Tiyatro… Tiyatro… Dergisi’nin 186 sayısında (Ağustos 2006) kızı Güner Özkul’un Onur Ödülü’nü alıkenki duygu ve düşüncelerini paylaştığı yazı.

Şakir Eczacıbaşı, tiyatro festivalinin açılış töreninde babama onur ödülü verileceğini söylemek için aradığında, babamın son zamanlarda alışıldığı üzere törene gidemeyeceğini düşünmüştüm. Şakir Bey de öyle düşünmüş olmalı ki, benim babam adına ödülü alıp alamayacağımı sormak için aramış. Tabii ki alırdım, ama bir süre sonra planlar yapmaya başladım.Belki de babamı oraya götürebilirdim, neden olmasındı? Ben zaten gidecektim, eğer babam gelirse sahnede ona yardım edebilirdim. Zaten yüzüne ışığı alınca yürüyüşü bile değişirdi.

Işığı nasıl alacağını bilmek… Belki de oyunculuğun yansı… Peki babamı sahnede bu kadar büyük yapan neydi? …akışkanlık? …zarafet?… yumuşaklık? …hepsi? Soyut Padişah’ta Ferhan Abi’nin babam için yazdığı skeçlerden biri de iskeletini çaldırmış bir adam üzerineydi. Babamı tarif etmemi isteseler hep kemiksiz olduğunu düşünürdüm, ellerinin uçuşan meleklere benzediğini söylerdim. Babam için yazılmış bundan daha uygun bir karakter olabilir miydi? Evet; Tomas Fasülyeciyan da mükemmel bir karakterdi, ama babam o role çalıştı, onu yeniden yarattı. Oysa iskeleti çalınana adam, sanki onun üzerine dikilmiş bir ceket gibiydi. Babam üzerinde beyaz bir entari ve kafasında kukuletasıyla, bir duş ışığının altında iskeletinin nasıl çalındığını anlatırken, insanüstü bir varlık bibi görünüyordu. O ne biçim bir algalanmadır durmaksızın!

Panik halinde kesik kesik iskeletinin nasıl çalındığım anlatıyor, vücudu ise bir bilgisayar animasyonu gibi sonsuz bir devinimle şekilden şekile giriyor, bir El Greco figürü ile Marc Chagall figürü arasında gidip geliyordu.

Babamı sahnede düşündüğümde, ister istemez büyük ressamların başyapıtları gelir aklıma. Sinemada, özellikle Arzu Film- aile filmleri döneminde canlandırdığı karakterler, insanların “herkesin babası Münir Özkul”, “halk adamı Münir Özkul”, “star değil, ulaşılabilir, bizden biri Münir Özkul” gibi düşüncelere kapılmalarına olanak tanırken, sahnedeki adam bambaşkadır, çünkü orada insanüstü bir şey haline gelir. Hiçbir şey onu durduramaz. Dönüşür de dönüşür, yardım eder, rol çalar, merhametlidir, acımasızdır, megalomandır, aşağılık kompleksi vardır, …dünyanın bütün çelişkilerini aynı anda üzerinde taşıyan adamdır.

Tiyatronun en hüzünlü yanlarından biri de; üretilirken aynı zamanda tüketiliyor olmasıdır. Her şey bir kerelik, o ana mahsustur. Babamın filmleri televizyon kanallarında dönüp duracak, genci, yaşlısı, yobazı, ülkücüsü, devrimcisi o filmleri aynı sevecenlikle ve kendileriyle özdeşleştirerek seyredecek. Eğer ben birine, “sen benim babamın kim olduğunu biliyor musun?” diye soracak olsam; bir milletvekili ya da işadamının çocuğunun sorduğu sorudan çok farklı bir anlam taşıyacak, “hani hepimizin babası olan o adam var ya; ben onun kızıyım işte, …kardeşiz yani!” gibi bir şey… Ama onunla aynı sahneyi paylaşmanın büyüsü, artık tükenmiş bir olasılık. Onun büyüsünün ya da hışmının hedefi olmak bir hayal…

O gece ödül töreninde babamın sırası yaklaşırken sahneye çıkan merdivenleri yavaş yavaş tırmandık. Hazır olalım istedik, çağırdıklarında bekletmeyelim diye. Babamla ilgili görüntüler bitti, ışıklar yandı ve adı anons edildi. El ele yürümeye başladık, önce biraz durakladı, sonra kalabalığı algıladı, alkışlan içine sindirdi ve hızlandı. Artık elimi eskisi kadar sıkı tutmuyordu ama bırakmıyordu da, rahatlamıştı. Başım dönmeye başladı, alkışlar muson yağmurları gibiydi.

Şakir Bey’in yanına ulaşmasına birkaç adım kala elini bıraktım ve geride kaldım, tadını çıkartsın istedim. Ödülü aldıktan sonra geldiğimiz gibi, yavaş yavaş geriye döndük, merdivenlerden inerken ödülü elinden aldım. Külçe gibi ağırmış, hiç belli etmemişti oysa, sanki yavru bir kuşu tutar gibi, sevecenlik ve incitmekten korkan bir hafiflik duygusuyla taşımıştı…

Güner Özkul

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here