“Bitmiş olma” gerçek anlamda bir son mudur? Bir şeyin finalinde(!) son kelimenin söylenmesi onun gerçekten bittiği anlamını mı taşır ya da bizlere yapılan bir dayatma mıdır “her şeyin mutlaka bir sonu vardır” cümlesi?

Nobel ödüllü yazar Harold Pinter’in başyapıtlarından biri kabul edilen ve ilk ticari başarı kazanan oyunu olma özelliğine sahip “Kapıcı”, Mehmet Zeki Giritli’nin çevirisiyle karşımıza çıkıyor ve bizlere durağan, lirik ve sade bir seyir vaat ediyor. Nereye gittiği belli olmayan, adını dahi öğrenemediğimiz bir karakter, şizofreni hastası bir ağabey ve belki hepsinden de çok sinir bozucu olan bir kardeş… Bir mekânda -tek bir odada- bir araya geliyorlar. Pinter’ın tüm oyunlarından aşina olduğumuz oda teması burada da başrol. Kasvetli, basık ve rahatsız edici bir atmosfer hâkim bu odada.

img_20161107_145911

Oyun tek mekânda geçen diğer oyunlara pek benzemiyor. İçeri hapsolmuşluk hissi yaratıyor bizlerde. O yoğun kasveti dağıtmak için yer yer  kullanılan espriler, bu bunaltıcı havadan bizleri biraz uzaklaştırıyor belki ama yine de o kapana kısılmışlık hissinden sıyrılmamızı sağlamıyor. Oyunun istediği de bir yerde bu. Şu soruyu sormamızı istiyor: “Peki şimdi ne oldu/ne olacak?” Gri Sahne’nin bizleri yüzleştirdiği bu alışılmadık oyundaki karakterlerin amacı ne bilmiyoruz. Nereye gidiyorlar ya da yerlerinde duruyorlar mı? Havada kalıyor sorularımız… Koltuğumuza oturup karakterlerin arasında geçen 15 günlük bir ilişkiyi gizlice seyrediyoruz o kapı aralığından. Bir yere bağlanmıyor, bir yerde bitmiyor oyun. Yine de diğer oyunlarının aksine Pinter’ın en fazla seyirci tepkisi alan ve insanlarca en fazla anlaşılan oyunu olma özelliğine sahip “Kapıcı / The Caretaker”.

Sokakta yaşayan bir serseri olan Davies, günün birinde, kendi evinde tadilat işleriyle uğraşan Aston ile karşılaşıyor ve Aston onu yaşadığı eve davet ediyor. Aston’ın kardeşi Mick’in de olaya dâhil olmasıyla bu üç tuhaf tip arasında bir iktidar mücadelesi baş gösteriyor. Bizlerse, bu derme çatma odadaki üç adamın tuhaf hikâyesine açık bırakılan kapı aralığından tanık oluyoruz.

img_20161103_191752_resized

Oyunculardan Mehmet Zeki Giritli’nin canlandırdığı Aston, şizofren özellikler barındıran, bu nedenle de toplum tarafından kenarda bırakılmış birisi. Oyunun insani ve gerçekçi olan yönüne dayanan, oyundaki en naif ve en hassas tek karakter… Her Pinter oyununda bu tarz bir karakterin mutlaka bulunduğunu dile getiren Giritli: “Aston, bizim dünyamızın çok dışında. Kimseye bulaşmamış, zarar vermemiş. Karakterleri iyi ve kötü diye tarif etmek yanlış belki ama baştan aşağı saf bir karakter. O yüzden de diğer insanlarca ‘değişik’ olarak damgalanmış. Farklı olan birisini dışlamak günümüzde de devam eden bir durum. Toplumun istediği normlara uygun değilsen anormal olarak yaftalanırsın ve seni dışarı atarlar.” diyor Aston için. Ben kendi adıma, bu tarz zor bir oyunda yine bu tarz zor bir karakteri canlandırabilme açısından Giritli’yi oldukça başarılı bulduğumu dile getirebilirim.

Davies karakterini canlandıran Ümit Doğan’a göre, Türkiye’de Pinter oyunu oynayabilecek oyuncu sayısı sınırlı. “Bildiğimiz dramatik kuramın üzerine yatıramayacağımız spesifik bir oyunculuk biçimi gerektiriyor.” diyor Doğan, “Türkiye’de oyunculuk biçimleri genelde bir zemin üzerine kurulu olduğu için de oyuncu bu karakteri yansıtmada güçlük çeker, karaktere geçmiş yaratamaz.” diye de ekliyor.

img_20161104_224333

Evet, oyuncular; Ümit Doğan, Mehmet Giritli ve Özgür Şahin üç karakter arasında sürekli değişen iktidar mücadelesini yansıtmada oldukça başarılı. Bu üç oyuncu da olması gerekeni hayata dönüştürmek konusunda çok yüksek ve izlenilesi bir performans gösteriyor. Onlar kadar alkışı hak eden bir isim daha var: O da oyunun yönetmeni Seda Yüz. Anlaşılması zor bir oyunu anlaşılır kıldığı için. Yüz, oyunla ilgili: “Bir metni çok sevdiğin zaman onunla bağ kurabiliyorsun ve çok iyi gideceğini düşünüyorsun. Ben de bu oyunun, zamanla çok daha iyiye gideceğini düşünüyorum.” diyor.

Evet, “farklı” etiketini yapıştırdık. Peki, gerçekten öyle mi? Derinlemesine düşünürsek eğer, diğer oyunların, filmlerin, yazılmış-basılmış tüm hikâyelerin de bu oyundan pek bir farkının olmadığını görebiliriz. Bizler, insanlar her şeye bir son biçmeye alıştığımız için hikâyenin sonuna hüzün veya mutluluk katarak sanıyoruz ki o anda zamanı durduruyoruz ve o karakterler sonsuza dek içlerinde bulundukları konumda kalıyorlar. Aslında gerçek olan şu ki, son diye bir şey de yoktur. Her son diye adlandırdığımız, sadece bizlerin yanılsamasından başka bir şey değildir. Son, sadece görünen yüzey… Ötesi?  Mutlu çift gerçekten mutlu mu? İyi adam gerçekten her daim kötülüğü alt etti mi? Kötüler hak ettiğini buldu mu?  Sorularımız hep havada kalacak.

Gri üzerine…
Gri Sahne 2012 yılında Seda Yüz ve Ümit Doğan tarafından kuruldu. Kentsel dönüşümden ötürü sahneleri yıkılan topluluk şimdilerde çalışmalarını Bo Sahne’de sürdürüyor.

Belli bir tarzları olduğunu dile getiren ekip duyulmamış, herkesçe bilinmeyen tekstleri seçerek seyirciyle buluşturuyor. 5 yılda 12 oyun çıkartan ekip sezon süresinde Funda Özşener’in “Kayalıklar Merhemi” ve Beckett’ın “Mutlu Günler” oyunlarını da sahneleyecekler.

Oldukça kalabalık bir ekip olduklarını söyleyen Ümit Doğan: “Kendimize has bir iş yapmaya çalıştığımızda genel geçer kurallar çok ayağımıza takılıyor. Şu anda yaptığımız iş itibariyle birbirimizi anlayabileceğimiz bir dil oluşturmamız gerekiyor. O yüzden de oyuncularımızı kendimiz yetiştirerek onlar arasından seçiyoruz. Çünkü farklı açılardan bakabilen, kendilerini teslim edebilecek, biraz daha denemeye açık oyuncu adayları yetiştirmek istiyoruz.” diyor.

Seda Yüz’e göre ülkemizde düşünmeye sevk eden ve seyirciyi zorlayıcı oyunlar yapıldığında seyirci o işe çok talep göstermeyebiliyor. Yüz: “Gri Sahne olarak iyi metinlerle çalışmayı tercih ettik. Çok fazla oynanmamış, dikkate alınmamış, çevrilmemiş yazarları seçtik. Gerçekten iyi metinler var ve onların bir şekilde Türkiye seyircisiyle buluşması gerekiyor. Biz oyunlarımızı seçerken hiçbir zaman mesaj verelim, gündeme veya seyirci beklentisine göre şekillendirelim ya da korkup kaçalım türü kaygılar gütmedik. Kendi istediğimiz, sevdiğimiz ve iyi olduğuna inandığımız oyunları yapmak istedik.” diyor. Bu tarz oyunların dünya seyircisi açısından çok yeni bir tür olmadığını dile getiren Mehmet Giritli ise: “Nedense Türkiye seyircisi bu tür oyunları çok yadırgıyor. 60’lı yıllarda çıkmış bir akım, ama bizim ülkemizde tam yerine oturmuş değil. Çünkü bizler başı, sonu, ortası olan oyunlara çok alışığız. Duygu sömürüsü olacak, ağlatacak ya da kahkaha attıracak türde oyunlar istiyoruz. Hiçbir zaman bizim tercihimiz bu tarzda oyunlar olmadı. Belki kapalı gişe oynayamadık, ama en azından istediğimiz işi yaptık.” diye ekliyor.

“Kapıcı” Aralık ve Ocak Ayı Programı

  • Aralık tarihleri: 21, 30 Aralık 2016
  • Ocak tarihleri: 4, 14, 20, 27 Ocak 2017

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here