İzmir’in sokaklarında, acıların arasından, isyan marşını söyleyerek büyüyen, o kalbi göz göz delikanlı, bence o günlerde and içmiş adam olmaya. Coşkuyu dramın içine sığdıracak kadar içgörülü. Onun isyanı adaletsizliğe. Gönlünde güneşi doğuranlardan Rıza Kocaoğlu.

Güzel işçi kadınları sevdiği gibi seviyor tiyatroyu. Çalışmayı da öyle. Çalıştıkça özgürleşiyor… Özgürleştikçe kendini gerçekleştiriyor.

Onu tanımak, keskin sokak başlarında aniden karşılaşıvermek kadar sürprizli ve yürümeye devam ederken arkana dönüp gülümsetecek kadar mutluluk verici…

IMG_0010

Babanız kitleleri harekete geçiren Başbakan İsmail: Göztepe’nin amigosu. Tepecik’teki ev ve babanızın kahvesi dip dibe. Çocukluğunuz o mahallede, farklı kültürlerin arasında geçiyor. Adil olmayan her şeyin rahatsızlığını duyduğunuz, henüz kontrollü olmayı öğrenmediğiniz yıllarda Güzelyalı’ya taşınıyorsunuz. Anneniz Sunay Hanım daha sakin. Sizi 13–14 yaşlarınızda, biraz da korumak adına Konak Belediyesi’nin tiyatro kursuna yazdırıyor. Hikâye böyle başlıyor sanırım.
Evet, öyle. Eski As Sineması vardır Güzelyalı’da, Konak Belediye Tiyatrosu olarak da geçer. Orası iyi bir amatör tiyatrodur. Hocaları da çok iyidir: Veysel Sami Berika -İzmit Şehir Tiyatrosu’nda Genel Sanat Yönetmenliği yaptı önceki dönemlerde- ve Erdal Dinçer, hocamızdı. Biz onlardan çok şey öğrendik. Her şeyden önce, tiyatro ahlâkının nasıl olması gerektiğini öğrendik. Olduğu yeri hak eden oyuncunun, etik olarak nasıl davranması gerektiğini öğrendik.  Doğru insanlardan, doğru bir elektrik alınca, tiyatroyu, o yaşın algısıyla tabii, tanımaya başladım. Yine aynı yerde, aynı ekiple, tiyatro sınavlarına hazırlandık ve hepimiz bir yerleri kazandık.

Dokuz Eylül Üniversitesi Oyunculuk Bölümü’nde okuyorsunuz.
Konservatuvara 1996’da girdim. Şebnem Bozoklu, Engin Altan Düzyatan, Burak Altay, Zeynep Nutku sınıf arkadaşlarımdı. Güzeldi ama çok genç yaşta girmenin zorluğunu yaşadım biraz. O yaşta henüz hiç yaşanmamış bir duyguyu anlatmakta, onu aktarmakta zorluklar olabildi tabii. Son sene Barış Erdenk’in yönetmenliğinde “Hayvan Çiftliği”ni oynadık. Barış Hoca şimdi de çok güzel işler yapıyor. Tiyatroda yönetmenlik de yapmayı düşünmem onun sayesindedir. Bizim okulda, oyunculuk bölümünden hiç asistan alınmaz; yazarlar, reji asistanlığı yaparlar. Barış Hoca beni yardımcı yönetmen olarak aldı. Ben de biraz kafamı oraya götürmeye çalıştım. İşte sonra “Punk Rock”ı yönettim, “Kabin”de süpervizörlük yaptım.

_MG_0038

Mezun olduğunuzda İstanbul’a geliyorsunuz ve “Yeni Hayat” dizisine başlıyorsunuz. Aynı zamanda İstanbul Şehir Tiyatroları’na giriyorsunuz. Genç rolünü canlandırmak için, 40 yaşına kadar bekleme sırasına girmemek için (ki o rolü canlandıranlar da 40 yaşına kadar beklemişler) oradan ayrılıyorsunuz. Böylece BKM ve DOT günleri başlıyor.
Angelo Savelli bir audition yaptı. Biz kadrolu değildik ve seçmelere girmek için dilekçe vermiştik. O dilekçe verenlerin içinden seçildim. Böylelikle Şehir Tiyatrosu’na başlamış olduk.  “Gelin ile Kaynana” diye bir oyun oynadık. Sonra dört sezon boyunca “Hâkimiyet-i Milliye Aş Evi”, “Suç ve Ceza” ve “Hasır Şapka”yı oynadık. Okul bittikten sonra eğitim ancak iyi oyuncularla, ustalarla oynayarak devam eder. İlk oyundan itibaren çok özel insanlarla çalıştım. Toron Karacaoğlu ve Güzin Özyağcılar ile oynadım. Çok önemli bir deneyim tabii ki. Onlarla çalışmak çok güzeldi. Başka bir oyuna da girdim. Orada da Suna (Pekuysal) ablayla oynama şansım oldu. Daha yirmi bir yaşındaydım ve benim için iyi ve düzgün insanlarla çalışmak çok eğiticiydi ama tabii ki -her kurumda olduğu gibi- orada da aksayan, yürümeyen ve genç insanı küstürecek şeyler olabiliyor. Ben de kendi rüyamın peşinden gitmeye karar verdim ve oradan ayrılıp yoluma özel tiyatrolarda devam ettim.

DOT’taki ilk oyununuz “Kürklü Merkür”deki Darren karakteri için Murat Daltaban sizi beğeniyor ama oyunun yükünü kaldıramayabileceğinizden endişe ediyor…
Oyun iki saat on dakika sürüyor. Orada genç bir oyuncunun onu taşıması, oyunu bir yerden alıp bir yere götürmesi söz konusu. Öncesinde Şehir Tiyatroları’nda kalabalık kadrolarla daha hafif oyunlarda oynamıştım. Dolayısıyla bu tür bir deneyimim yoktu. Oyunda yedi karakter vardı ve her biri çok zordu. Darren da bütün oyunu taşıyan karakterlerden biriydi. Ben de korkuyordum yani… Ama çok iyi bir ekipti; çok iyi bir oyundu; dayanışması güçlü insanlarla oynadık. Zaten o ekipteki bütün arkadaşlarım da sonra çok başarılı ve güzel işler yaptılar, yapıyorlar.

_MG_0096

Gün geliyor “Orası benim özgürlük alanım, bağırmak istediğim şeyleri bağırabildiğim çok nadir yerlerden biri” dediğiniz DOT’tan ayrılıyorsunuz.
Yaşamımda, çalıştığım her alan, beslendiğim ve bir şeyler yaratmaya çalıştığım birer durak. Çantama bir şeyler katıp yoluma devam ediyorum ben. Şehir Tiyatroları, BKM, DOT hepsi benim için çok eğitici, çok önemli yerler. Kendimi gerçekleştirdiğim alanlar sunuldu bana. Ben de hep bunu değerlendirmeye çalıştım. O yüzden oralardan geçmek çok mutluluk verici tabii ki.

Ferhan Şensoy 1999’da okulunuza geldiğinde “Biz ne yapacağız” sorunuza “kendi tiyatronuzu yapacaksınız, bisikletle Anadolu’yu gezeceksiniz” diye yanıt vermiş. Siz de geziyorsunuz.
Kendi yaşadığı gerçeklikten gelen öyle bir önerisi olmuştu Ferhan Hoca’nın. O zaman bu kadar genç tiyatrolar yoktu ve bu bize ütopik gelmişti. Çünkü seçeneklerin sadece özel tiyatrolar, Şehir Tiyatroları ve Devlet Tiyatroları olduğunu sanıyorduk. Tiyatro kurmak gibi durumlar azdı; yoktu hatta. Sonraki on yılda tiyatro çok gelişti ve bir sürü yeni mezun kendi tiyatrolarını kurdu, kurmaya da devam ediyor. Yaptıklarının çok doğru olduğunu düşünüyorum çünkü açılan ve yaşayan her tiyatroyu çok değerli buluyorum. Arkadaşlar da çok cevval ve bununla çok iyi mücadele ediyorlar. Ve görüyoruz ki her yapılan iyi şeyin bir karşılığı var seyircide. Ben iyi yapılmış, iyi yazılmış, iyi çalışılmış, iyi oynanmış hiçbir metnin seyirciyle buluşmadığını duymadım. Şehrin neresinde oynansa, seyirci oraya geliyor. Karaköy’ün karanlık sokaklarına da geliyor. Sarıyer’e de geliyor, buraya da (Zorlu PSM) geliyor. Bizim için özellikle şu günlerdeki en önemli mevzu işimizi iyi ve ahlâklı yapmak. Bundan başka silahımız yok. Biz işimizi iyi yaptıkça bize dokunamazlar.

Siz tek bir tiyatroya bağlı kalmadan her yerde oynamak, her yere/her yerden fayda sağlamak istiyorsunuz.
Oyunculuk çoğaldıkça mutluluk veren, güzelleşen bir şey. Herkesle oynamak istiyorsun. İyi bir oyuncuyla oynamak, iyi bir yönetmenle çalışmak, olanakları iyi bir tiyatro ile çalışmak çok güzeldir. O yüzden bir tiyatronun bağımlı oyuncusu olmaktansa, tam bağımsız oyuncu olmak en güzeli. Sırt çantanla dolaşmak en iyisi. Okan ve Melis beni çağırdı. Bu oyun için bir araya geldik. Çok güzel çalıştık ve çok sevdim onları.

ormanlardanhemenoncekigece

Son oyununuz “Ormanlardan Hemen Önceki Gece”. Okan Urun ve Melis Tezkan’ın kurduğu biriken tarafından sahneleniyor. Onunla yatıp onunla kalktığınız bir metin olmuş. Fiziksel olarak da zor bir performans.
Parklarda, bahçelerde koşarken metin hep benimleydi. Hep kafamda, ağzımdaydı. Başka bir performans gerektiriyordu çünkü. Bu seksen dakikalık oyunu oynarken gerçekten koşarak söylemem gerekiyordu ki nefesim tükenmesin, yorgun düşmeyeyim, kalp krizi geçirmeyeyim. Bunu test etmek için, şehrin sokaklarında koşa koşa çalışman gerekiyordu. O yüzden daha kondüsyonel bir antreman programı uyguladık.

Oyunu çalışırken bebekliğinize kadar gitmişsiniz. Kullanılan her tiyatro yöntemini düşünmüş, çantadaki her tüm malzemeyi boşaltmışsınız ortaya. Tiyatro neden önemli sorusunu sordurmaya ve tiyatronun gerçekliğini kanıtlamaya kadar gitmiş bu arayış.
Okan’ın da dediği, dünyada oyuncuların kendini test etmek için kullandığı, kendini deneyimlediği, acaba altından kalkabilecek miyim dediği zor bir metin bu. Seksen dakika, bir insanın, bir şey anlatmasının dışında zorlukları var. Düşünce ve cümle akışının düzenli olmadığı, aynı şeyi başka bir yerde, başka şekilde söyleyen, ezberi bile düzenli olmayan, teknik zorlukları olan bir metin. Ustalaşmaya baktığımızda, kendimi mesleğinin çok başında bir aktör olarak görüyorum. Tüm bildiklerini, çantanda, cebinde olan her malzemeyi döküyorsun. Sadece fiziksel değil, çok ciddi duygusal bir dolaşımı var metnin. Koltes gibi kült olmuş bir yazarın, dünyada çok önemli aktörlerin oynadığı ve başarılı olduğu oyununun altından kalkamamak da var.

_MG_0104

Görmezden geldiğimiz insanları anlatıyor. Eskiden adı, işi, evi olan ve bunlardan belki bilinçli olarak kurtulan, belki de sistemin dışında bırakılan biri o. Oyunun dışında kalanların ve sistemin içinde olanların “onlar” ve “biz” diye cümle kurmaları asıl ayıran.
Biz de gün içinde bir sürü insanın önünden geçip gidiyoruz.  Oysa hepsi ayrı bir hayat, ayrı bir hikâye ve her birinin anlatmaya ihtiyacı var. Ama kimsenin kimseyi dinlemediği bir durumda, onlar, kimsenin dinlemediği insanlar. Onlar da sen, ben gibi evlerde oturuyordu. Bir tercih ya da değil, bir şekilde dışında kaldı. Oyun; ‘beni ondan, onu benden farklı bir şey yapmamalı’nın altını çiziyor. Yanı başımızda, Suriye’de savaş var ve oradan gelen insanları sokaklarda görüyoruz. Belki adam orada bir tiyatro sanatçısıydı, belki mühendis, belki müzisyendi, belki de işsizdi. Burada hepsi sıfır noktasında. Artık oradaki gerçekliklerinin burada bir değeri yok. Ama hepsinin bambaşka hikâyeleri, bambaşka yaşamları var. Ayrılaştırılarak baktığımız noktada başlıyor zaten bu karakterde.

Cebinde bir sürü anlatılacak kelimesi var ama karşısında anlatacağı kimse yok. Bu çok acıtıyor. Biz diyalogdan korkuyoruz. Peki, birbirimizi dinlemeden nasıl anlaşacağız?
Bu ülkede bir savaş yaşandı ve asıl mevzu şimdi başlıyor. Yeni bir ülke bulacaksak, bir arada bulacağız. Bu da diyalogdan geçiyor. Başka çaremiz yok. Dinleyeceğiz ve anlamaya çalışacağız. Uzun sürecek bu belki ama en ücradaki anlayana kadar yapacağız bunu. Hepimiz çok şey kaybettik ama oturup konuşmazsak kaybetmeye devam edeceğiz. Bu anlama noktasında köprüleri kuran yapılardan biri de sanat olmak zorunda. O yüzden sanat bu günlerde daha da önemli.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here