Hukuka karşı haklar… Köken olarak aynı olan “hukuk” ve “haklar”ın ortak kaynaklarını doğal hukukçular bir yerde, pozitif hukukçular başka bir yerde bulurlar. Doğal hukukçular da pozitivistler de hukuk ve hakların kaynağında bir yaratıcı ararlar. Doğal hukukçular kaynağa Tanrı ya da töreyi oturturken, pozitivistler kaynağa devleti oturturlar.

antigone-6Ama kaynak ne olursa olsun, başvurulan yöntem farksızdır. Hakları Tanrı’ya, töreye ya da devlete göndererek açıklama ve anlamlandırma çabası, açıklanmaya çalışılanı, açıklayan karşısında ikincil kılan bir yüceltme işlemidir. Hakkı hak yapan, kendiliğinden sahip olduğu bir özellik değil, gönderildiği kaynağın önemidir. Bu bağlamda göndermeler, kaynak farklı olsa bile, kaynağın benzer biçimde kutsallaştırıldığını gösterir. Bu yüzden pozitivistlerin, devleti Tanrı’nın yerine oturturken yaptıkları da doğal hukuk yanlılarının Tanrı’yı kutsarken yaptıklarından farklı değildir: “​İktidara içkin bir aşkınlaştırma ​süreci​”…

Tarihte, hak kuramının mihenk taşlarından biri olan Spinoza ise, “içkinlikçi” yaklaşımıyla üçüncü bir yolu seçer: “Spinoza’nın yaklaşımı, göndermesiz bir hak kuramının temellerini atarken, hakkın kaynağına ilişkin geleneksel arayışın sonu demektir. Bundan böyle, hakkı kendisiyle açıklama çabası, hakkın somutlaştırılması, maddileştirilmesi, ama bu yapılırken de belki onun yerine bir başka kavramın geçirilmesi demek olacaktır: Doğrudan doğruya tekil hayatı, yaşama istencini ya da bedenin varolma ısrarında beliren gücü dile getiren bir kavram… Bu durum, insanı başka tekil varlıkları da içeren biçimde aşan bir hak-güç-beden çerçevesi oluşturmasına yol açarak tüm varlıkların –hak ve özgürlüklerinden çok- “özerkliklerinden” sözedilebilmesini sağlayacaktır.” (1) Böylece, kimsenin bir hakkı ya da gücü kimseden almadığı, doğadan aldıkları güçleriyle biraraya gelen insanlar, aynı zamanda haklarını da –onlardan vazgeçmeden- biraraya getirebilirler. Güçlerin birlikteliğiyle oluşturulan, farklı karakterlerin kendi tikellikleri içinde, dengeli biçimde birbirleriyle iletişime geçmelerini sağlayacak bir sistem, alternatifi olmayan bir rejim olarak “düşünsel/bedensel özerkliğin” temel ilkeye dönüştüğü bir düzeni oluşturabilir.

antigone-2

Antik Yunan’dan günümüze kadar geçen 2500 yıllık zaman diliminde politik, felsefi, sosyolojik ve psikolojik veçheleriyle pekçok tartışmanın teması olagelen Sophokles’in “Antigone” oyunu, 1 Ekim’de Tiyatro Tatavla’nın yeni sezon oyunu olarak prömiyerini yaptı. İktidar/toplum, devlet/aile, doğal hukuk/reel hukuk antagonizmalarını irdeleyen bu klasik trajedinin Eraslan Sağlam rejisi, hem güncele uyarlanmasındaki başarısı hem de objektif bir yorumla yeni tartışmaların önünü açmadaki farklılığı ile dikkat çekiyor. Pek yerinde bir kararla, içerik olarak kendisinin Antigone yoruma en yakın metni,  Jean Anouilh’in Antigone’sini ve eşsiz bir tercümeyi, Yaşar Avunç’un Türkçe’sini tercih ediyor ve bu metni yaratıcı hamleleriyle hem güncel hem evrensel bir tekste dönüştürüyor.

Her şeyden önce, Sağlam’ın oyunu yorumlayışındaki özgünlük ve gerçekçilik, oyun karakterlerine yansıyor. “Karakter” sözcüğü, Antik Yunanlar için için bizim bugün anladığımız anlamdan farklı bir anlama sahip. “Bizim için birinin karakteri nevi şahsına münhasırdır; karakter her bir kişiyi diğerlerinden ayırır. Yunanlar için ise bu bütün insanların katıldığı niteliklerden kişinin pay almasıdır. Biz insanların özel nitelikleriyle, (karakteristikleriyle) onları genel olandan ayıran şeylerle ilgileniriz.

antigone-14Yunanlar ise tam tersine, bir insanın bütün insanlıkla paylaştığı ortak niteliklerle ilgiliydiler.” (2) Dolayısıyla, Antigone, Kreon, İsmene, Haimon, muhafız karakterlerinin her biri, temsil ettiği kişilikler üzerinden insanlığın farklı hallerinin, farklı zihinsel dünyaların ve farklı cemaatlerin temsilcileri olarak görülebilir. Nitekim Sağlam, karakterlerini bu bağlamda değerlendirerek her birini kendi özgünlüğü içerisinde, farklı algı ve yaşayış biçimlerinin, farklı ideolojilerin ve iktidar biçimlerinin temsilcileri olarak kurguluyor. Bu noktada, özellikle jest ve mimiklerindeki başarı ve dinamizmleriyle öne çıkan oyuncular Aysan Sümercan, Erhan Tuna, Tuba Zehra Sağlam, Gökçe Taş, Oğuzalp Kutlu, Sadettin Okumuş, Ekremcan Arslandağ ve Ayça Bildik’i tebrik etmek gerekiyor.

Sağlam, bu başarılı oyunculuklar üzerinden seyirciyi karakterlerin içsel yolculuklarına çıkartıyor ve son derece objektif bir anlatımla, temsil ettikleri dünyaların politik/toplumsal/psikolojik veçhelerine tarafsız bir gözle ayna tutmayı başarıyor. Tıpkı Spinoza gibi, “farklı karakterlerin kendi tikellikleri içinde, dengeli biçimde birbirleriyle iletişime geçmelerini sağlayacak bir sistem” kurguluyor. Oyunda, Antigone,  bir direniş simgesi olarak algınabilmekle birlikte, pekâla, polis’in ahengini bozan, tekinsiz ve inatçı bir kişilik olarak da görülebiliyor. Gerçekte, çok da hoş anıları paylaşmadıkları, iktidar tutkunu ağabeyinin törelere göre gömülmesindeki ısrarı ve bir başka iktidar odağı olan “toplumsal/ahlâki yapının” hamiliğine soyunması, O’nu karşı duyduğu varsayılan iktidar savaşlarının tarafı haline getirebiliyor.

antigone18

Eleştirdiği politik iktidara karşı toplumsal/ahlâki iktidarın yılmaz neferine dönüşebiliyor. Ayrıca, Antigone’yi katıksız bir iyiliğin ve etiğin temsilcisi olmaktan alıkoyan bir ruh halini de sunuyor seyirciye Eraslan Sağlam: Sevgilisi Haimon’un kızkardeşi İsmene ile ilişkisini kıskanıyor, bu kıskançlık belki de O’nu yaşama sevincinden mahrum bırakarak kendisini ölüme adamaya yöneltiyor, soğuk ve canavarca yanını besliyor. Böylece, Antigone’yi saf bir ölüm dürtüsü faili kılan şey, simgesel ahlâki ritüelin icrası yolundaki talebi değil, tavizsiz katılığı, dayatmacılığı ve kıskançlığı olarak değerlendirilebiliyor. Öte yandan, Kreon, her ne kadar zalim, baskıcı ve hatta canavarca yöntemlerle polis’i yöneten bir kral olarak algılanabilse de, hem yeğeni Antigone ile duygusal bir yakınlık kurarak O’nu inadından vazgeçirmeye çalışan yufka yürekli bir ebeveyn, hem de hukukun ve yasaların temsilcisi olarak toplumsal yapının ahengini korumak, adil bir kral olmak adına, başına gelen tüm felaketlere rağmen ilkelerinden ve idealist duruşundan ödün vermeyen erdemli bir yönetici olarak görülebiliyor. Haimon, bir yandan İsmene ile aşk yaşarken, diğer yandan Antigone ile birlikte ölüme koşmaktan geri durmayan tutarsız ve kararsız toy bir delikanlıyı; muhafız ise işgüzarlıktan ve dalkavukluktan kendini alamayan bir kötücüllüğün yanında, maddi yaşam koşullarının üzerini örttüğü bir iyiliği ve saflığı sembolize ediyor. Dadı’nın sevecen ve iyimser yapısı, zamanla öfkeli ve bedbaht bir kötümserliğe dönüşürken, saf ve güzel İsmene, güçlü ablasının gölgesinde kendi halinde bir karakterken, oyunun finalinde hain ve zalim bir despota evriliyor. Bütün bunlar olup biterken, Cihan Aşar, tasarımındaki başarı ile ayrıca bir alkışı hak ediyor. Kostümleriyle oyunu güncellemeyi başaran Hüseyin Özay ve ışık tasarımını üstlenen Ekremcan Arslandağ, biçimsel bütünselliği sağlıyorlar.

antigone-10“Bugün, ideolojinin eleştirisi olacağı yerde, ‘su katılmamış ideolojiye’ dönüşen avangard sanat, yeni alternatifler arıyor. 21. yüzyılın tarihsel koşulları, artık toplumsal karşılığını yitirmekte ve estetik miadını doldurmakta olan avangard ihlâl modelinden, “eleştirel direniş” modeline geçiş sürecini zorunlu kılıyor.” (3) Bu modeli oyuna çok iyi uyarlayan Sağlam, metni kavrayışı ile oyunu subjektif bir okumadan uzaklaştırıp gerçekliği çok boyutlu biçimde gözler önüne seriyor. Antigone’yi konjonktürel ya da ajitatif bir oyun olmaktan çıkarıp evrensel ve felsefi bir boyuta taşıyor böylece. Oyunun çok katmanlı,  derinlikli ve gerçekçi bu yorumu,  afişinde, karakterlerin ısrarla tekrarladıkları kimi repliklerde ve sahne tasarımının upuygunluğunda ifadesini bulan “tarihsel devinim”in çemberini kırmak için ipuçları sunuyor bizlere.                                                                                                         Spinoza, “hukuk” kavramını, varlığın özerkliği üzerine inşa ettiği “hak kuramıyla”, aşkın bir yücelik olmaktan çıkarmış, politik, ahlâki ya da başka türden ama nihayetinde “iktidara içkin bir kavram” olarak felsefi özüne iade etmişti. Tatavla Tiyatro ise, Antigone oyunuyla, bu felsefi hakikâte estetik bir düğüm atıyor. Binlerce yıllık tarihsel/politik kısır döngüyü, oyun kişilerinin temsil ettiği diyalektik karşıtlık ile bütünleşen toplumsal yapıyı ve son tahlilde, “hukukun iktidara içkinliğine dair hakikâti” başarılı bir biçimde sahneliyor. Özellikle final sahnesi, bu hakikâtin kapısından geçmeden, tarihsel döngünün kırılamayacağını çok çarpıcı bir biçimde yansıtıyor. Aynı estetik düğüm, tiyatro sahnesini kathartik bir hastalığın, arzu ile ıstırabın, yani cehaletin yol açtığı benlik bölünmesinin tezahürü olan bir “pathos” gösterisi olmaktan çıkarıp, seyircileri edilgen dikizciler olmak yerine etkin katılımcılar haline dönüştüren, tartışan ve sorgulayan belleğin,  eleştirel aklın ve yaratıcı bilincin simgesi olan bir “logos” mekânına dönüştürmeyi başarıyor. Böylece Antigone, Tatavla Sahne’de tiyatronun özüne iade ediliyor.

Kaynakça:

  • Akal, Cemal Bâli, “Varolma Direnci ve Özerklik”, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2004
  • Arıcı, Oğuz. “Karaktersiz Tragedya”. Tiyatro ile Düşünmek. Ed:Yavuz Pekman, Habitus Yayınları, İstanbul, 2016
  • Foster, Hal. “İhlalden Direnişe”. Sanat, Siyaset. Ed.: Ali Artun, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here