Üzgünüm, ancak Laçin Ceylan’a Tiyatro Eleştirmenler Birliği’nin “Yılın Kadın Oyuncusu” ödülünü kazandırmış olan Neil Labute’un “Üç Oyun: Vurgun”unu çok kötü bir metin olarak değerlendirdiğimi, yıllardır kalem oynattığım bu portalda paylaşmadan edemiyorum…

Bu kişisel kanımla, değerli eleştirmenler Yaşam Kaya’nın (www.lifeartsanat.com) ve Yaşar İlksavaş’ın (www.dirensanat.com) bazı yorumlarına hiç ama hiç katılmadığımı hemen belirtmeliyim – ne yazarın “Yunan mitolojisinden aldığı ilhamla adeta bir şaheser” yaratmış olduğunu, ne de “bu yılın önemli oyunlarından” biri ile karşı karşıya bulunduğumuzu!

uc-oyun-vurgun-

İlgi duyanlar için düşüncelerimin nedenlerini, artan önem sırasına göre, şöyle sıralamak isterim:

1) Öncelikle, oyun başlığının dilimize yanlış biçimde çevrilmiş olmasıyla başlayalım… “Bash: Latter-Day Plays”deki bash sözcüğünün “vurgun” anlamını taşımadığı apaçık ortadadır! Bash’in gerçek karşılığının darbe veya sert vuruş, değişmeceli anlamı ise parti, eğlence veya cümbüş olduğu, sözlük sayfalarındadır; vurgun’un İngilizce karşılığı ise haul, scoop, dahası profiteering’dir. Dar anlamda “çağdaş” veya “güncel” anlamını taşıyan latterday sözcüğünün ise oyunun Türkçe başlığında niye yer almadığını çevirmenler Rüzgar Can ile Ekin Turan veya Bi Tiyatro yönetmen/yapımcılarına danışmaksızın, şunu sorgulayabiliriz: Neil Labute’un eskiden üyesi olduğu (ve bazı yorumcuların savına göre, özellikle bu oyunu kaleme almasının ardından ilişkisi sona erdirilen) Mormon tarikatının resmi adının “The Church of Jesus Christ of Latter-day Saints” olduğu için mi yoksa..?

2) Bundan öte, Labute’un bu kısa oyunların ikisinin başlığına acaba niye Antik Tiyatronun tragedya kahramanları isimlerini yerleştirmeyi yeğlediğini sorgulayalım. “İphigenia Orem’de” ve “Medea Redux” başlıkları, Grek mitolojisinin önemli kişiliklerini oyunlarına konu edinmiş Euripides’i anmak için miydi – yoksa böylesine bir tiyatro ikonunu otorite kılmak, mitolojinin bu kişiliklerini bir çeşit referans konumuna yerleştirmek için mi?! Yaşam Kaya kardeşimin oyun eleştirisinde sözünü ettiği “aslında hiçbir zaman varolmayan ‘Amerikan rüyası’ kavramının ne denli içinin boş olduğu(…)” ifadesine katılmakla birlikte, kanımca daha önemli olan şu çarpıklığa işaret etmek istiyorum: Bu gereksiz başlık arayışları, 400 yılını henüz devirmemiş Amerikan yazınının 2400 yıllık Antik Grek edebiyatına karşı duyduğu, aşağılık kompleksi ile harmanlaşmış hayranlığının bir ürünü olsa gerek!..

galeri_bitiyatro_-uc-oyu_a1fS1_iy3X

Küçük kızının katili olan seyyar pazarlamacı “erkek İphigenia”nın yaşadığı “Orem”, nüfusunun hemen tümünün Mormon tarikatına ait olan Utah eyaletinin bir kentidir… Ya onu hamile bıraktıktan sonra kaçıp giden hocasını yıllar sonra bulup ortak çocuklarına kıyan günümüz “Medea”sının “Redux”u? Bilindiği gibi, kendisini genç bir prenses için terk etmiş Yason’dan öç almak için beş ortak çocuğundan ikisini öldüren (ortanca?!) eşi Medea, Laz kralı Aietes’in büyücü kızıydı. Labute ise Latince reducere sözcüğünden türetilmiş ve “geri getirmek” (değişmeceli olarak “indirgemek”) anlamını taşıyan redux ile  “günümüze uyarlanmış”, veya “büyücülükten sıradan bir kadına indirgenmiş” mi demek istiyor acaba?

Peki, “Aziz Kazlar Çetesi” bölümünün niye “antik” başlığı yok?! Gene bazı yorumculara göre her iki kahramanının kesinlikle Mormon olduğu anlaşılan bu üçüncü kısa oyunda, sevgilisi Sue ile New York’a gittikleri bir partinin (= bash?) ardından parkta karşılaştığı yaşlı eşcinseli kuvvetli birkaç darbe (= bash?) ile öldüren John, daha sonra döndüğü otel odasında bunu aktaran üçüncü monolog için acaba Neil Labute niye mitolojiden bir başlık koymamış? “A Gaggle of Saints” adını verdiği bu bölüm için yoksa Antik Grek Tiyatrosu’nda eşcinselliğe kıyıcı yaptırımlar getiren bir oyun mu bulamamış – belki de Platon’un M.Ö. 370’de kaleme aldığı Symposium’unda Aristophanes’e atfedilen konuşmaya gözü takılmış da, o çağlarda eşcinselliğe ne denli olumlu biçimde yaklaşıldığını görerek isim aramaktan hepten mi vazgeçmiş?!

Başlı başına bir komediyi andıran bu AmeriGrek’leştirmeler bir yana, gelelim şimdi “Vurgun”un trajik öğelerine…

galeri_bitiyatro_-uc-oyu_JDBC7ziz5v

3) Sıradan bireyler gerçekten o kadar kötü mü? Vahşetin/şiddetin “sıradanlığı” o denli gelişmiş mi? Labute’ün konu ettiği sıradan ABD vatandaşları, beyaz yakalıları/öğrencileri/ev kadınları gözlerini kırpmadan, salt işyerini korumak için / ahlâk savunuculuğu uğruna / öç almak için çocuğunu veya sokakta karşılaştığı bir “öteki”yi bunca kaygısız biçimde öldürebilir mi? Mitolojik/antik/barbarik bir çağda mıyız halen (veya yeniden?) ve böylesine sıradan nedenlerle başkalarının yaşamına kıymak o denli kolay mı?

“Haydi oradan!” diyesim geliyor – ve bunu, “Bash: Letter-Day Plays”in yazıldığı, İkiz Kuleler saldırısı  veya (çok karmaşık bir psikogramı olan) İŞİD dönemi öncesi 1999 yılı için diyorum özellikle…  Yukarıda andığım değerli eleştirmen kardeşlerimin “Amerikan rüyası” veya “kapitalist düzenin tragedyaları” olarak tanımladığı kavramlarının ışığında olsa dahi, Labute’ün art arda sıraladığı bu tüyler ürpertici rastlantılar zincirini içime sindiremiyor, kabullenemiyorum! Yazarımız bunları cımbız ile ayıklıyarak bize 3 x 45 dakikada servis ederken, kasıtlı ve yönlendirici davranmış gibi geliyor… 2004 yılındaki bir gösteriminin eleştirisinde Frankfurter Allgemeine Gazetesi (1946 yılının bir kült filmine atfen) “katiller aramızda” savsözünü kullanmışsa da, durum gerçek yaşamda öyle değildir. Dahası, Labute’ün bu oyunu kötü karakterli kişiler/hayvanlar/canavarların cirit attığı çizgi filmlerini bile andırıyor – ve bu bağlamda trajedi, benim için komediye dönüşüyor, aynen gökkuşağındaki morötesinin kızılötesi ile kucaklaştığı gibi!

vurgun

Neil Labute’un bu kısa oyunlarının övünülesi tek bir yanı varsa, o da kimi tiyatro izleyicisinin (özellikle “suratına tiyatro” türünde) rahatsız olduğu şiddet/vahşet/kan sahnelerini içermemesidir. Bu olguları faillerine oldukça soğukkanlı biçimde, neredeyse vicdan azabı çektirmeden anlattırırken, sahneye taşımaya çalıştığı asıl şok, şiddet/vahşet/kan ile değil, Hannah Arendt’in yıllar önce tanımladığı “kötülüğün sıradanlığı”na yönelik değil mi? Ve işte “Üç Oyun: Vurgun”a getireceğim en önemli eleştiri, art arda gelen bu sıradanlığın, bu distopik durumun günümüz Batı uygarlığının gerçekleriyle kesinlikle örtüşmediği konusundadır! Labute’in Shakespeare’den alması gereken en önemli tiyatro dersi bence şudur: “En başta gözeteceğimiz şey, yaradılışa, tabiata aykırı olmamak. Çünkü bunda sapıttık mı, tiyatrodan ayrılmış oluruz.” Hamlet’in üç oyuncuya yönelttiği “Doğduğu gün de, bugün de tiyatronun asıl amacı nedir?” sorusuna verdiği şu yanıtın içeriği, yani oyuncuyla birlite bizzat tiyatronun asıl amacı, kuşkusuz halen de geçerlidir: “Dünyaya bir ayna tutmak, iyilerin iyiliklerini, kötülerin kötülüklerini göstermek, çağımızın ne olup olmadığını ortaya koymak.” (Hamlet; 3.perde, 2.sahne; çev.: S.Eyüboğlu). İşte, günümüzün tiyatrosu da çağdaş “yaşamın aynası” olacak ise, lunaparklarda göregeldiğimiz parabolik, çarpıtıcı aynalar gibi olmamalı, sıradan insanları mitolojik söylencelerde boğdurtmamalıdır!

Neil Labute’den bugüne dek izlediğim sekiz oyununun ancak ilkini (“Şeylerin Şekli”; M.Ergen/Akbank Genç Kuşak Tiyatro/2007) beğenmiştim; İkiz Kuleler saldırısının üzerinden henüz bir yıl geçmişken kurnazca sahneye taşıdığı “Kayıp” (Ç.Çalışkur/Craft/2012) ile bu sezon gördüğümüz “Özel Kadınlar Listesi”nin (T.Tülek/Mam’art/2015) sanattan çok, ticarete göz kırptığına inanıyorum – “Vurgun” ise Güzellik Üçlemesi ile “Hansel ve Gretel’in Öteki Hikâyesi” de dahil olmak üzere, aralarında kesinlikle en kötüsüdür…

…o denli kötü ki, her üç bölümü aynı otel odasına yerleştirmekle güzel bir reji yeniliği getirerek BiTiyatro’nun konumunu çok başarılı bir şekilde kullanmış olan İskender Altın’ı kutlamak, ayrıca (“Medea”) Laçin Ceylan’ın yanı sıra (“Iphigenia”!) Murat Taşkent ile (John & Sue) Sefa Tantoğlu ve Ezgi Yağ’ın kısmen iyi, kısmen vasat oyunlarını irdelemek bile gelmiyor içimden…

Robert Schild

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here