“Sahne Tozu Yutan Kedi” – Ayşen İnci

Ayşen İnci
1484 Görüntülenme
“Sahne Tozu Yutan Kedi” – Ayşen İnci

Sahne Tozu Yutan Kedi

Adım Rigoletto.”Böyle kedi adı olur muymuş?” dediğinizi duyar gibiyim. Annem Atatürk Kültür Merkezi’nde “Rigoletto” oynarken, sahne gerisinde ,bir dekor parçasının içinde doğurmuş beni. Oyundaki sanatçılar da bu  adı takmışlar bana. Kendimi diğer kedilerden farklı ve üstün hissederim bu yüzden.

           Bina içinde ve çoğu bahçede olmak üzere pek çok kedi yaşar burada ve onlar da böyle bir yerde yaşadıkları için kendilerini ayrıcalıklı ve mutlu hissederler.

           Başta, upuzun siyah saçlı, siyah kocaman gözlü kadın olmak üzere, burada hepimize şefkatle bakar, beslerler ama annemle bana farklı bir sevgileri vardır sanki. Çünkü herkes bilir ki annem buranın eskilerindendir ve ben doğma büyüme sahneliyim.

           Hepimize defalarca anlatmasına rağmen, buraya nasıl geldiğini, ilk gün burada neler yaşadığını anlatması için ısrar ederiz anneme ve her seferinde aynı zevkle dinler, güleriz.

         “Soğuk bir kış günüydü. Bıyıklarımın ucu bile hissizleşmişti soğuktan. Çaresizlik içinde dolaşırken, kendimi burada buldum. Tüm bina ışıl ışıldı ve şık hanımlar, beyler kapının önünde bekleşiyordu. Yanlarına yaklaştım usulca ama o kapıdan giremeyeceğimi anlamıştım. Gerisin geri döndüm ve binanın yan tarafında aralık duran başka bir kapı keşfettim, yavaşça içeri süzülüverdim. Merdivenleri birer ikişer sıçrayarak bir sürü tuhaf insanın bulunduğu bir yere geldim.O güne kadar benzerine hiçbir yerde rastlamadığım bu insanlar yüzlerinde garip boyalar, sırtlarında uzun parlak giysiler, kafalarında tuhaf başlıklarla dolanıp duruyorlardı. Hele hele ayak parmağının ucunda yükselip, diğer bacağını kafasının yanına kadar uzatan bir kızı görünce şaşkınlıkla baka kaldım. Bu hareketi bu kadar rahat ve güzel sadece biz kedilerin yapabildiğini sanırdım. Bir süre onları seyrettim saklandığım yerden. Zaten kimsenin beni farkedecek hali yoktu. Adını sonradan öğrendiğim “gala” gecesiymiş o gece. Sonra nereden geldiğini anlamadığım bir ses;

          “Birinci perde, birinci tablodaki oyuncuların yerlerini almaları rica olunur.” dediğinde hepsi heyecanla bir kapıya yöneldi. Arkalarından ben de usulca süzülüverdim.

            Karanlıktı ve daha önce hiç almadığım garip ama güzel bir koku geldi burnuma. Parfüm, bez, kereste, boya, zamk kokularının karışımı etkileyici bir koku. Oyuncuların heyecanlı soluk seslerini hatta kalp atışlarını bile duyuyordum saklandığım yerden. Önce derinden bir alkış sesi duyuldu ve müziğin başlamasıyla birlikte perde ağır ağır açıldı ve birden bire yanan ışıklardan gözlerim kamaştı. Gözlerim bu parlaklığa alışınca, merakla etrafı incelemeye koyuldum ve şaşakaldım. Dışarıdaki hiçbir eve benzemeyen evler vardı burada. Sadece tek duvarı olan bu evlerde kim yaşıyordu acaba? Derken upuzun saçlı ve parlak giysili bir kadın, evin bu tek duvarının arkasındaki merdivenlerden çıkarak, pencereyi açtı ve bağırmaya başladı.”

         Annem burada bir soluk alıp, bıyıklarını yaladı ve devam etti:

        “Tabi, benim müzik kültürüm o güne kadar Beyoğlu’nda pavyon kapılarında dinlediklerimden ibaretti ve ilk defa duyduğum bu ses bana gürültü gibi gelmişti. Neyse, sonra birazcık kıpırdayacak oldum, bu sefer de avaz avaz haykırmaya başlamaz mı? Beni azarladığını düşünerek, korkuyla saklandığım yerden fırlayıp karşıya geçmek istedim. O an, tüm ışıkları üzerimde hissettim. Birden salondan kahkaha sesleri duyuldu. Tam o sırada sahnede kim varsa bir ağızdan bağırmaya başlamasın mı! Anlayamıyordum, onları  bu kadar kızdırmak için ne yapmıştım ki? Korkudan oracığa işeyiverdim.Sahnedeki herkes seyirciye sırtını dönmüş, yüzlerinde acı mı çektikleri yoksa güldükleri mi belli olmayan ya da her ikisinin karışımı bir ifadeyle bana bakıp, göbeklerini hoplatarak bağırmaya devam ediyorlardı. Son bir gayretle fırladım ve kahkaha sesleri duyulmaz olana kadar koşup sahneyi terk ettim.”

          Annem  konuşmasını bitirince mutlulukla etrafına baktı.

       “İşte; sahneyle ve sanatla tanışmam böyle oldu. Zamanla herşeyi öğrendim, kendimi yetiştirdim…Buraya yakışır bir kedi olmak için. Eskiden “bağırtı” dediğim müzik ,hayatımın vazgeçilmezi oldu.”

        Sevgiyle yüzümü yaladı.”Bu yaramazı bile müzik eşliğinde doğurdum.”

         “Peki, bir daha sahneye çıkmadınız mı?” diye sordu  aramıza yeni katılan bir kedi. Annem gülümsedi.

         “Sahne tozu yutan kedi, bir daha iflâh olmaz.Oranın öyle bir kokusu, öyle bir büyüsü vardır ki, çeker içine, çağırır seni. Karşı koyamazsın.”

         Annem hep böyle, hiçbir kedinin alışık olmadığı sözcükler kullanarak konuşmayı ve herkesi şaşırtmayı pek sever. Sonra, kendisini hayran hayran dinleyen kedi seyircilerini süzer, antresini yapan bir aktrist gibi pozunu alır ve konuşmasına devam eder. Sesinin tınısı, mırıltılarındaki tonlama müthiş etkileyicidir.Bunları şan odalarının, piyano salonlarının, tiyatro kulislerinin kapısında, büyük ustaları dinleyerek öğrendiğini anlatır ama “öğrenmesini bilene tabi!” demeyi de ihmal etmez.

        “Sıradan bir canlı olmamak gerek.” der… “Ne sıradan bir insan, ne de sıradan bir kedi. Burası bir hazine. Eğlenmek için de, öğrenmek için de.”

         Gerçekten de dekor, aksesuar atölyesi her kedinin aklını başından alacak kadar güzeldir. Arabalar, kuleler, tahtlar, kutular ve sayısız eşya ile dolu sihirli bir dünya. Onların arasında koştururken keyfimize diyecek yoktur.Yemek zamanına kadar çılgınca eğleniriz. Sonra da bahçeye koşar, duvar diplerinde bizim için hazırlanmış kuru mamaları yeriz iştahla. Pencerelerden dışarı taşan piyano, keman, güzel insan sesleri eşliğinde…Böylesi bir mutluluğu değil kediler, hayatta kaç insanın yaşayabildiğini düşünürüm sık sık.

       Bir sabah, bu güzel hayatımız darmadağın oluverdi. Önce dekor ve kostümler boşaltılıp kamyonlara yüklendi. Üzerinde uyukladığım taht, altına saklandığımız masa, çekmecesinde Samur’un yavrularını doğurduğu o kocaman dolap… Hepsi… Hepsi birer birer, bizim şaşkın bakışlarımız ve çaresiz miyavlarımız arasında kamyonlara konuldu. Ardından sanatçılar, ellerinde keman, flüt, çello kutularıyla birer ikişer boşalttılar binayı. Asık, mutsuz, çaresiz yüzlerle. Ayrılmanın verdiği acı gözlerinden okunuyordu.

     Annemle beni de attılar dışarı.Bahçedeki arkadaşlarımızla şaşkın ve mutsuz dolaştık günlerce. Umutla, o güzelim seslerin yine  sızmasını bekledik, kapalı pencerelerden.Ne bir tek nota duyuldu yeniden ne de bize bakan ,karnımızı doyurup başımızı okşayan o güzel insanlar göründü.

      Annem artık hiç güldürmüyor bizi, konuşmuyor bile. Sadece bir gün;

     “Allah kimseyi gördüğünden, alıştığından ayırmasın derken, insanların ne demek istediğini şimdi anlıyorum” dedi ve gözlerine dolan yaşları bize göstermemek için başını patilerinin arasına gömerek içli içli miyavladı.

***                      

 

 

Not: Bu hikaye,  Ayşen İnci’nin Kerasus Yayınları tarafından yayınlanan “PİSİ-kolojik Öyküler” kitabından alınmıştır.

  

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku