M.Sadık Aslankara

Yasmina Reza’dan Gencay Gürün’ün Türkçeleştirip yönettiği Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu yapımı Sanat, seyirciyi görece bir düşünce şölenine buyur ediyor. Ne ki bu şölenden alınacak tadın tam anlamıyla ayırdına varılabilmesi için, sahnede âdeta işgalci konumundaki “beyaz tablo”yla “oyuncu” kökenli büyünün ötesine geçilmesi zorunlu kanımca.

Bu yüzden oyuna geçmeden önce başlıktan kalkarak gelin bir harmanlama yapalım ilkin.

“Sanat nedir?” ayrı bir soru kuşkusuz ama seyircinin üzerinde durması gereken soru şu, oyunu izlerken: “Sanat ne işe yarar?” Oyun, doğrudan böylesi bir soru üretmiyor görünse de eşikler aşıldığında ister istemez bir yüzleşme yaşanıyor.

Üç eski arkadaştan birinin satın aldığı, “üzerinde bembeyaz çizgilerin bulunduğu bembeyaz tablo”, dış yüzüyle bakıldığında kişilerin arasını açacaktır belki ama, bundan daha önemli olarak seyircinin farkındalık damarlarını da karıncalandırıp kurcalayacaktır aynı zamanda.

Aslında oyunda zurnanın zırt dediği yer tam bu noktada seyircinin önüne geliyor zaten. Herhangi tabloya, tablodan kalkarak herhangi sanat yapıtına, hadi nesnesine diyelim, nasıl, neresinden bakmanız, bunu nasıl yorumlayıp değerlendirmeniz gerektiği sorusu sizi bu düşünceyle buluşturmaz mı? Nedir bu düşünce? Şudur: Tablo ne diyor ya da sanat nesnesi bende ne gibi etkilere yol açıyor?

Bu ya da buna benzer kışkırtıcı sorular, tablonun “bembeyaz” oluşunun, koleksiyoner tutumuyla tabloya ödenen ücretin, ressamın imza değerinin vb. önüne geçerek temel sorunsal bağlamında seyircinin karşısına belki rastlantıyla yuvarlanıp geliyor ama bu yine de ciddi boyut taşıyor.

Giriş bağlamında sıraladığım bunca sözün ardından, olgunun bizi doğrudan içine alan yanlarına geçelim şimdi de.

Sanat Aracılığıyla Farkındalık Duygusunu Geliştirmek…

Sanat, bizde bir duygudurum değişikliğine yol açıyor ilkin. Bu çerçevede ister yazınsal olsun, ister görsel, işitsel, plastik gibi farklı anlatı biçimleri olarak karşımıza gelsin, bizi, bir an için kendi dünyamızdan çıkarıp farklı bir dünyayla yüz yüze getiriyor. Böylesi bir şok yaratmıyorsa eğer yapıt, bunu “sanat nesnesi” bağlamında almak da gerekmiyor o zaman.

Sanatın zanaat olarak ortaya çıkışı, sonradan bunun çok farklı süreçlerden geçerek temel bir ayrımla sanatlaşması, yani söz konusu yapıtın biricikleşmesi, giderek bu yöndeki işlevini de derinden etkiledi elbette. Sonuçta alımlayıcıda apaçık değişim yaratarak onu farklılaştırdı. Bir farkındalık eşiğinin önüne geldi özetle insan.

Farkındalık, sonradan gide gide anlamsal ağırlığı daha da artan duygudaşlık, bizim en çok, ama en çok sanatla, oyunsu etkinliklerle ulaştığımız yüksek kavrayış değerleri.

İşte bu çerçevede Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu yapımı Sanat, yukarıda açımlamaya giriştiğim getiriler nedeniyle bir düşünsel şölene dönüşüyor. Özetle bir sanat nesnesi, bizde farkındalık duygusu yaratıyor, bunun yol açtığı dürtüyle de karşımızdaki insanı kendi içimizde duyabiliyor, o kişiyle duygudaşlık temelinde ilişkiler kurabiliyoruz.

Bu, bizi aynı zamanda çoksesliliğin de önüne getiriyor kuşkusuz.

Sanat Aracılığıyla Çoksesli Bir Kavrayış Kazanmak…

Farkındalık, duygudaşlık sonuçta insanı çoksesliliğin eşiğine getirecektir, bundan kaçınılamaz. Demek sanat, bir yanıyla insanı çoksesli düşünceye, çokseslilik kavrayışına buyur eden etkinlik bağlamında da alınabilir pekâlâ.

Gerçekten de sanat, zanaatla aynı kökenden beslenip yola çıkarken başlangıçta bir örnek üretim buna olanak tanıyamazdı elbette. Zanaatın işe yararlılık ilkesinin aşılıp saltık güzellik kavrayışına ulaşılması, çok farklı aşamalardan geçerek gerçekleşti.

Bugün sanat aracılığıyla artık böyle bir düzeye gelmişsek, bunun önemi, anlamı üzerinde de uzun uzadıya durmamız gerekiyor. Nitekim Sanat’ta üç eski arkadaşın zıtlaşma, sürtüşme, kavga yaşamasına, sonradan kendi içlerinde huzura ermesine bakarak, biz de herhangi tablo veya sanat nesnesi aracılığıyla kurulup geliştirilecek farkındalıkla duygudaşlıktan çoksesliliğe ulaşılabileceği bilincine varmıyor muyuz? Bu bizi, insanın dünyada kurulacak barış için de çabalayıp sonuç üretebileceği gerçeğine götürmüyor mu peki?

Beyaz Tablo-Büyük Oyuncu; Büyülü Yanılsama…

Gelelim, oyunun sunumunda üç büyük oyuncu aracılığıyla sahne gerçekliği çerçevesinde ortaya çıkan ikizil duygu karmaşasına.

Üç büyük oyuncu: Cihan Ünal, Can Gürzap, Mutlu Güney… Bu üç büyük oyuncu, sahnede yarattıkları büyüyle âdeta yanılsamaya yol açıp seçiciliğin önünü kesiyor, sonuçta seyircinin oyunun ön yüzünde çakılı kalmasına neden oluyor denebilir. Büyük oyunculuk, büyütülmüş oyunculuk olarak alınmamalı.

Öyle ki, oyuncuları izleme hazzı, seyirciyi kuşatıyor. Bu süreçte anlamsal ağırlık görece gerileyip üç arkadaşın bir tablo aracılığıyla tartışması türünden kolaycı bir algının peşine takılıyor seyirci.

Diyeceğim, üç büyücü, yol açtığı ikizil duygular nedeniyle seyircinin kendi içindeki sorgulayıcı yanı tetikleyemeden, onları bağlıyor, gözlerini kendilerinden ayıramadan, oyunun ön yüzünde çakılı kalmasına neden oluyor bir bakıma.

Böylelikle seyirci basit olanı, düz olanı alıyor, derinlere inmeyi, kavramsal olanı alımlamayı düşünemeden üç büyük oyuncunun sahnedeki oyunculuk hüneri peşine takılarak oyunu izlemeyi yeğliyor…

Sanat’ta, metnin bu yöndeki büyüklüğü tamı tamına alımlanamıyor belki, ama buna can veren oyuncular, seyirciyi büyülemeyi el hak başarıyor doğrusu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here