki Deutches Theatre’da dünya prömiyeri yapmış ve eleştirmenler tarafından yılın en iyi oyunları arasında gösterilmiş. Ardından başka ülke tiyatroları tarafından da oynanmış. 

Feri Baycu Güler: Almanya dışında, Meksika’da da prömiyer yaptı. Yanılmıyorsam İspanya ve Brezilya’da da oynadı. Ama sadece Almanya’da bu dediğin yaşandı. Diğer hiçbir gösteri bu ilgiyi bulamadı. Bence diğer tiyatrolar ya oyunu anlamadı ya da anlatamadı. Oyunun en büyük trüğü bu dünyayı seyirciye çok iyi anlatabilmeyi becermek. Aksi halde seyirci çok dışarıda kalır. Empati dünyası yaratıyoruz biliyorsun.

Peki siz niye bu oyunu seçtiniz?

Feri Baycu Güler: Çünkü çok sevdim oyunu. Bir de deli olduğum için. Yoksa on üç kişilik bir oyunu özel tiyatroda yapmak normal insanın yapacağı şey değil. 

Bu Mam’Art’ın en kalabalık oyunu. Eski oyuncularınıza yenileri de eklendi, ekip iyice büyüdü. 

Feri Baycu Güler: Bence prodüksiyon tiyatroları dışında, bu kadar kalabalık kadroyla oyun yapan başka özel tiyatro da yok. Çok sevdiğim bir arkadaşım var Nazlı Gözde Yolcu. Aynı zamanda çok da iyi bir çevirmen ve dramaturgdur kendisi. Benim oyun aradığım dönemlerde, “ya Feri bir Alman oyunu var ama henüz çevrilmedi” dedi. Ben de beklemek istemedim ve ondan hemen orijinal metni yollamasını istedim. Tuğrul (Tülek) ile beraber karşımıza Ünal Silver’i aldık, Almanca metni de eline verdik, bir taraftan da Google Translate’i açtık ve oyunu Ünal, Tuğrul ve ben böyle okuduk ve kendimizce oyunun ilk çevirisini de yapmış olduk. Ben oyuna bayıldım. Tuğrul’a, “bu oyunu yapmayı çok istiyorum ve sen de lütfen oyundaki adam karakterini oyna” dedim. Böyle başladı yolculuk. Kafamdan iki yönetmen geçiriyordum. İlki oldu zaten. Oğuz Utku Güneş’in yaptığı oyunları izledim. Onun çok iyi bir reji kafası, reji dili olduğunu düşünüyorum. Oyunla ilgili konuşmak için buluştuğumuzda ilk defa karşılaştık. Aslında çok işi vardı. O sırada “Teftişör”ü yapıyordu ve yapacağı bir başka iş daha vardı. Teksti göndereyim, sen bir bak dedim. Ertesi gün beni aradı ve “galiba ben kafamda oyunu çözdüm” dedi. Yaz boyunca hep konuştuk ama o, diğer oyunun provalarındaydı. “Cast”ın bir kısmını biz yapmıştık, bir kısmını Utku ile beraber bulduk.

Utku gelirken beraberinde kendi ekibini de getirmiş sanırım. Uyarlayıp yönetip oynadığı “Alacakaranlık Kuşağı”nda Melina Özpromodos, Ayşegül Tekin (“Örümcek Kadının Öpücüğü”nde de birlikte çalışmışlar) oynuyor, Ayşe Sedef Ayter ışık tasarımını yapıyor. Yine yönettiği “Düşperest”te Vehbi Can Uyaroğlu müzikleri yapıyor. Beraber künyeye bir bakalım mı? 

Feri Baycu Güler: Ayşegül, Melina ve müzikleri yapan Vehbi onunla geldiler. Dekor, kostümü yapan Makbule Mercan’ın daha önce televizyon dizilerinde yaptığı kostümlerdeki yaratıcılığını biliyordum. Onu tanıdığıma çok memnunum. Büyük düşünüyor ve bu da benim çok hoşuma gidiyor. Ayşe ile ilk defa çalışıyoruz. Dramaturgisini de yaptı oyunun. Ben de yönetmen yardımcısı olarak başladım ve ilk defa tam olarak yapımcılığını yaptım oyunun. Provalara 3 Eylül’de başladık. Büyük bir dekorumuz var bu sene bizim. Bu arada 13 kişilik bir oyun yaptığım için çok mutluyum ve kendi kendimi tebrik ediyorum. Tevazudan vazgeçtim. Bu cesaret isteyen bir şey. En başta konuşulan isimlerin hepsiyle devam edemedik. Bazılarının yoğunluğundan dolayı olmadı, bazıları ile anlaşamadığımız için yolumuzu ayırdık ama son kertede geldiğimiz kadrodan çok mutluyum. Biraz önce onlara “ben oyunu size emanet ediyorum” dedim. İlk defa ben de her anlamda kendimi bu kadar teslim ettim. Oyuncularıma gerçekten çok güveniyorum. Biz gerçeküstü bir oyun oynuyoruz ve o kafayı, o ruhu algılayabilmek çok önemli. Oyuncularımızdan Volkan Akçaalan’la ilk defa tanıştım. Aykut Akdere ve Onur Öztay’ı Tuğrul tanıyordu. Murat Okay’ı sahnede izlemiştim ve çok beğeniyordum. Bizimle olduğu için çok mutluyum. Ali Rıza Kubilay, Profesör Mohringer olmak için doğmuş. Onun da çok doğru bir “cast”ta olduğunu düşünüyorum. Mustafa Ergüven’le de ilk defa çalışıyorum. Hale (Akınlı) abla ile zaten çalışıyordum. Tiyatromuzda ona uygun roller oldukça ve kendisi istediği sürece, o rollerin sahibi kesinlikle Hale abladır. O çok kıymetli bir kadın, çok iyi, çok prensipli ve çok disiplinli bir kadın. Goncagül (Sunar) ile de daha önce çalışmıştık. Goncagül başlarda bayılmadı oyuna. Daha modern gerçekliğin içinde bir oyun yapmak isterdim dedi. Ben ona “lütfen bu oyunda ol, senin performansını gösterebileceğine çok inanıyorum” dedim. Şimdi geldiğimiz noktada çok mutlu o da. Derya (Artemel) ile ilk defa çalışıyorum Goncagül vasıtasıyla tanıdım ve bayıldım ona da. O da çok yetenekli bir kadın. Elif Melda Yılmaz bir girdi içeriye. Görür görmez işte dedim kadın bu. Tanrı kadını yarattı. Oyunda kadını oynuyor. Yani bir “adam”, bir “kadın”ımız var. İyi de bir tasarım ekibimiz var. Devamlı sorguluyoruz yaptığımız işi. Bu dünyayı doğru anlatmak zorundayız seyirciye. Bu dünyanın gerçekten özenilen ve ütopik bir yer olduğunu ama finalde nereye gittiğini göstermeliyiz.

Utku, Mam’Art’ın gitgide genişleyen bir ailesi, bir kadrosu oluşuyor. Bu yıl sizler de katıldınız. Burada olmak nasıl?

Oğuz Utku Güneş: Benim için Feri gibi insanlar birer süper kahraman. Uzlaş ya da uzlaşama, her zaman her yapımcıyla kolay geçinemezsin. Biz de birbirimizi her anlamda uzlaşmaya hazır bulmadık. Bu coğrafyada, bu toplumda, bu ekonomik yapıda bir insan buna soyunuyorsa, bununla ilgili bir alan açıyorsa, burayı ileride tiyatrocu olacak asistan gençlerle doldurup İstanbul’da, Türkiye’de tiyatro için etki yapacak, toplumu değiştirecek, hiç değilse kişilerin akıllarında bir şey yeşertecek bir cevvalliğe soyunuyorsa, bu benim için çok büyük bir fedakârlıktır. Biz oyuncular ve yönetmenler sanatımızı yaparken, bu insanlar sayesinde başkalarıyla buluşabiliyoruz. İdeolojilerimiz onlar sayesinde başkalarıyla buluşuyor. Başka işlerden hasbelkader kazanıyorlarsa da o bütçeyi yine tiyatroya akıtabiliyorlar da biz işimizi yapabiliyoruz.  Orada bir işbirliği olacak. İşte bizim de Feri ile yaşadığımız bu. Feri gibi insanlar olsun ki ben devam edeyim. Yoksa bu iş çok yıldırıcı bir iş. Her seferinde bir daha yapmamamızı hatırlatan bir iş. Benden önce o göze alıyor bunu. Ve bizim karşılığında yapabileceğimiz tek şey, bu bakış açısına, bu ideolojiye borçlanmak ve ona gerekeni en iyi şekilde vermek.

Feri Baycu Güler: Ben tiyatroda hiçbir zaman yapımcı olmaması fikrine alışamamıştım. Çünkü herhangi bir işletmeyi yürütebilmek için ticaret bilmek zorundasındır.  Mesele sadece para yönetmek değil; mesele hakikaten kriz yönetmek. Buraya asistan olarak gelenlere de ilk söylediğim şey, “lütfen burayı yaşatın arkadaşlar”. Başlarda simit-peynir veriyorduk. Dedim ki sıcak yemek yapacağız. Çünkü insanların kendilerini bir yere ait hissetmeleri önemli. Ben iki kalas bir heves yapmak istemiyorum Ayağını yorganına göre uzatmam gerekse bile, o esnada en iyisini yapmayı isterim. Biz aramızda en çok dramaturgi tartışmasını seyirciye ulaşabiliyor muyuz diye yapıyoruz. Biz “ensemble” oyun çıkartmaya çalışıyoruz. Aslında bu en zoru. Başından beri söylüyorum, Mam’Art bir “company-kumpanya” olacak. Bu da farklı kişilerle, çeşitliliklerle çalışmak demektir. Mam’Art ilk defa böyle bir oyun yapıyor. Hiç bu kadar sürreal bir oyun yapmadık daha önce. Biz modern gerçeklik içinde oyunlar yaptık. “Kızgın Damdaki Kedi”yi dahi klasikten çıkartıp çağdaş bir uyarlamayla sahneledik. Güzel olan ne biliyor musun? Bizimle oyun yapan, bizimle çalışan hiç kimse buradan mutsuz ayrılmadı. Başarı varsa eğer, işte budur başarı.

Ben bu oyunu çalışırken aranızda çok çarpışma olduğunu düşünüyorum. Kişinin bir zaman doğru bulduğu bir düşünce, başka bir algı düzleminde paradoks oluşturur mu?

Feri Baycu Güler: Ben bu oyunun Türkiye için değil ama dünya perspektifinde çok politik olduğunu düşünüyorum. Düzenin nereye evrildiğiyle alakalı bir oyun bence bu. Her şey yerli yerinde ve düzenli olduğunda ne olur? Gerçekten daha iyi olamayacak kadar iyi bir şey yok mudur aslında? 

Cinsiyet/yaş/hiyerarşinin/sosyal farklılıkların (ayrımcılığın) olmadığı, herkesin “insan” olarak eş değere sahip olduğu bu kulağa pek hoş gelen bir dünya ütopik midir/distopik midir?

Feri Baycu Güler: Bu sorunun cevabını oyunun sonunda birebir olarak göreceğiz. Cinsiyet ayrımı yapmak yok. Cinsiyetini belirtmek ayıp. Aslında ayıp da yok burada. Kabul edilmez diyelim. 

Bu kadar “fazla” iyi olan şey gerçek olamazmış gibi geliyor. Bünye bunu kusar sanki.

Feri Baycu Güler: Bünye bunu kusmasın diye bir şey yapıyor onlar da zaten. 

Böyle düzenlenmiş sosyal sistemde çatışma olmaz mı? Birey, toplumda erimez mi? 

Feri Baycu Güler: İnsanoğlu bildiğimiz anlamda var olduğu sürece bütün bunlar var olacak. İzlediğimiz bütün distopik hikâyelerde dize getirmenin, ehlileştirmenin bir yolu var. Ya kimyasal veriyorlar ya militarist bir rejimle yapıyorlar bunu. Güya distopik değil de; ütopyaya varmak istediğimiz için bütün bunları yapıyoruz. Siz aslında çok iyi olacaksınız. Bunlar size iyi gelecek. Kendi başınıza karar vermek iyi bir şey değildir. Yanlış karar verirsen üzülürsün. Bunu sizin için biz yapıyoruz diyoruz. Çocuğumuza bile aynı şeyi söylüyoruz. Sen üzülme diye bunu yapıyorum diyoruz. Oysa nereden biliyorsun benim iyiliğim için her zaman doğru olanın bu olacağını? Burası da öyle bir yer işte. Güya burada hiyerarşi yok. Gerçekten yok mu göreceğiz oyunda. Örneğin ne yiyeceğinize karar vermenize gerek yok; biz sizin için karar veriyoruz diyor. Aslında bundan daha büyük bir distopya var mı?

Diller kültürleri, aksanlar alt kültürleri oluşturuyor dersek kimlik kazandırmak kadar aslında ayrımcılık da yapan bir olgu bu. Esperanto diye ortak bir dil oluşturulmuştu ama kullanılmadı. İşler öyle yürümüyor galiba. Oyunun dili biraz sarkastik gibi hissediyorum, doğru mu?

Feri Baycu Güler: Oldukça. Ayşe ve Utku çok iyi bir dramaturgi yaptılar. Benim de biraz katkım oldu. Oyuna bir terminoloji oturttuk aslında. Tabii Mehpare (Balkır) çok iyi bir çeviri yaptı ama Almanya’daki algı ile Türkiye’deki algı arasında kullandığımız dil açısından terminolojik farklar var. Biz de bu oyun için yeni terimler yarattık. Günlük hayatta kullanmadığımız ama terim olarak bildiğimiz kelimeleri burada sıklıkla kullanıyoruz. Mesela “esenlikler” normalde bildiğimiz ama sıklıkla kullanmadığımız bir kelimedir. Buradaki insanların ise sıklıkla kullandığı bir kelime. Dolayısıyla ilk duyuşta absürt gelen birçok kelime burada günlük kelimelere dönüştü. 

Benzer biçimde çok ince düşünülmüş mükemmel bir yerleşke yapılmıştı ama o kadar yapaydı ki yaşam oraya gitmedi, insanlar orada yaşamadılar.

Feri Baycu Güler: Ama işte biz mükemmel olmak için yaratılmadık. Bizim hikâyemizde bildiğimiz anlamda insan yok; onlar vahşiler bizim hikâyemizde.

Muhtemelen oyun insanların benzersizliği üzerinden gitmiyor. 

Feri Baycu Güler: Birileri tarafından sağlıklı yaşamak için gerekli şeylere karar verilmiş. Bunun içerisinde çok fazla duygusal olmamak da var. Neden? Çünkü fazla duygusal olduğunda senin ayarların bozuluyor. O zaman topluma ve kendine zarar vermeye başlıyorsun. Herkes bilgisayar mühendisi olamaz. Kimisi çöpçü olacak ama çöpçü olmak isteyen de bundan büyük bir gurur duyacak. O misyonu isteyerek yerine getirecek. Öyle ki bu dünyada öldükten sonra bile hizmet var. O zaman da yeraltındaki canlılara gıda olmak istiyorsun. O da çok büyük bir hizmet. Burada yargılama yok. Düzeni yargılamıyorsun. Yargıladığın anda seni uyarıyorlar zaten. Bu söylemler hoş görülmemektedir deniyor. Örneğin yemek satana, bugün canım şunu yemek istiyor diyorsun. Onlar da sana kakanı analiz ettik, onu yiyemezsin diyorlar. Eğer canının istediğini yersen, kötü kakalar çıkaracaksın ve o zaman burayı kirleteceksin. O zaman erken öleceksin ve bize hastalık getireceksin diyorlar. Bu dünyada hastalık yok bir kere. İnsan genetiğinde zaman zaman bozulma olduğunda hemen düzeltiyorlar, ayar veriyorlar yani.

Oğuz Utku Güneş: Bağırsak boşaltımı toplum icat merkezi tarafından karşılıksız yapılan bir şey. Buradaki insanlar örneğin en çok suyu kullanıyorlar. Terminolojik olarak su içmiyorlar ama kendilerini suluyorlar. 

Empati iyi bir şey mi? 

Feri Baycu Güler: “Empati ve sevgi sarıyor her yeri. Sen de gel yaşa Empatopya’da” diyoruz. Ben çok fazla empatik olan bir kadınım. Zaman zaman bu kadar fazla empati kurmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Aslında kendini başkasının yerine koyarken, kendi bireysel kişiliğinde kendini başkasının yerine koyuyorsun. Örneğin kendimi senin yerine koyuyorum ve ben olsam senin verdiğin tepkiyi vermezdim diyorum. Zaten ben sen değilim ki. Belki empati kurmaya çalışmak doğrudur. Karşındakini anlamaya, algılamaya çalışmak doğrudur. Ben senin gerçekliğine nasıl girebilirim ki! Anlamaya çalışmak, yargılamamaya çalışmak başka bir şey. Önyargılarını kaldırmak başka bir şey. Ama birebir empatik olmak mümkün mü acaba? 

Ne kadar da yapaysınız!

Feri Baycu Güler: Aynen. Ben oyunu okurken çok güldüm ama sonunda dedim ki ne kadar korkunç ya. Çünkü bu dünyada gerekirse isteksiz de sevgi veriliyor. Sevmek zorunda değilsen de seviyorsun. Buradaki insanların misyonu, hayatı olması gerektiği gibi tamamlamak ve zamanı gelince de ayrılmak.

Bana göre bu kadar milimetrik hesaplarla kurgulanan “mükemmel” yaşam boğucu, sıkıcı ve korkunç bir şey. Pıtrak gibi artan yaşam koçlarından birinin cafe’de bir sohbetine kulak misafiri olmuştum. Olabilecek en huzurlu, en yumuşak, en uysal ses tonuyla karşısındakine, başına gelenleri olumlu karşıla, tevekkül önemli, bunun da başına gelmesinin bir sebebi vardır, olanlarla barış minvalinde bir şeyler söylüyordu. Etrafa erdemler saçıyordu derken kahvesi telefonunun üzerine döküldü ve birdenbire “sıçayım” diye bağırmaya başladı. Ve ben ona tevekkülle karşıla demekten alıkoyamadım kendimi. İşte bu kadar sahte bu dünyalar. 

Oğuz Utku Güneş: Şu anda oyundan bir sahne anlatıyorsun. Bu tam da oyunun özeti aslında. Bunu sana dayatan insanların ne kadar ikiyüzlü olabileceğini gösteriyor. Oyunda bunun birçok varyasyonlarını izliyoruz zaten. Oyunda yaşlı bir kadın, elindeki çöpü yere atıyor. Bir başkası kalkıyor, bunu kim attı, sen mi, sen mi, sen mi derken kadını gösteriyor. Kadın “yoo” diyor. “Ben bunu atanı diye…” başlıyor o kişi. Bu sefer kadın, “bana bak, bu ifaden uygun görülmemektedir. O çöpü kim attıysa yanlışlıkla atmış olabilir” diyor. Yani biraz önce, bilerek attığı çöpü, şimdi yanlışlıklaya çeviriyor. Ama baksan, birbirine saygılılar, özenliler. Bizim bu baskı toplumunda hasret kaldığımız, özlediğiniz şeyler bunlar aslında. Çok şeyi özgürce yaşayan, sevgiyi kutsayan, cinselliği kutsayan, cinsiyet ayrımı yapmayan bir toplum düzeni var. Ve fakat bütün ütopyalar distopyaya dönüşmeye mahkûmdur. Ütopya bir dayatmadır. Halkın refahı için ya da kürenin selameti için koyduğun bu iyicil ve sevgi dolu kurallar, bir yerden sonra otoritelerin ya da kıdemlilerin eline geçmeye başladığında, seni terörize eden, sana bunları dayatan bir şeye dönüşüyor. Örneğin oyunda biri “ya herkes arkadaşımla ilgileniyor, çok güzel benim arkadaşım” diyor. Yanındaki dönüp, “çelişmiş gördüm seni, telkin alman lazım” diyor. “Hayır, ben iyiyim” dediğinde ise, “dile getirdiğine göre bunu gözlemlemiş olmalısın. Sen kıskandın onu diyor hemen psikolojik telkin al gel” diyor. O da “haklısın gidip telkin alayım” diyor.

 

İnsanı kendinden şüphe ettiriyor sistem. İşte bireyi yok eden söylem. Beyinlerine format atılıyor. Lobotomi gibi.

Oğuz Utku Güneş: Sorgulamaman lazım. Çirkinsen bile güzel olduğunu kabul edeceksin. Aslında bu yanlış bir şey değil. Yanlış ne zaman başlıyor? Çirkin olduğunu hissetme özgürlüğünü bile senden aldıklarında başlıyor. O önerilen empatik reklam yaşamı, dünyaya alternatif çare yaşamı olarak görülen şey, aslında şu anda bulunduğumuz kötücüllüğün sevgi dili ile inşa edilmiş başka bir versiyonuna dönüşüyor.

Kâbus bu.

Oğuz Utku Güneş: Bu kadar güzel bir düzen kuruyorsan, bunun bir de otoritesi olmalı. Hem hiyerarşi yok diyor hem de bir gün bir onları kontrol etmeye bir “Teftişör” geliyor ve diyor ki “aramızda hiyerarşi yok”. Bunu söylerken onlara verdiği uyarılar düşündürücü. Aramızda kazanan yok, kaybeden yok ama ben sizin bencil olduğunuzu hissediyorum. Böyle hissetmeyin çocuklar diyor.

Yeryüzü cenneti kurmak mümkün mü? Başka bir dünya mümkün mü? Açık ilişkilerin, açık evliliklerin, çiçek çocukların yaşadığı özgür bir dünya önermesi insana iyi gibi geliyordu. Gezi’de bir ütopyaya giriş yaşadığımızı düşünmüştük.  

Oğuz Utku Güneş: İşte o özgürlükler baskı olarak seni bir sonraki aşamaya götürüyor. Mesela çiçek çocukların dünyasında, atmışlarda bu olay patlak verdiğinde tüm küreye yayılsaydı; bu, 2018’de bir otoriteye, baskıya, dayatmaya dönüşebilirdi. Başkan olmak için seçilmiş, adaletli, liderlik vasıfları taşıyan ideal biri, koltuğa oturduğunda, bürokrasiye bulaştığı andan itibaren iki yıl içerisinde bir başkasına dönüşür.

Feri Baycu Güler: Bütün sistemlerde bu böyle. Castro gibi bir adam, ülkeden çıkmayı yasaklıyor mesela. 

İşte olumladığımız şey aslında çok faşizan. 

Feri Baycu Güler: Özgürlüğü kısıtlayan bütün sistemler faşizandır bir şekilde.

Oğuz Utku Güneş: Seni özgürlüğe zorlayan bir sistem de faşizandır. Özgür olmak istemeyenler de var aramızda. Bu dünyanın ironisi, bu dünyayı sadece olduğu şeyler üzerinden değil; kodlarını ve terminolojisini değiştirerek aslında içinde bulunduğumuz şeyleri anlatıyor. Örneğin kapalı bir kadına günaydın dediğimde o, kapalılığını, kadınlığını, dine bağlı olduğunu bir yerden bana hissettiriyorsa, bu oyunda da bunun başka kodlamalarını bulursunuz.

İçine tıkıştırıldığımız siteleri düşünün. Kapısından girmek kolay, çıkmak zor. Çünkü bütün hayat içerde kapalı devre olarak planlanmış. İçlerinde spor salonları, alışveriş merkezleri, parkları var. Güvenli bir hapis hayatı sunuluyor. O da kendi ölçeğinde bir Empatopya.

Utku Oğuz Güneş: Bir fanusun içinde kompakt bir yaşam önerisi sunuyorlar size. Güvenli bir yaşam ama bir süre sonra orada site baskısı yani mahalle baskısı yaşanmaya başlıyor. Birileri yönetici olmak zorunda, birileri aidat ödemek zorunda. O küçük birimde de bozulma, yozlaşma başlayacak otomatikman. İnsanın olduğu her yerde bu böyle. Daha iyi bir dünya önerisi için, en kötünün ya da en iyinin bulunduğu yer değil; sadece denge gerekiyor. Bu oyunda aslında bunu anlatıyorum. Daha iyi bir yer olmak için tamamen çaba gereken yerlerde çatlaklar oluşacak. Biz burada kötünün içinde bir iyilik dünyasında yaşıyoruz ya. Oyunda da iyinin içinde bir kötülük dünyasında yaşayacağız. Yani gündüzle gece gibi ütopya-distopya yer değiştiriyor, güneş ve ay yer değiştiriyor, olumlu ve olumsuz duygular sürekli yer değiştiriyor. Birbirimizi bu değişkenlere göre kabul edip değerlendirdiğimizde daha iyi bir toplum ve daha iyi bir yerküre mümkün ama tabii bunun için yüzyıllar gerekiyor. O yüzden ihtimal yok, rahatlayın.

Peki bu dünyayı kim kuruyor, kural koyucular kim?

Oğuz Utku Güneş: Enteresan olan, tüm ütopyalarda liderler vardır. Bunun tehlikeli yanı, toplumun birbirine bu şekilde senkronize olmuş olması. Aslında herkesin lider olup aynı yola baş koyması ile alakalı. Örtülü bir distopya toplum-bedel tam bir mahalle baskısı. Bizim gündelik hayatta yaşlılar dediğimiz daha uzun süredir orada yaşayanlar var. Onlar daha çok şey biliyor, daha çok şey gözetliyor. Toplumda yanlış giden şeyler olduğunda kibarca öyle olmaması gerektiğini söylüyorlar. İdeolojiyle uyumlanmışlar. Hepsi böyle düşünüyor. Normal insanlar böyle düşünmez. Biz insanlar, toplumla değil; birey olarak hareket etmeyi severiz Biz hepimiz bir dinin içine doğuyoruz. Türkiye’de doğduğum için Müslüman olarak doğuyorum ama bunu seçmiyorum. Hazır bir toplum yapısının içinde doğuyoruz ve ona uyumlanıyoruz. Buranın masalları farklı ama. Örneğin: Bir küçük insan varmış, -cinsiyet belirtilmiyor-. Bu insanın ebeveyni -anne ya da baba olduğu belirtilmiyor- başka bir ebeveyn ile evlenmiş. Bu ebeveynin de iki çocuğu varmış. Bunların hepsi aynı yere taşınmışlar ve mutlu mesut sabaha kadar temiz yaparak yaşamışlar. 

Peki uyumlanamayanlar, toplumla aynı hizaya gelemeyenler. Normal -herkes gibi- olmak için insanüstü gayret sarf edenler… Bu tozpembe dünyada hiç mi kışkırtıcı/tehdit unsuru/ceza/yaptırım yok mu? 

Oğuz Utku Güneş: Onlar kibarca uyarılıyorlar. Hizaya gelemeyen, uyumsuz bir kişi var oyunda. O da herkes öyle söylediği için uyması gerektiğini düşünüyor ama uymaya çalıştıkça ikircikleri görüyor. Ben bunlara kendimi sevdiremedim diyor. Yere çöp atılmasının yanlış olduğunu öğreniyorum, atan birini gördüğümde uyarıyorum ama bu sefer de ifşa etme diye suçlanıyorum diyor. İşte o yüzden uyumlanamıyor o kişi. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu noktasında kalıyor. Diğerleri gibi iletişim dilini kullanmıyor; işitmiyor ve konuşamıyor. O yüzden de işte o çağımızın insanı. Onlara göre içgüdülerine hakim olamayan, ilkel insanı temsil ediyor. Ama işte o biraz kulak arkası oluyor. Bu oyunla beraber araştırıp öğrendik ki empati en çok sözlü iletişimde yaşanan bir şey. Dili çıkarırsak empati kurmamız olanaksızlaşıyor. Buradaki kahraman da konuşamadığı için diğer empatların dünyasına uyum sağlayamıyor. Tıpkı bizim engelli insanlarımız gibi. Engelli insan da otobüse binmek ister. Durağa kadar varabilse bile otobüse bineceği rampa yoktur. Herkesin eşit olduğu dünyada sağır ve dilsiz olmasına rağmen ona özel hiçbir şey yapılmamış. Bugün işte bu çelişkiyi anlatıyor. Bütün politik söylemlerdeki örnekler gibi bunlar. Bu aslında bir distopya ama bunu distopya değilmiş gibi gösteriyorlar.

Adem ve Havva’dan günümüze vahşileşen insanın serüveni geriye mi dönüyor? 

Oğuz Utku Güneş: Biz oyunda adam ve kadın diyoruz onlara. Ben Adem ile Havva’yı tiyatro eğitimi almış biri olarak mitoloji olarak okuyorum. Eğer dramaturgi olarak Adem ile Havva’nın isimlerinin adam ve kadın olması daha iyi bir fikir olmasaydı ben bu fikri asla kabul etmezdim. Çünkü cinsiyet ayrımcılığının olmadığı varsayılan bir dünya var. Adem ve Havva esprisi bir alegori olarak konmuş. Adam ve kadın dediğimizde esas mesele daha çok ortaya çıkıyor.

Feri Baycu Güler: Aslında tam da farklılıklarıyla kadın ve erkeğin eşitliğini ortaya koyuyor. 

Oğuz Utku Güneş: Eğer gerçekleşseydi böyle olurdu büyük ihtimalle diyor yani. Tarihin ve belgelerin gösterdiği, bu tür sistemlerin gerçekleşmek üzereyken bozulduğu üzerine. 

İşte ben de mutlaka bu sistemi bozmak isteyen tehdit eden aykırı olan bir şey bekliyorum.

Oğuz Utku Güneş: Kimse bozamayacak işte. Acı olan da bu, oyun seyirciye yalan bir ümit vermeyecek. Bu oyun insanlığa dair bir düş kırıklığı ve bunun bence uyanmanız açısından hiçbir mahsuru yok.

Oh şükürler olsun “yokyer”miş, yokmuş diye izleyeceğiz sanırım oyunu. Ve Mam’Art’ın ödenekli tiyatroymuşçasına cömert ve cesur tavrına teşekkür edeceğiz. Yine…

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku