Yavuz Pak

Rüçhan Çalışkur, on yıllardır tiyatro sahnelerinde yeteneği ile göz doldurmuş ve başarılarıyla ülke tiyatrosunun tarihinde müstesna bir yere sahip olmuş bir oyuncu. Sahnedeki başarısının perde arkasında sanata ve tiyatroya dair birikimi ve bu birikimi hayata geçirmek için sergilediği cesur duruşu ve tükenmek bilmeyen enerjisi bulunuyor.

Çalışkur, çok uzun yıllar Ankara ve İstanbul’da sahnelerine çıktığı Devlet Tiyatroları ve genel olarak kurumsal tiyatromuz üzerine düşünce ve deneyimlerini aktarırken, kurumsal sanat icrasının tarihsel bir değerlendirmesini sunuyor:  “Eskiden Devlet Tiyatroları’nda ve Şehir Tiyatrosu’nda nitelik çok yüksekti. Ama bugün nitelik olarak da bitiriliyorlar, yok etmeye çalışıyorlar. Deneyimli oyuncuları bir an evvel emekli etmek istiyorlar. Devlet Tiyatroları’nın devlet ve politik iktidarla ilişkisi hep çok sorunlu oldu. Zaman zaman yapılan özerklik çalışmaları da kimi zaman ego çatışmalarına kimi zaman devletin müdahalelerine kurban edildi. Sistem değişikliği zorunluydu ama başarılamadı. Eskiden eleştirdiğimiz Cüneyt Gökçer devlete karşı tavrı en doğru koyan genel müdürdü bence. Çünkü devletin güdümünde hareket etmeyip kendi istediklerini yaptırıyordu. 12 Eylül sonrasında, Şehir Tiyatroları’nda pek çok oyuncu işten atılırken Gökçer Devlet Tiyatroları’nda böyle bir uygulamayı engellemişti. ‘Böyle bir şey yapılırsa en önce ben giderim’ diyerek karşı çıktı bu uygulamalara ve kendisinden istenen listenin en başına bizzat kendi ismini yazacak kadar yürekli idi. Belirlediği bir özerklik alanı vardı ve onun sınırlarına kimseyi sokmuyordu. Ama şimdi koltuk sevdası ve ego çatışmaları yüzünden eskiden yeterli bulmadığımız Gökçer yönetimini bile mumla arar olduk. Maalesef O’ndan sonra gelenlerin hiçbiri hükümetlerin güdümünün dışına çıkamadılar.” Tarihsel olarak bakıldığında, “sanatın özerkliği” konusu, sanatın diğer toplumsal pratiklerden ayrı bir kategori olarak icat edildiği tarihlerden bu yana tartışılan bir konu olmuştur. Günümüzde yaygın olarak kullanıldığı haliyle sanatın özerkliği, sanatçıya ve genel olarak sanata, sanat dışı herhangi bir alandan müdahale edilmemesi üzerine kurulu, sanatın özerk, yani kendi yasaları olduğu/olması gerektiği varsayımına dayanan bir tavır olarak nitelenebilir. Sorun yalnızca günümüz sanatçılarıyla ilgili olmayıp, -modern sanatın kurumsallaşması itibariyle- iki yüz yıllık geçmişe dayanan bir sorundur ve özellikle son elli yılda sanatın özerkliğine dair bir teamülden bahsetmek daha da güçleşmiştir. Türkiye’de ise bu süreçler dünyada olduğundan çok daha sancılı yaşanmış ve yaşanmıştır. “İktidarı elinde bulunduran kesim, demokrasi kültürü gelişmemiş toplumlarda, eninde sonunda kendi kültürel tercihlerini başkalarına ve topluma dikte ettirmeye başlamaktadır. Kamu kaynaklarını toplum adına kullanma yetkisi siyasi iktidara verilmiştir. Bununla birlikte, ideal olan, siyasi iktidarın kaynaklarını kendilerini eleştiren sanatı yapanlara bile dağıtabilme mekanizmasının oluşturulabilmesidir. Türkiye’de bu durum maalesef tarihsel olarak oluşamamıştır. Bizim ülkemizde, devlet, sanat ve siyasi iktidar ilişkisi, siyasi iktidarın ekonomik kaynakları kendi görüşüne göre yönlendirmesine neden olmaktadır. Bu durumun böyle olmasının nedeni, Türkiye’de temel kültürel değerler ve kültür politikaları konularında temel siyasi blokların anlaşamamış olması ve özerk bir sanat kültürünün gelişememiş olmasıdır.” (1)

Çalışkur, sadece dışsal bir eleştiriyle yetinmiyor, kurumuna dair özeleştiri de veriyor:  “Yaşadığımız bütün bu sancılı süreçlere rağmen, kurum içinden de bir itiraz gelişmedi. Giderek kastlaşmış bir yapı oluştu ve ben artık o yapının içinde olmak istemiyorum. Çok üzücü bir durum bu. Sanatçılarımız arasındaki ego çatışmaları Devlet Tiyatroları’na özellikle bu kadar sorunun yaşandığı son dönemde çok zarar verdi.”  Çalışkur’un bu haklı özeleştirisi, tiyatromuzun kronikleşmiş sorunlarından birine işaret ediyor.  “Aziz Nesin‘in de belirttiği gibi, örgütlü olmayan, tek başına hareket eden insanların herhangi bir alanda hak elde etmesi mümkün değildir. Sanat yapanların sanat politikasını belirlemesi için örgütlenmeleri ve baskı grupları oluşturarak, siyasi iktidara fikirlerini kabul ettirmeleri kaçınılmazdır. Bunun için, en azından temel konularda fikir birliği etmiş, asgari müşterekte buluşabilen sanatçıların bir araya gelmeleri gerekmektedir. Ne yazık ki ülkemizde bu çok mümkün görülmemektedir. Çünkü ülkemizde sanatçının bireyselliğinden vazgeçip toplu halde ettiği dönemler çok azdır ve özellikle 1980 sonrasında dayanışma tamamen unutulmuş gibidir.” (2) Neoliberal çağda, sanat tamamen bireysel bir eyleyiş olarak görülmüş, sanatçı da hep kendi başına üreten biri olarak nitelendirilmiştir. Toplumsal tarihimizdeki gibi, örgütlenme yeteneğinden yoksun sanatçılarımızın da biraraya gelip, sorunları için mücadele etmemeleri, sadece Çalışkur’un özeleştirisini haklı çıkartmayacak, aynı zamanda Türkiye tiyatrosunun telafisi çok zor yaralar almasına yol açacaktır.

Devlet Tiyatroları’ndaki kadrolaşma sorunu da Çalışkur’un altını çizdiği önemli noktalardan biri: “Yeni mezun olan gençlerin yaşlanana kadar bölge tiyatrolarında tutulması Devlet Tiyatroları’nın nitelik kaybına neden oldu. Bunu defalarca eleştirdim. Bizim tiyatromuzun genç oyunculara ihtiyacı var, özellikle büyük şehirlerde. Bugün dışardan genç oyuncu arayışına girmeyebilirdik. Ama bölge tiyatroları uygulaması kadrolarda son derece dengesiz bir dağılıma neden oldu. O kadar büyük yanlışlıklar yapıldı ki zaman içinde, bu netice kaçınılmaz oldu. Dışardan ihtiyaç olunca alınabilir ama önce kendi kadrosundaki gençleri doğru değerlendirmeli Devlet Tiyatroları. Ve elbette yeni kadrolar açılmalı, öz kaynaklara dönülmeli acilen.” Ülkemizdeki pekçok kurum gibi, Devlet Tiyatroları’nda da büyümek yerine “irileşmek” tercih edildiği için, alt yapısı hazır olmadan açılan bölge tiyatrolarını hantallaştırmış, çalışanlarda hayal kırıklıklarına, motivasyon kayıplarına yol açmıştır. Gerek geçen yıllar içinde kurucu kadroların yaşlanması üzerine doğan gereksinimden, sürekli dışardan alımlarla kadronun gençleştirilmesi, gerekse yeni açılan bölgeleri takviye etmek için alınan sanatçılarla 1980’li yılların ortalarından itibaren sanatçı kadroları kabarmaya başlamıştır. Tayin politikasındaki hatalar yüzünden, genç kadroların taşrada, deneyimli kadroların üç büyük şehirde yoğunlaşması sonucu, Çalışkur’un ifade ettiği çarpıklık büyümüştür. “Öte yandan, Muhsin Ertuğrul’un istediği ‘Bölge Tiyatroları’ modelinde önerdiği öz kaynaklardan beslenme ilkesi göz ardı edilmiştir. Yani yerel okullardan yetişen, bölgeyi, insanını, koşullarını bilen, tanıyan tiyatrocular bölgelerin kadrosunda istihdam edilmemişlerdir. Bu da taşıma suyla değirmen döndürmek atasözünün gerçekleşmesine neden olmuştur. Üretilen işlerin kalitesi hızla düşmüş, hem taşrada hem merkezde ciddi kadro sıkıntıları yaşanmıştır.” (3)  Ve nihayet, tüm bu olumsuzlukların toplamı olarak, o korkunç sonu dillendiriyor Çalışkur: “Şu anda Devlet Tiyatroları’nı kapatmak yerine 657’ye tabi insanları emekli edip yerlerine dışardan sözleşmeli insanları alarak kurumun personel politikasını değiştiriyorlar. Zaten yeni kadro da açılmıyor. Büyük bir ihtimalle kapatmaya hazır hale gelecek Devlet Tiyatroları. Bu çok korkunç!” Türkiye’de tiyatronun yaygınlaşması, tiyatro sevgisinin yerleşmesi ve önemli tiyatrocuların yetiştirilmesi için tarihsel bir önem taşıyan Devlet Tiyatroları’nın kapatılması, tiyatromuzun nicelik ve nitelik olarak çok büyük zarar görmesine yol açacaktır kuşkusuz. Çalışkur’un dile getirdiği bu kaygıyı usta oyuncu Genco Erkal da paylaşıyor: “Devlet Tiyatroları’nın kapatılıyor olması ülkemiz sanatına vurulabilecek en öldürücü darbedir bence. Bu cinayeti işleyenler tarihe kara harflerle yazılacaklar. Bugün Türk tiyatrosundan tüm dünyada söz edilebiliyorsa bu, genç Cumhuriyetimizin eseridir. Doğru temeller üzerine kurulmuş yapıyı çağın gereklerine göre düzenleyip, eksik ve yanlışlarını gidermek gerekirken, onu tümüyle ezip yok etmek barbarlıktır, sanat düşmanlığıdır. Devlet Tiyatroları kapatılırsa, İstanbul, Ankara gibi büyük şehirler dışında tiyatro varolamaz.” (4)

Öte yandan, kurumsal tiyatromuzun içinden geçtiği kaos, pek çok değerli oyuncu gibi,  Çalışkur’u da sanatsal icrası için farklı mecralara yönelmeye zorluyor: “Bu durumda tek çaremiz alternatif sahnelere sonuna kadar destek olmak. Tiyatromuzun geleceği ödenekli tiyatroların değil, alternatif sahnelerin elinde. Ben kendi adıma, oyuncu olarak daima onların arkasındayım ve onlara destek olmayı, onlarla yol almayı düşünüyorum. Zaten bu hayalimde var olan bir şeydi ve onları izledikçe çok etkileniyordum. Sözlerini özgürce söyleyip çok iyi işler çıkarabiliyor gençler. Tüm olanaksızlıklarına rağmen seviyorum onları. Dekor, kostüm, sahne tasarımı vb. konularda özel tiyatroların olanakları çok az belki ama, bu beni yıldırmak yerine daha çok kamçılıyor. Güzel bir oyun çıkartmak için gerekirse dekor bile taşırım ben.” Çalışkur’un tiyatronun geleceği olarak gördüğü “alternatif sahnelerin” geçmişi çok eski değil; ancak tiyatronun kurumsal olarak tıkandığı günümüzde işlevleri gerçekten çok önemli. 1960 yılların başlarında, İngiltere’de kurumlaşmış ve kurulu düzen tiyatrolarına alternatif olarak ortaya çıkan “underground” yeraltı tiyatroları bugün Türkiye’deki alternatif sahne oluşumlarının da öncülü sayılabilir. O yıllarda İngiltere’de doğan alternatif sahnelerin nitelikleri, bugün Türkiye’deki benzerleri ile çok benzeşiyor: “Yığınlara yönelik çalışmalarda içeriği ve yapısı yeniden saptanan, sınanan iletişim kavramları ve biçimleri bulmak; toplumsal, politik ve etnik azınlıklara toplumsallaşma olanaklarını sunan yeni işbirliği biçimleri üretmek; yaratıcılığı etkinleştirecek alternatif gerçekleri sınamak, esnekliği ve değişebilirliği özendirmek; gerçeklikle bağları sıkı sıkıya kurulmuş toplumsal ve politik estetikler bulmak; hem sanatsal hem politik olarak daha dinamik ve özgür eserler verebilmek.”  (5) Alternatif sahne deyimi aynı zamanda bir karşı çıkışın, ana akıma karşı tiyatral bir alternatifin ifadesi. Alternatif topluluklar, özellikle İstanbul’da, çok farklı mekânlarda; şehrin merkezi veya kenar mahallelerinde, garajlarda, binaların bodrum katlarında, sokaklarda hızla çoğalıyorlar. Seyircisi, yeni ve farklı bir seyirci olduğu için bu sahnelerin niteliği ve içeriği de farklı. Alternatif tiyatro çalışmaları büyük çeşitlilik gösteriyor ve daha çok toplumsal sorunlar,  toplumsal değişim gibi konularda oyunlar sahneliyor bu tiyatrolarda. Bir bakıma, Çalışkur’un altını çizdiği gibi, son yıllarda kendisini daha güçlü olarak hissettiren  “toplumsal değişim” arzusunun tiyatro alanındaki yansımaları olan alternatif sahneler, tiyatromuzun geleceğine yön verebilecek büyük bir potansiyel taşıyorlar.

Rüçhan Çalışkur, sanatçıların hem sanata hem topluma hem de tarihe karşı sorumlulukları olduğunu ve bu sorumlulukları gereği, sanatçıların hem entelektüel hem estetik alanda sürekli kendilerini yenilemeleri ve geliştirmeleri gerektiğini söylüyor: “Ben hâlâ eğitimime devam ediyorum. Her gün yeni bir şeyler öğreniyorum ve bunu yaşamaktan çok mutluyum. Ben yapıyorum ve oluyor demek kadar tehlikeli bir şey yok sanatta. Hâlâ oyunları, oyunculuğu, rejiyi öğreniyorum. Özellikle de yeni yazarların oyunlarını okudukça çok daha büyük bir şevk duyuyorum çünkü zaman değişiyor, insanlar, toplumlar, bütün bir dünya değişiyor hızla. Bu büyük değişime ayak uydurarak anlamak ve sanata yansıtmak gerekiyor. Sanat asla zamanın gerisinde değildir çünkü; onu yakalamak, hatta ilerisinde olmak durumundadır. Bunu başaramayan sanat da, sanatçı da yok olmaya mahkûmdur. İşte bu yüzden, kitap okumayan, kendisini geliştirmeyen insanların sanatçı olmaları mümkün değil.” Sanat, insana insanı gösterir. Sanat eserinin gerçeklikle ve insanlıkla ilişkisi, onu sırf bir eğlence aracı olmaktan çıkarır. Sanatçı gerçekte, dil ve kurmaca yapılarıyla bir duyarlılık ve düşünce yaratandır” Eserin içindekiler sanatçının seçimi, dünya ile bir tür hesaplaşmasıdır. Sanatçının entelektüel niteliğini belirleyen eserinin içine neyi aldığıdır. Bir sanatçı ya da bir sanat eseri öncelikle estetik nitelikleri dolayısıyla değerlendirilir. Bunun yanında, insanın içinde yaşadığı durumla ve çağ ile de ilişki içinde olması sanatçının değerini arttırır. “Camus’nün (1965: 27) de dediği gibi, “Tarihin kara ve sefalet günlerini hesaba katmadığı takdirde çağımız sanatçısının en azından yalan söyleyebileceği ya da boşuna konuşmuş olacağı…” söylenebilir. Bunun diğer türlüsü, sorumlu yaratmadır. “… sanatçının kendi insan imgesini kendi çağının gerçekleri içine yerleştirmesi, kendi insanını- veya insanlarını- çağının sorunlarından seçtiği ilişkiler içine sokmasıdır” (6) Sanatçının bu gibi nitelikleri, Çalışkur’un da vurguladığı gibi,  sanatçıların entelektüel birikimlerinin önemini ve insana, topluma ve doğaya duyarlı insanlar olmalarını zorunlu kılar. Bu her sanatçının düşünmesi gereken sorumluluğudur. Yani, insanın içinde yaşadığı çağın koşullarını ve gerçeklerini göz ardı etmeden, yaşanan insanlık durumunu yadsımadan göstermek her sanat eserinin ve sanatçının tarihteki işlevi açısından değerlendirilmelidir.

Rüçhan Çalışkur oyunculuk serüvenine dair şu cümleleri not düşüyor tarihe: “Ben sinemada da tiyatroda da seçici oldum. İstikbalimle, kariyerime ters düşen projeleri asla kabul etmedim. Zahide, Irazca, Kezban, Türkan Saylan gibi çok farklı ve güçlü karakterleri canlandırmayı seviyorum. Özellikle Türkan Saylan çok farklıydı. Video kayıtlarını izledim, çok araştırdım ve yaptığı her hareketi ruhumla birleştirdim adeta. Bazen bazı karakterleri kendinize çok yakın hissedersiniz ve onun ruhunu alırsınız, o sizin içinizde yaşar. Benim için Türkan Saylan karakteri böyle oldu.  Türkan Saylan benim çok sevdiğim bir insandı. Ve o dönemde kardeşim kanserden yeni vefat etmişti. O’nun da saçları kazıtılmıştı ve ben de kendi saçlarımı kazıtmıştım. O filmi yapmayı çok istedim çünkü ancak o filmi yaparsam çektiğim acıları yenebileceğimi düşündüm. Kişisel sürecimle de çok örtüşmüştü o film. Türkan Saylan’ı oynarken defalarca ağladım. Beni en çok etkileyen nokta, iki oğlunun Türkan Hanım’ın eski bir gömleğini bana getirip kuliste sarılmaları ve “Annemizi bize yaşattınız” demeleri olmuştu. En büyük ödüldür bu benim için. Hâlâ kokusu üzerinde olan o gömleği saklıyorum.”

“Cüneyt Çalışkur ile çalışmak benim tiyatroya bakış açımın değişmesinde bir milat olmuştur. Yeni bir soluğun, yeni bir nefesin var olabileceğini, oyunculukta yepyeni denemelerin yapılabileceğini ve bunun sonsuz olduğunu, reji olarak da çok daha çağdaş işler yapılabileceğini Cüneyt ile birlikte çalışırken kavradım. Ve sonra da kolay kolay yönetmen beğenmez oldum. Ben hiç oyun yönetmedim, hep yönetmen yardımcısı olarak kaldım O’nun yanında. Hep O’na destek oldum ve çok şey öğrendim O’ndan.”

“Artık yönetmenlik yapabilecek bir olgunlukta ve donanımı görüyorum kendimi. Ne yapmak istediğimi, ne kadar çağdaş işler yapmak istediğimi, ne kadar iyi yazarların oyunlarını yapabileceğimi biliyorum.”

“Benim oyunculuk anlayışımda şu vardır: O rolü oynamak değil, o olmak! Ben o olmayı seviyorum. Onu oynamak çok kolaydır. Ama o olmak yürek ve akıl ister. Bu ikisinin bütünleşmesi gerekir o olmak için.”

“Sanata olan borcumu ödemeye çalıştım hayatım boyunca. O yüzden rahatım ve güçlüyüm.”

Çalışkur, bütün sanat hayatı boyunca cesareti ve mücadeleci kişiliğiyle öne çıkan bir sanatçı. Bu özelliği O’nun hem sanatsal duruşuna hem oyunculuk kariyerindeki seçimlere yansıyor: “Ben sanat hayatımda çok farklı, marjinal tiplemeleri canlandırdım. Cesaretimi öncelikle zoru sevmekten, zoru başarmaktan alıyorum diyebilirim. İkincisi, babamın kızıyım ve mücadeleyi çok seviyorum. Babam ‘Bizans’ta yaşamayı öğrenmelisin’ derdi bana ve nehirde yüzmeyi öğretmişti. O da mücadeleci bir ruha sahipti. Menderes döneminde, Radyo Dinlemeyenler Cemiyeti’nin kurucusuydu. Radyoda iktidarın saflarına katılan isimlerin tek tek okunduğu dönemde böyle bir derneği kuracak kadar cesurdu. Hakkında açılan davada da kendisini bizzat savunmuştu avukat olduğu için. Galiba ben de babamın kızıyım! Yerimde durmayı sevmiyorum, saldırmayı seviyorum. Yani insanlara bir şeyleri anlatabilme duygusu beni çok besliyor. Bu saatten sonra herhalde elime pankart alıp sokağa çıkacak halim yok! Benim yapabileceğim tek şey, mesleğimle var olup mesleğimle insanlara bir şeyler gösterebilmek, öğretebilmek. Tek isteğim bu. Ne kadar çok insana ulaşabilirsem o kadar mutlu oluyorum ve bu beni sanatsal mücadelemi sürdürmek için daha çok motive ediyor.” Çalışkur’un hayatı bir sanatçı gibi yaşamak; hayatı sınırlarla, duvarlarla, basmakalıp nesne ve düşüncelerle dolduranlara rağmen düşüncenin ve bedenlerin devineceği doğurgan alanlar açmakla geçiyor. Sanatçı, önyargılarla, klişelerle, sınır ve duvarlarla tıka basa doldurulmuş algılarımızı boşaltmayı, düşünce ve bedenin devinebilmesi için yeni alanlar yaratmayı bilendir. Yeni ilişkilerin, yeni kavramların, çokluğun bir arada, yan yana durabileceği doğurgan alanlar… İşte Rüçhan Çalışkur, sanatsal cesareti ile coğrafyamızda bu türden alanların açılmasına ve dolayısıyla insanların özgürleşmesine öncülük eden bir sanatçı olarak tarihe geçiyor.

Kaynakça:
1-
Akdede, Sacit Hadi. “ Devlet Sanat İlişkisi, Sanatın Politik Ekonomisi”, Efil Yayınevi Yayınları, İstanbul, 2014
2-
Ökten, Özge. “1960 Sonrası Türk Tiyatro Eleştirisinde Ulusal Tiyatro Tartışmaları”, Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Enstitüsü, Sahne Sanatları Ana Sanat Dalı, Yüksek Lisans Tezi, İzmir, 2010
3-
Karasu, Murat. “Bir Ödenekli Tiyatro Modeli Önerisi”, Haliç Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tiyatro Ana Sanat Dalı, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2014
4-
Baktıaya, Ece. Söyleşiler, Milliyet Sanat Nisan 2013 sayısı
5-
Sokullu, Sevinç. “Alternatif Tiyatro Serüveni”, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/13/1189/13735.pdf
6-Kuçuradi, İoanna. “Çağın Olayları Arasında”, Tarihçi Kitabevi, Ankara, 2010

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here