Peki kalbimizdeki kötülükten arınmanın bir yolu yok mu? İnsan olmak, en korkuncu mu tüm kötülüklerin? Ne bu toplumu öğüten, yaşamaktan alıkoyan ve yarattığı mültecileri, çoğalmacı bir yığına çöp gibi atan savaş çığırtkanlığını; ne de onun esiri olan insanların iyileşmemesi üzerine sistem kuran işgalci yardımlarını istiyoruz. Dilsiz düdükler çoğalırken iki dirhem yürekle yaşıyoruz; yürek çarpmasının, yürek çırpıntısına dönüştüğü zavalılığın içinde. Susarak karanlığın ömrünü uzatıyoruz. Ah bu rahat düşkünlüğümüz, vazgeçemediğimiz konfor! Hayır yani, duyarlı olmasına duyarlıyız da, kim o güvenli sığınaklarından çıkacak da… Sahi evimizde güvende miyiz?

afis

“İnsanlar sizi, sadece aynı yerden canları yandıklarında anlar”mış” ama ben anladım gözyaşımız aynı değil”. “Başkasının başına gelen, insanın başına gelendir. Ve insan en çok severken insandır”… Terörü günlük yaşamın olağan bir parçası haline getirenler, acısı taş kesmiş insanların lanetiyle tarihin utanç dehlizlerine bırakılıyor. Vicdan kanıyor.

Biz yaşıyor muyuz gerçekten? “Başka bir yerde, başka zamanda, başka bir dünyada hayat vardır kim bilir” demek, umut güvercinleri uçurmak için hazır bekletiyor da bizi, şimdinin sevincini salıvermiyor. Yine de “Madem yaşıyoruz, şarkı söyleyelim o zaman, öyle bir söyleyelim ki herkes katılsın”… Ben bu daveti coşkuyla kabul ediyorum ve gülmeye utanmadığımız günlere söylüyorum. Yarın hâlâ bizim, biliyorum.  

Faşizm koşullarında en büyük devrimcilik, işini iyi yapmak diye bellemedik mi? Madem tiyatro sizin özgürlük alanınız, orada yaratacaksınız en iyinizi… Öyle de yapmışsınız! “Nereye Gitti Bütün Çiçekler”de ben o inancı Tuğrul Tülek’in parıltılı bakışlarında gördüm, Şenay Gürler’in sağaltan sesinde işittim. Var olun!

Feri Baycu Güler’in tiyatro açma fikrini paylaştığı gün aranızda adı konmamış bir ortaklık başlıyor. Tiyatronun adını ise annesini süper kahraman olarak gören kızı koyuyor, Mam Art: “Annemin Sanat Evi” diye. “Özel Kadınlar Listesi”nden sonra sahnelenen bu oyun, Mam’Art Tiyatro’daki ikinci yönetmenliğiniz. Oyunun çevirisini Feri Baycu Güler ile birlikte yapıyorsunuz. Uyarlama, şarkı sözleri ve yönetim sizde. Eve Ensler’in yazdığı oyunun adı “Necessary Targets” ama “Where Have All the Flowers Gone” ile Pete Seeger’a gönderilen bir selamla, oyundaki yaşam döngüsünü bu kadar güzel anlatan şarkının sözleriyle “Nereye Gitti Bütün Çiçekler” diye soruyorsunuz.
Tuğrul Tülek:
Nereye gitti bütün çiçekler bilmiyorum doğrusu, hiçbir fikrimiz yok. Şarkıda da öyle. Bizim oyunda da öyle. Ama sadece adını değiştirmek için serbest uyarlama değil bu. Geçen sene “Some Girls”ü de “Özel Kadınlar Listesi” diye sahnelemiştik. O uyarlama da değildi. Biz bu oyunun yapısını epey değiştirdik sahnelerken. O yüzden birebir Eve Ensler’in teksti değil bu. İçinde şarkıların da olduğu, epizodik bir anlatımın da sergilendiği, hatta bazı bölümlerin matematiğinin değiştirildiği bir tekst var önümüzde. Oyunu bilenler, -ki bilinen bir oyun- bu oyunu izlediğinde, birtakım farklılıklar hissedeceklerdir. O yüzden de serbest uyarlama. Fikir ve hikâye olarak tabii ki sadık kaldığımız ama aynı zamanda günümüzün hikâyeleriyle de geliştirdiğimiz bir oyun.

img_0739

Aynı zamanda orjinalinde Bosna Savaşı anlatılsa da siz bunu coğrafyasız, zamansız bir yere taşımızsınız. İşte Türkiye, işte Suriyeli mülteciler…
Tuğrul Tülek:
Kesinlikle. Bu teksti bilenler, ister istemez bu oyunun Bosna’da geçtiğine dair bir fikre kapılıyorlar. Biz hiç oyunda bundan bahsetmiyoruz oysa. Nitekim finalde de, hâlâ bu fikre sahip olanlar varsa diye, mekân algısını kırmak için sonunda Melissa’yı Bosna’ya gönderiyorum. Aslında orjinal tekste başka bir yere gidiyor. Bunun sebeplerinden bir tanesi de; oyun boyunca bu mülteci mevzusunu Doğu’ya ait bir şeymiş gibi duyuyoruz referanslardan ama bu maalesef Batı’da da yaşanan bir olgu demek için. O yüzden Batı’yı da işin içine katmak, bunun evrensel bir sorun olduğunu anlatmak için, orada Bosna’nın adının geçmesini çok istedim ben. O yüzden öyle bilinçli bir tercih yaptık orada.

“Hiçbir yer güvenli değil, hiçbiriniz güvende değilsiniz” diyor oyun. ‘Benim başıma gelmez’ algısı sarsılıyor. Beyaz Türkler mesela daha güvende değil diğerlerinden.
Tuğrul Tülek:
Beni bu hikâyede asıl etkileyen şey bu zaten. Mülteciliği, daha çok sefaletle, fakirlikle bir arada olan bir şey olarak düşünüyorlar. Onların, üstleri başları pis, kötü yerlerde olan, hırpani bir şekilde dolaşan, ne bulursa onu yiyen, nerede olursa orada uyuyan insanlar olduğu gibi bir algı var. Bu oyunun anlattığı şey bunun tam da tersi. Biz şimdi bu café’de otururken, birazdan kendimizi üzerimizde bu şık kıyafetlerle bir mülteci kampında bulabiliriz. Bu bizlerin bile başına gelebilir. O yüzden benim sosyal statüm, böyle şeylere sebep verecek türden değil, benim bunları yaşamama izin vermez gibi şeyler düşünmememiz gerekir. Oyunun bu duruşunu seviyorum aslında.

foto5

Ama bana çok paradoksal geliyor. Bunu söylerken bile kendimizi yine dışında tutuyoruz. İç sesimiz öyle söylemiyor.
Tuğrul Tülek:
İster istemez, yoksa başka türlü nasıl yaşayacağız? Bu, kendimizi koruma mekanizması bir taraftan. Mültecilik artık bir dünya derdi olduğu için, hakkında bir sürü hikâye, oyun yazılıyor. Ben içlerinden özellikle bu oyunu istedim çünkü gerçekten senin, benim, hepimizin başına gelebilecek bir şey olduğunu anlatıyor. Oyunda bir doktor var; Zlata, mülteci kadınlardan bir tanesi. Anlatıyor mevzuyu: ‘Biz arkadaşlarla dışarı çıkardık, kahve içerdik, birbirimize mutfakta yemekler yapardık, yerdik; ama bakın şimdi buradayız’ diyor. İşte burada her şey bitiyor aslında. İstediğiniz kadar kaçın, istediğiniz kadar benim başıma gelmez de deyin, ben onu biliyorum. O yüzden bu oyun beni çok etkiledi. Senin de söylediğin gibi hepimizde var o: Yok canım, bizim başımıza gelmez. Okumuş yazmış insanlarız, böyle yerlerde yaşıyoruz… Ama artık biliyoruz ki öyle bir şey yok! Dünyanın her yerinde insanlar tehlike altında. Ne yazık ki… Hep onu söylerim; dünyadaki 5 tane insanın hırsı yüzünden insanların hayatları mahvoluyor!

Şenay hanım, “Craft”ta oynadığınız “Kayıp” da aynı şeyi söylemiyor muydu? Dünyanın hiçbir yeri güvenli değil diye?
Şenay Gürler:
Evet, aynı şeyi söylüyor. Artık güvenli bir yer yok! Kişinin kayıtsızlığı çok bugünün konusu. Ne yazık ki artık dünyanın hiçbir ülkesi güvenli değil. Yaşanan acılar ve insanların o acılar içindeki duyarsızlığını ve bir süre sonra hiçbir şey olmamış gibi devam etmesini anlatıyor orada da.
Tuğrul Tülek: Böyle bir paranoya başladı ama zaten yazarlarda. Batı’da da var, Doğu’da da. Ve bu oyunla ilgili çok ilginç bir şey, çok tuhaf bir durum var. Bu coğrafyada biz o kadar acı hikâyeler duymaya alıştık ki, bu oyundaki hikâyelerin bazen seyirciye dokunmadığını bile hissediyorum.
Şenay Gürler: Acıya sağırlaşmak yani, acıya donma faslı…
Tuğrul Tülek:
Ben yakın çevremden duyuyorum. Genel olarak oyunla ilgili detaylar neden daha sert gelmedi diye. Daha ne olsun? Daha ne olabilir ki? Annesinin, babasının, gözünün önünde parçalandığını anlatan biri var. Kocası tarafından dövülen, şiddet gören bir kadının hikâyesi var. Evinden yurdundan, komşularından, tüm yaşamından alınmış yaşlı kadının hikâyesi var. Düşünebiliyor musunuz yani? Son günlerini artık huzur içinde, evinde geçirmek isterken, mülteci kampına götürülen kadının yaşadıklarını? Artık acıya karşı o kadar duyarsızlaştık ve sağırlaştık ki… ‘E n’olmuş yani, n’olmuş ki’ yaklaşımı çok acı veriyor bana. O yüzden o empati eksikliğini, o bir başkasının acısından keyif alma durumunu şimdi şimdi daha iyi anlıyorum bu oyundan sonra. Herkes benim acım daha fazla, onun acısı beni ilgilendirmez diyor. Çok tuhaf çok tehlikeli işte bu.

foto2“Bir yönetmen hem dramaturji bilmeli, hem oyunculuktan anlamalı hem de çok iyi ütü yapmalı” değil mi? Siz bu vasıflara sahip misiniz?
Tuğrul Tülek: Evet çok iyi ütü yapıyorum. Şaka bir yana, bu oyunu seçmemin sebeplerinden biri, anlattığı şey kadar, üzerinde oynayabilme şansı da vermesiydi. Kendi fikrimizi daha çok ortaya çıkarma şansı vermesi önemliydi. Elbette ki ben çok iyi dramaturji biliyorum, ben çok iyi oyuncu yönetmeniyim demekle olmuyor. Olabildiğince kendime göre doğru şeyler yapmaya çalışıyorum. El yordamıyla yapmıyorum tabii hiçbir şeyi; planlı programlı, bilinçli yapıyorum. Bunu da, yıllardır almış olduğum eğitim ve beraber oynadığım oyuncu arkadaşlarım, çalıştığım yönetmenlerimden edindiğim tecrübemden yola çıkarak yapıyorum. Bana göre doğru olan bir yol buldum ve ona göre devam ediyorum. Benim için önemli olan huzurlu bir ortam yaratmak. Bunu da ancak yönetmen yapabilir diye düşünüyorum.

img_0738

Evet kadınlarla çalışınca…
Tuğrul Tülek:
Ben bunu biraz tehlikeli buluyorum. Ben bunu çok duydum. Hepsi birbirinden yetenekli, değerli ve gerçekten çok başarılı bir ekip. Genelde tiyatro tekstleri erkek egemen oyunlar. Kimse erkeklerle çalışmak nasıldı diye sormuyor. İyi idare ettiğiniz sürece, iyi kriz yönettiğiniz sürece, ekibi doğru kurduğunuz sürece ha erkeklerle çalışmışsınız, ha kadınlarla çalışmışsınız. Bu da benim tekamülümmüş diye bir şey değildi. Bu şahane bir süreçti benim için.
Şenay Gürler: Haklısın, sana katılıyorum. Anlıyorum çok tehlikeli bir soru ama kadınlar bir araya geldiğinde bir şeyler olabiliyor. Yoksa egoların devreye girdiği bir şey tabii ki yok ortada.

foto4

Ben o ayrımı vurgulamak istememiştim; kadınların birliğinden doğan güçten bahsedecektim. Biz sanırım bu dünyayı kadınların güzelleştireceğine inanmak ve gücümüzü hissetmek istiyoruz.
Tuğrul Tülek:
 O doğru, ona katılıyorum kesinlikle.


Oyunun etkisini kesinlikle derinleştiren o şarkı sözleri size ait ve o şarkılar, oyuna yardımcı olmanın yanında bir sosyal sorumluluk projesi olarak da mültecilere yardım etmek istiyor. O süreç nasıl gidiyor?
Tuğrul Tülek: Onun takibini ben yapmıyorum. O daha çok tiyatromuzun kurucusunun projesi. Biz oyuna hadi bir sosyal sorumluluk projesi yapalım falan diye başlamıyoruz. Birilerine ders verme, bir şey anlatma gibi bir derdimiz yok. Bizim bu hikâyeyi anlatmamızın bireysel ve estetik olarak sebepleri var. Onu zaten oyunu yaparak hallediyoruz… Ama neden olmasın? Mültecilerle ilgili bir oyunun, mültecilere katkı sağlaması elbette ki şahane bir şey. Bu, Feri’nin aklına gelen, çok güzel bir düşünce. Oyundaki şarkıları CD’ye toplayıp, satılan CD’lerden oluşan geliri, mülteci ailelerine ulaştırmak gibi bir derdimiz var… Ama o bizim dışımızda ilerleyen bir prosedür, o başka bir bürokrasi. Umarım güzel bir gelir elde edilir ve ulaşabiliriz doğru yerlere.

Eve Ensler, Bosna savaşında, oradaki kadınlarla söyleşiler yapmış. Aktivist oyuncularla okuma yaparak tiyatroyu güç olarak kullanmış. Tiyatro belki savaşı durdurmaz, dünyayı değiştirmez ama değiştirme fikrini ateşler. Melissa karakteri ondan yansımalar taşıyor, değil mi? Ona soruluyor ‘bu kitapla mı değiştireceksin dünyayı’ diye. Okurlarsa evet diyor ama Bosna’ya gideceği günün sabahı Seada’nın hikâyesini almaktaki inatçılığı ve provoke etmesi acıyı kanırtmıyor mu?
Şenay Gürler:
Melissa’nın derdi Bosna’ya gideceği sabah her koşulda hikâyeyi almak. Bir süre sonra, amaç ve kullandığı yöntemler birbirine karışmaya başlıyor. Yani o iyi niyetle yapılan şey bence çok karışıyor orada.
Tuğrul Tülek: Doğruyu yapmaya çalışırken, aslında eleştirdiği sistemin içine dahil oluyor bir şekilde. Oyunda Şenay’ın canlandırdığı J.S. karakterinin söylediği bir laf var: “Sen kendini kaybetmiş küçük bir kız çocuğusun” diye. Gerçekten de öyle. Ne hedefini, ne nereye gideceğini, ne neye karşı durduğunu biliyor, her şeyi kaybediyor. Çok Amerikanvari bir duruş bu aslında. Ya da şöyle diyeyim: Çok metropol duruşu, aynı zamanda Beyaz Türk duruşu da bu. Sadece başarılı olmaya odaklandığı zaman insanlar her şeyi görmezden geliyorlar. Etrafındaki insanların hayatlarını, onların acılarını, sevinçlerini görmezden geliyorlar ve müdahaleyi kendilerine daha kolay bir hak görüyorlar. Ezerek, kırarak, dökerek, yöntem her neyse… Melissa da öyle, farkında olmadan bence -ben öyle olmasını istedim- bilinçli olarak yapmıyor ama o tuhaf bir gen gibi onun içinde büyüyor. Doğru bir şey yaptığını düşünüyor ama çok yanlış bir yöntemle yapıyor.
Şenay Gürler: Amaç aslında, onların hikâyesini duyurmak sınırının dışına çıkıp; amaç, bir an önce kitabın çıkması haline dönüşüyor. İyi niyetle hareket eden karışık bir durumu var Melissa karakterinin.
Tuğrul Tülek: Yoksa hikâyelerin anlatılması gerektiğine, bunların paylaşılması gerektiğine ve insanların bunları anlatarak aslında bu yükten kurtulacağına inanıyorum. Öyledir; konuşarak, o çekmeceleri açarak biz anlatırız ve rahatlarız. Buna inanıyorum kesinlikle yapış yöntemi doğru değil. Oyun da zaten J.S. ve Melissa’nın çatışmasından yürüyor.

foto3

Melissa’nın eleştirisi karşısında, J.S., “kaybolmak hayatımda ilk defa bana çok iyi geliyor” diyen bir terapiste dönüşüyor.
Şenay Gürler:
Tam tersi beklenirken, kamptaki kadınlar için giderken aslında J.S.’in dönüşümü gerçekleşiyor. J.S. daha kuralcı, daha kapalı biriyken, Melissa daha rahat görünürken, roller değişiyor. Çünkü kadın değişebiliyor, dönüşebiliyor, anlıyor, onlarla empati kurabiliyor. Ama Melissa empati kurmayarak daha profesyonel iş yapıyor. Kadın Melissa’nın dediği gibi profesyonelliğini koruyamıyor çünkü sınırları kaldırıyor. Aslında kamptaki kadınlar onu değiştiriyorlar. Bu çok önemli.

Görev insanı, uygun adım yürüyen, kuralcı, titiz, konforuna düşkün, hastalarının bilgilerini paylaşmayan, kafeini, sigarayı bırakan, kendisine sorulan sorulara cevap vemeyen, karışmayan bir danışmanın dönüşmesini ve dönüştürmesini görüyoruz. Bir yerden birbirlerine değiyorlar.
Tuğrul Tülek:
Eve Ensler orada o Amerikalıyı biraz karton bir karakter olarak sunuyor. Kahveyi bıraktım, sigarayı bıraktım, cart yaptım, curt yaptım… A tabii ben takip ediyorum gündemi de benim kendi korunaklı alanım var diyen bir karakter o.
Şenay Gürler: Ben her zaman güvenli alanımda yaşarım, gider işimi yapar yine güvenli alanıma dönerim diyor.

img_0740

İşte o korunaklı alanlar, o rahat ve konfor, duyarlı olmanın, empati kurmanın düşmanı, bizi alıkoyan o. Göze alamıyoruz kepazeliği. Sıcak yuvalarımızdan çıkamıyoruz. Savaşı yakından takip etmek, televizyondan izlemek, gazetelerden okumakla, orada olmak arasındaki fark önemli. Biz de kendimizi kandırıyoruz böyle. Ne kadar üzülürsek o kadar bir şey yaptık sanıyoruz.
Tuğrul Tülek:
Çok mutlu oluyoruz bunları duyduğumuz zaman, teşekkür ederim özellikle bunun altını çizdiğin için. Benim çok önemsediğim bir şey çünkü bu. Evet, burada dünyayı değiştirmiyoruz, bunun için söylemiyoruz ama birazcık böyle bir şeyi de dürtersek, bize iyi geliyor. Çünkü bize bunu yaptı bu oyun.
Şenay Gürler: Aynen, bütün bir çalışma boyunca bunları konuştuk. Gerçekten buraya gelirken yanından, yöresinden geçtiğimiz insanlar var. Suriyeli mültecilerin yanından geçiyoruz hep. Nişantaşı’nda da çalışırken görüyoruz onları. Orada da var. Çöpün yanında oturuyor, çocuğunu emziriyor, görüyorsun, üzülüyorsun ama geçiyorsun, gidiyorsun…

Fazıl Say’ın bir paylaşımı vardı. 2014’te Salzburg tren istasyonunda bekleyen binlerce Suriyeli mülteci görüyor. Merkel onları alacağını söylemiş ve sınırda bekletiyormuş. Genç bir mülteci piyanist, Fazıl Say’ın yanına geliyor. Yardıma ihtiyacın var mı diye sorduğunda, haftalardır piyano çalamadığını söylüyor.  “Mozarteum’a git, müdüre, benim ismimi ver, orada sana oda ayarlasınlar, çalış” diyor Fazıl Say. O genç, Beethoven çalmış gecede birkaç ay sonra. Mültecilerin önceki ve sonraki hayatları işte…
Tuğrul Tülek:
Çok kan dondurucu bir şey. Bazen düşünüyorum, böyle bir şey geldi başıma ve bir yere sığınmak zorunda kaldım. Bunu yapamazsam ne yaparım acaba diye düşünüyorum. Sonuçta var olma sebeplerimizden biri de bu işi yapıyor olmamız. Biz, bu yüzden yaşıyoruz.  İşimi yapamayacağım duruma gelirsem… Şimdi tercih meselesi, yaparım yapmam mesela, o orada var, duruyor, şimdi o pasa çıkabilirim… Ama sağlıklı olduğum halde gerçekten yapamayacak durumda olsam, yani o korkunç bir şey.
Şenay Gürler: Ben fizik tedavi için, bir süre önce, bir yere gidiyordum. Orada çok hoş bir kadın vardı. Onun hikâyesini anlattılar. Kadın ülkesinde çok ünlü, çok bilinen, çok önemli bir oyuncuymuş. Ve işte yaşananlardan sonra zar zor kaçıp kurtuluyor. Geliyor, ne yapabilir Türkiye’de? Çok az bir parayla geçinmeye, hayatını devam ettirmeye çalışıyor ki bizim oyunda anlattığımız daha ağır bir hikâye. Bir anda daha önce olan hiçbir şey yok. O zenginlik yok, alkışlar yok.

foto1

(Benim gözlerim seninkilerle aynı/Aynı sesleri duyuyor bu kulaklar… /Dans ederiz belki aynı şarkılarla/Hayallerim var seninkilerle aynı…/Ayaklarım var seninkilerle aynı/Senin geçtiğin sokakları arşınlar/Aynı gençliği bıraktık arkamızda/Attığımız kahkahalar bile aynı/Ama ben anladım /Gözyaşımız aynı değil.) Gözyaşında birleşmek çok mu zor? Görmek, anlamak çok mu zor? Bu sözlerin şarkıyla söylenmesi yumusatmış gibi görünse de teksti, ajite etmeden, ağlatmadan kalbine oturuyor asıl.
Şenay Gürler:
Aslında daha etkileyici değil mi ağlatmadan olması?
Tuğrul Tülek: Şarkı, bir taraftan bir yabancılaştırma unsuru ister istemez, bir taraftan da bu hikâyeyi anlatabilmek için de bize yardımcı olan bir ilişkide. Birazcık da Antik Yunan’a selam yani; epizodlara bölüp, koroyu da bir şekilde işin içine katmaya çalışmak… Bir de tekst çok dramatik dili olan bir oyun değil, daha belgeselvari bir oyun. Ve bunu daha akıcı hale getirmek için aslında şarkılardan yararlanmamız gerektiğini düşündüğüm için ben de mutluyum. Farklı sebeplerden koydum ama çok yardımcı oldu bize açıkçası hikâyeyi anlatma anlamında.
Şenay Gürler: Özellikle ajite etmemesi en önemli şeylerden biri. Bunu hep gözettik.
Tuğrul Tülek: Mikrofon effekti de öyle. Onu özellikle kullanmak istedim. Bir kayıt aleti değil o. Hem biz duyalım hem de ona dikkat çekelim istedim. Sesi kaydedilmeyen kişi normal bir sesle bizimle konuşurken, diğerini daha çok duyalım, kayıt edilme olayı bizi de rahatsız etsin istedim. Hatta oyundan koparsın, yabancılaştırsın istedim.

img_0742

Şenay Hanım, canlandırdığınız psikolog, objektifliğini kaybetmemek için meselelere karışmıyor başta. Yaşanan onca şeyi “mesele” diye kodluyor. Bir de “malzeme” olarak görülüyor o dramlar karşı taraftan. Tecavüze uğramış ama mümkünse toplu tecavüze uğramış diye sipariş ediliyor vaka.
Şenay Gürler:
Daha kanırtacak, daha acıtacak.
Tuğrul Tülek: Batı’nın o oryantalizm merakı korkunç bir şey. “Aman tanrım, ne kadar korkunç şeyler bunlar” diyecekler.
Şenay Gürler: Zaten doktor karakteri; Zlata ile olan o konuşmadan sonra o kırılma yaşanıyor. Üstü, başı, her şeyi farklılaşmaya başlıyor. Anlamaya çalışarak bakıyor. Onları ziyarete gidiyor hemen arkasından çünkü. Daha farklı bir yerden bakıyor artık. O konuşmanın çok büyük yararı oluyor.  Oyunun dönüş yeri tam orası.

Oyunun başında da yardımcı olmak için orada olduğunu söylüyor ama o konuşmadan sonra gerçekten yardım etmenin yolunu arıyor. Yoksa Amerika her zaman Doğu Blokuna yardımcı. İşgalci yardımcı…
Şenay Gürler:
Zlata ona neler söylüyor. Siz Amerikalılar böylesiniz diye -ki öyleler- … Ama J.S. o soruyu çok içten soruyor. Ve anlatılan uçurumlar vurucu. Tamam, travma travmadır ama o anoreksik hastalarla, o mültecilerin yaşadığı savaş travmasını kıyaslamak da tuhaf. Bir profesyonelin kıyaslaması iyice tuhaf.

“Peki hiç korkmuyor musun?” sorusuna, “Olanı biteni görmemek duymamak beni daha çok korkutuyor” cevabı oyunun önemli repliklerinden biri.
Tuğrul Tülek: Kesinlikle katılıyorum. Çok güzel yakalamışsın. O cümle gerçekten çok önemli. Aslında Melissa senin de dediğin gibi Eve Ensler’in bir yansıması. Kadın kendini de eleştiriyor bir taraftan. Çok akıllı bir kadın çünkü. Kendisine de uzaktan bakabilecek biri.
Şenay Güler: Acaba ikiye mi böldü kendini? Kendi içindeki tartışma mı diye düşündüm hep. Melissa ve Doktor J.S. aslında aynı kişi olabilir. Belki de Eve Ensler’in gençliği ile Eve Ensler’in yaşlılığının çatışması gibi.
Tuğrul Tülek: Bir de burada Eve Ensler’in gerçek hayatta yaptığını yaparken gördüğümüz figür Melissa ya, ister istemez biz de bir şekilde Melissa’yla Eve Ensler’ı özdeşleştiriyoruz. Kadın da bir yandan kendini eleştiriyor zaten bunu yaparken. Bunların hepsini sadece izlememek; gidip şahit olmak için yapıyor. Zaten orada işte benim için o kötü niyet ortadan kalkıyor.

Oyunun açılış şarkısında kafamızda, kalbimizde gittikçe büyüyen, kocaman bir kötülük olduğunu duyuyoruz. İçimizdeki canavar anlatılıyor. Bitiş şarkısından da her şeye rağmen “yarın hâlâ bizimdir”diyor ya ben o söze tutunup çıktım oyundan.
Şenay Gürler: Umudumuz olmalı, yoksa hayatımız çok zor.
Tuğrul Tülek: Bunu senden duyduğuma çok sevindim.Oyun biraz umutsuz bitiyordu. Hele hele geçtiğimiz şu zor dönemlerde üzerine bir de biz vuralım bir tane, bakın zaten bittik, oyun da aynısını anlatıyor demek istemedik. Bugün böyle, tamam, yaşıyoruz ama yarın bize ait bir şey. Tamam, bugünü elimizden almış olabilirler ama yarın bizim. O yüzden bunu unutmayalım ve bir araya gelelim ve yarını bizim yapalım demek istedim.
Şenay Gürler: Bana da çok etkileyici geliyor. Öyle bir dönemden geçiyoruz ki sadece Türkiye değil, dünya öyle. Daha umutsuz bir hale geliyoruz. Ben hep umut var derken; geleceğe karşın umudum azaldı. Çok karanlık bir noktaya gidiyor. Aklım daha karanlık şeyler çizebiliyor. Ama evet, yarın hâlâ bizimdir. Olmalı yani, olmalı!
Tuğrul Tülek: Zaten o zaman ya yaşamanın bir anlamı yok ya da bütün sistemini değiştireceksin. Başka bir çözüm bulacaksın, yarının sana ait olduğu bir yere gitmeye çalışacaksın.

Verdiği duygu bir yana, o zaten hücrem gibi içimde büyüyecek, o artık benimle… Ama ayrıca tertemiz, hiç çapağı olmayan bir oyun seyrettik. Bundan böyle kalbimdesiniz, kıymetlilerimsiniz. Teşekkür ederim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here